Veliaht
8 Eylül 2019 Öykü

Veliaht


Twitter'da Paylaş
3

Göt nasıl yalanır biliyor musun? Bilmiyorsun değil mi? Bilmiyorsun. Doğru. Senin yerine ben yaladım çünkü hep. Bilmiyorsun. Kolay iş değildir; alışması zordur. Kokar biliyor musun? Yani öyle bildiğin gibi kokma değil tabii ama o da kokar. İçine siner kokusu; gömleğine, kravatına, her tarafına... Kendini berbat hissedersin; en azından ilk seferinde. Az önce ezilip büzülüp girdiğin kapıdan elinde kâğıtlarla çıkarsın sonunda, imzalanmış kâğıtlar… İçeride haysiyetin, gençliğin filan ne varsa bırakırsın ama elinde kâğıtlar vardır sonuçta. Tutup sallarsın onları şöyle. Alıp çantana koyarsın; sahilde bir banka oturursun sonra, denize doğru bakıp kendi kendine yemin edersin, bir gün bunlar benim ayağıma it gibi gelecekler dersin. Avutursun kendini. Öyle olur olmasına gerçi. Gelirler bir gün. Büyürsün sen. O kâğıtlarla ve başka kâğıtlarla büyürsün. Gelirler, mutlaka işleri düşer, gelirler eninde sonunda ama o sabahı unutamazsın hiç, asla unutamazsın.     

Lök gibi otur sen şimdi orada. Otur zırla. İyi. Aferin. Güzel. Boku yemişsin, başında da oturmuşsun, şapşal şapşal bana bakıyorsun. Göt yalamak nedir bilmiyorsun ama değil mi? Bilmiyorsun. Koca bir imparatorluk kurdum lan ben, hayvan oğlu hayvan! Koca bir imparatorluk kurdum senin için, sizin için. Yemediğim bok kalmadı bu uğurda! Bak, kaldır kafanı it herif, kaldır kafanı da bak! Kaldır kafanı dedim lan! Sıçarım ağzına, delirtme beni geri zekâlı! Şimdi gözünün gördüğü her yerde bilmemne holding yazıyor ya hani, şu mutfak tezgâhı kadar, yemin ediyorum işte tam onun kadardı dükkânım Karaköy’de. Hatta daha da küçüktü. Şu kadarcık bir şey. Oradaydım lan ben! Son iki bilezik! Son iki bilezikle oradaydım! Ne demek olduğunu biliyor musun bunun? Zaman zaman geçerim önünden hala, yıkmışlar oraları şimdi, banka filan yapmışlar, oradaydım ben ama. Zaman zaman geçerim önünden. Bilmezsin sen, doğmamıştın zaten daha o zamanlar. Ablaların da doğmamıştı.  

İki bilezikle gelmiştim ben Efraim Usta’nın yanına; son iki bilezikti onlar, son! Sardım bir mendile sabah, annen ağladı biraz, gittim. Tanımazsın sen Efraim’i. Oğlunu tanırsın; yanımızda çalışır hala; okuttum, büyüttüm, yanımızda çalışır. Yetimhanelerden aradım buldum da yanıma aldım ben onu.

Tartıştık, kaçarken düştü diyorsun şimdi değil mi? Kız kaçarken düştü, düşerken de kafasını demire çarptı. İyi. Güzel. Yüzündeki çürükleri de kendi kendine yaptı zaten, değil mi? Geri zekâlı oğlum benim; Adli Tıp diye bir şeyden senin haberin yok tabii. Güzel, çok güzel! Aferin! 

Tanımazsın Efraim’i değil mi? Merak da etmedin hiç. Şu kadarcık bir yerdi orası. Göt içi kadar bir dükkân; rafların arasında birbirimize çarpardık. Hiç merak etmedin değil mi? Viyana’da o boku burnuna çekerken hiç düşünmedin böyle şeyleri. 

Bu eve kaç tane karı getirdim ben biliyor musun? Siktiğimin geri zekâlısı, biliyor musun kaç tane karı girip çıktı bu köşkün kapısından? Otelleri bilmemneleri geçtim, buradan, bu köşkten söz ediyorum. Paraysa parasını verirsin, başta türlüyse gönlünü alırsın, çok başka türlüyse de nerede olduğunu hatırlatırsın, ödü bokuna karışır, siktir olur gider. Annen de bilirdi, bal gibi bilirdi, odasına çekilir, kulaklarını kapatırdı, o kadar. Sen nesin lan? Nasıl bir salak çıktın sen? Ablalarından yıllar sonra geldin de erkektir, yerimizi tutar filan dedik, sevindik. Nasıl bir şeysin? Şu üstüne başına bak, kan içinde. Tabii, kaza değil mi? Bütün gazeteciler salak çünkü. Tartıştık, koşarken düştü, estek köstek… Hadi benim gazetenin ağzına sıçtım, tamam, sustular; diğerleri? Kim yer lan bunu? Burası neresi? Kimin oğlusun sen? Mal mal bakıyorsun öyle, neyi yıktığının farkında değil misin?  

“Baba kötü bir şey oldu, gel.” Olur, geldim. Emrin olur evladım, geldim işte. Buyur, ne diyeceksin? A, bişey yokmuş canım, kızın biri iki seksen yerde yatıyor, hepsi o kadarmış!

Yetmedi lan hakikaten! Hakikaten yetmedi! Bu koca köşk, yazlıklar, kışlıklar, arabalar, nereye gitsen ardına kadar açılan kapılar… Şimdi benim götümü yalıyorlar işleri düşünce, “abi sen rica etsen” falan filan... Buraya kadar nasıl geldim peki ben? Hiç düşündün mü?

Efraim’i tanımıyorsun değil mi? Tanımıyorsun, tamam. Zırlayıp durma, otur şuraya, sıçarım ağzına. Madem iş buraya geldi, dibine kadar gideceğiz, otur, dinle! Hiç kimseye anlatmadım bunları şimdiye kadar. Eşşek gibi dinleyeceksin! Çok büyük hadiseler vardı o zamanlar… Beyoğlu filan hep yakılıp yıkılmıştı. Kiliseler, sinagoglar… Terbiyesizlik bence ama oldu işte, kim ne halt karıştırdıysa artık. Ben hiç bulaşmadım. Üsküdar’da otururduk o vakit, ben hiç karışmadım, terbiyesizlik çünkü. Ondan önce de söylentiler vardı ama. Herkesin dilindeydi. Cihan harbindeki gibi kanun çıkacak, gayrimüslimlere yine vergi filan gelecek diye. Korktu Efraim. Bütün her şeyini beni üstüme yaptı; bir günde karar verdi, gittik notere, bastı imzayı, bitti. Şişli’de, Tatavla’da, Kadıköy’de bir sürü yer, apartman, pasaj, dükkânlar… Sana güvenirim ben dedi. Kolumdan tuttu böyle; iyi adamsın sen dedi, güvenirim dedi, bastı imzayı. Hadiseler sonra çıktı; birkaç ay sonra. Hep yakılıp yıkıldı oralar, arabalar, evler… Karısı öldü o ara. Nasıl oldu bilmiyorum… Evin içinde yanmış dediler; banyoda sıkışıp kalmış mı ne. Korkmuş, çıkamamış, yanmış. Bilmiyorum, öyle dediler. Oğlan çok küçüktü o aralar, üç-dört yaşlarında filan; onu bir yere bırakmışlar, bıraktıkları yer de yanmış, yetimhanelere filan gitmiş sonra. 

Ben ne yaptım biliyor musun? Hı, biliyor musun? Bir bok bildiğin yok, hiçbir bok bildiğin yok! Mutfakta oturup “baba kötü bir şey oldu” demekten başka bir bildiğin yok.

Hayatta bazen bir şeyi yaparsın ya da yapmazsın... Bir an vardır, tam o andır. Anladın mı? Anladığın filan yok, biliyorum, götünü kurtarmaktan başka bir derdin yok şu anda. Bir kavşak noktasına gelmek gibidir yani; iki yol vardır önünde, ya birine gidersin ya ötekine. Hangi yola girsen öbürü aklında kalır ama seçersin birini. 

Dükkâna geldi Efraim… Günler sonra... Akşamüstüydü… Yağmur çiseliyordu... Aklı başında değildi, gözleri kan çanağına dönmüş... Ütüsüz gömlek nedir bilmeyen adam pejmürde bir kılıkta, perişan... Kapının önünde mermer gibi bir taş vardı; oraya oturdu her zaman olduğu gibi. Yanında durdum... Arkasında bir yerde... O sustu, ben sustum... Yağmur çiseliyordu… Ben ayaktaydım, o oturuyordu… Susuyorduk... Öylece susuyorduk ikimiz de…

Sonunda… Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Sonunda… Belki de saatler sonra… Git dedim ona. Git! Senin değil burası. Senin değil. Benim burası. Git!

Demedi bir şey... Durdu... Başını hiç kaldırmadı yerden. Bana doğru bakacak diye korktum ama bakmadı. Gözleri yerde, sigarasını bitirdi, ayağıyla ezdi. Kalktı, yürüdü gitti. Hiç bakmadı geriye. Bakacak diye çok korktum ama bakmadı, hiç bakmadı.

Sabah… Kepengi kaldırdığımda ayaklarını gördüm ilkin... Sonra gövdesini. Dili sarkmıştı. Kendi anahtarıyla geceden girmiş içeri. Dili sarkmıştı. Suratı mosmordu; boynu kırılmış, ip kesmiş gırtlağını iyice. Bacaklarından tutup indirdim. Başı omzuma düştü, uyur gibi. Oturdum kaldım… Öylece, kucağımda… Oturdum kaldım… Öylece…         

(…)        

Şimdi aşağıya in, garaja. Duydun mu geri zekâlı? Testere takımı var orada, al getir. Küçük baltayı da al. Gözünün yaşını da sil bu arada. Karı gibi ağlayıp durma.

Ne mi yapacağız? Ananın dinini yapacağız. Git testereyi getir hadi. Oksijen kaynağı var orada, arkada bir yerde dolapta, onu da getir. Suratını da yakmamız lazım bunun...


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Engin YILMAZ
6-7 eylüle ithaf olmuş. Bir benzerini terzi hikayesi olarak okumuştum. Sonrasında konfeksiyon atölyeleri vs. Benzerlikler olunca tereddüt etmedim değil. Ama akış biraz farklı.
11:36 AM
Berna Fidan
Çok iyiydi
12:32 AM
Mahmut Yıldırım
Öyküyü çok beğendim, kaleminize sağlık.
11:12 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR