Bembeyaz dişleri vardı. Güneş yanığı yüzünde ışıl ışıl parlayan. Hınzır bir gamzeyle gölgelenmiş, çatlamış dudaklarına rağmen bir kızıl goncaya benzeyen o ağzın nadide incileri. Ansızın karşımda beliriveren bu hediye suret, etrafımda her daim görmeye aşina olduğum kalabalığın arasından –böyle dediğime bakmayınız, aslında beni ben yapan velinimetlerimdir onlar– güneş gibi doğdu, artık iyice yorulmaya başlamış şu emektar gözlerime. Bir fotoğrafımı rica etti, mümkünse imzalı. Ailesinin yanına izne gelmiş bir asker intibaı uyandırdı nezdimde. Sesinde çekingenliğe selam durmuş billur bir nağme vardı, usul usul çağlayan. İçimi o anda deldi geçti, başıboş, hırpani bir ok misali. Parmak uçlarıma kadar ürperdim, nasıl heyecanlanıverdiysem birden. Upuzun yılların nadide bir hediyesi olan o tumturaklı tecrübeyle kendimi toparlamaya çalışıp, “Bir dakikanızı istirham edeyim,” dedim hafiften gülümseyerek. Gerdanımı şöyle sağdan sola hafifçe kırarak arkamda oturan İsmetçiğime döndüm. Bir şey söylememe gerek kalmadı, hemen kucağındaki sahici deriden kiremit kırmızısı çantasından –evet emektar çalışanıma benim naçizane bir hediyemdir o da, efendim– bir tomar fotoğraf çıkarıp bana uzattı. Ne var ki, her fırsatta minikliğiyle hafiften dalga geçerek gülüştüğümüz, zannedersiniz ki bir kız çocuğuna ait o elceğizi havada asılı kaldı. Yaptığı densizliği belirtir bir şekilde kaşlarımı kaldırarak, gözlerimi hafifçe belerttim. Tarihin karanlık dehlizlerinde unutulmuş, kem ya da arzulu gözlerce henüz görülmemiş, haddinden fazla istekli o uğursuz ellerce henüz dokunulmamış bâkir bir antik Yunan heykeli misali karşımda dikilen o güzelliği fark edince, yaptığı hatayı idrak ediverdi. Saniyesinde aydı tabii vaziyetin inceliğine. Ne de olsa yıllardır hem yardımcılığımı hem sırdaşlığımı yapar, huyumu suyumu, neyi, ne zaman ve nasıl istediğimi gayet iyi bilir. Gene de bazen dikkati dağılabiliyor. Hepimiz beşeriz, şaşıveriyoruz zaman zaman, değil mi efendim, ne gelir ki elden. Akabinde, belki dikkatsizliğinin verdiği utançla biraz fazla acele ederek –o küçücük elleri de o esnada titremiştir zannındayım; ne de olsa çekinir bu garibin nadiren alevleniveren o delici ama bir o kadar da uçucu öfkesinden– çantasının gizli kısmında muhafaza ettiği o özel fotoğraflarımdan birini çıkardı. Benim en güzel anlarımdan birinin nasılsa yakalanıvermiş olduğu fotoğraflardan biriydi bu, o yüzden ancak en özel hayranlarıma verilebilirdi. İsmini “Çisenti” koymuştum, hafif alkol aldığım –tabii ki sek viski; bilhassa buz koymam, ses tellerime müthiş zarar veriyor– yalnız akşamlarımdan birinde, uzun uzun düşündükten sonra. Sevdiğim şeylere en yakışan isimleri arar bulurum ben, saatlerce sürse bile hiç üşenmem. Düşünür düşünür, tam derin bir yeise kapılıverecekken, birden beynimde ani bir şimşek çakmış gibi olur da buluveririm o en güzel ismi. “Çisenti”nin çekildiği o ânı da hiç unutamam, gizli bir büyü gibi hep aklımdadır. Arka bahçemdeki, zamanından evvel coşmuş ortancaların arasına oturmuşum; üstümde eflatun şifondan, sadece yakası mora kaçan pullarla süslü gömleğim, altımda sade, düz bir siyah pantolon olduğu halde. Sade dediysem elbette benim standartlarıma göre sade efendim. Yanlarına, mora her zaman çok yakıştırdığım hardal sarısı iki ince şerit geçilmiş, boru paça bir pantolondu bu. Anımsıyorum, yağmur henüz dinmişti, etrafımı saran yapraklarda buğulu bir tazelik, buna karşın içimde her zamankinden daha doygun bir bunaltı vardı. Kıyım kıyım. Talebelik dönemlerimde zaman zaman düştüğüm, genelde sınıftaki haydut oğlanlardan birine kayıveren gönlümün tek taraflı sevda ıstırabından kaynaklanan ve ancak rahmetli anneciğimin koynunda saatlerce gözyaşı dökerek biraz olsun çıkabildiğim uçurumlara benzer bir bunaltı. Biraz hava alayım, belki açılırım diyerek önce bahçeye, sonra ortancaların yanına zor atıvermiştim kendimi. Nasıl severim ortancaları çocukluğumdan beri, bir bilseniz. Çiçeklerin en kıymetlisidir ortancalar benim nezdimde. Çünkü halden anlarlar. Ne güzellikleriyle ezerek üstten bakarlar, ne de şımararak kayıtsız dururlar; aniden belirmeye meyyal, o inatçı ve ekseriyetle sebepsiz sandığımız belki de hilkatten gelen hüznümüze. Ben de gittim cânım ortancaların ortasına, ıslak çimenlerin üstüne çöküverdim. Bir de ne göreyim, bir süredir İsmetçiğimle birlikte yaşadığımız koca villanın içindeki korkunç yalnızlığımıza eşlik eden fotoğrafçım Benli İlhan sessizce takip etmemiş mi beni! (Bu sırım gibi, gencecik delikanlının görünen hiçbir yerinde bir beni olmamasına rağmen neden “Benli İlhan’ olarak çağrıldığını o zamanlar bilmiyordum, ama keşfetmem çok zaman almayacaktı.) Neyse efendim, boynunda fotoğraf makinesi, yine sürmesi fazla kaçmış, o her daim korkmuş bakan iri çocuk gözleriyle beni süzerek duruyordu karşımda, upuzun bir gölge misali. Evet, çok özel bir ânı yakalayacaktık sanki, öyle duymuştu sanatkâr sezgilerimiz. O zamanlar yeni yeni belirmeye başlamış olan göbeğimi iyice içime çektim, bacaklarımı zarifçe makas haline getirdim, gövdemi hafiften geriye atarak ellerimi toprağa dayadım. Soldan daha iyi resim verdiğimden başımı sağa doğru hafif çevirdim. Yalandan küskün, biraz da şımarık bir bakış konduruverdim gözlerime. Bu ifademi güçlendirmesi için, bilhassa üst yarısı ince olan dudaklarımı birazcık öne doğru itiverdim, abartıya kaçmadan elbette. Birkaç saniye hareketsiz kalınca İlhancığım doğru zamanın geldiğine kanaat getirerek basıverdi deklanşöre. Arsızca kıkırdadı sonra, “Çok güzel bir fotoğraf olacak bu beyefendiciğim,” diye de ekledi. “Çisenti” böyle çıktı işte ortaya. Kalbimde çok özel bir yer edindi zaman içinde, bu yüzden her hayranıma vermiyorum arz ettiğim gibi. Sevenlerimin hepsine muhabbet besliyor, elimden geldiğince, bu garip yüreğimin yettiğince her birini, tek tek seviyorum aslında. Sıcağın ya da yağmurun altında hiç üşenmeden saatlerce beklerler, bir fotoğrafımı almak, bir iki tatlı, gönül okşayan kelamımı duyabilmek için. Ama kırk yılda bir işte, onun gibi özel bir tanesi gelecek de –hani şöyle içimi hoplatıveren, uyuşmuş yerlerime tatlı bir kaşıntı veren– anca o zaman... Güneşimi kesen diri gövdesine ve o askerlere özgü kavrukluğu kuşanmış bebeksi yüzüne bir kez daha bakarak fotoğrafı imzalıyor, arkasına ufak bir not ekliyorum, hızlıca. O tam masanın önünde, yüzünde utangaç bir gülümsemeyle bekliyor beni. Belki ellerime bakıyor ben yazarken. Ben işi ağırdan alıyorum. Ellerimin üzerindeki sarı tüylerden dertleniyorum biraz, sonra minik, sevimsiz güneş lekelerinden, gömleğimin düğmelerini zorlayan göbeğimden, gerdanımın yaptığım tüm yüz egzersizlerine rağmen bir süre önce iyice sarkmaya başlamasından... Hepsinden biraz biraz ve sırayla hicap duyuyorum. A güzel çocuk; sen öyle dipdiri, dupduru, yenice gövermiş ağaçlar, bulut bulut mor dağlar misali karşımda tüm heybetinle dururken, ben köhnemiş, dağılmaya yüz tutmuş, üstümden yıllar geçmiş halimle böyle... Bir üflesen toz olup bu bunaltıcı yaz havasına karışacağım sanki. Oysa gençken nasıl hercai, nasıl cüretkârdım... Senin gibi delikanlılar imza almaya geldiklerinde beğendiklerimin ellerini, elimin üstüyle hafifçe okşar, ucuz losyonla ter karışımı kokularını iyice içime çeker, aralarından içimi en çok gıcıklayanın akşam odama geleceğinden emin, yoğun kalabalıkta biraz terleyerek, biraz bunalarak –aklımda gece boyunca yatağımda yaşayacaklarımın içime serin sular serpen gönenciyle– imza görevimi layıkıyla ifa etmeye devam ederdim. İsmetçiğim anlardı en çok hoşlandığım delikanlıyı elbet, hemen o seçilmiş tazenin peşinden gider, kalabalığın dağılmasına kadar etrafta oyalanmasını fısıldardı usulca kulağına... Gözucumla o ânı yakalamaya çalışırdım. Kulağına fısıldanan delikanlının yüzündeki manayı kazırdım hafızama hemen. Geceye, o şen vuslat ânına kadar saklardım o manayı içimde. Bakışlarında hep tekinsizliğe yakın duran bir koyuluk sezinlediğim o oğlanlar da beğenirdi beni sanıyorum. Beğenmeseler neden icabet etsinlerdi hem, niyeti apaçık ortada olan davetime? Belki sadece ışıltımdan, ünümden, şaşaamdan etkileniyorlardı. Belki ufak hesaplarının peşindeydiler. Aman, neyse ne, kim sütten çıkmış ak kaşık zaten, değil mi efendim? Hem çıkarlarının peşinden sürüklenip geldiyseler bile, kimin umurunda. Canımın çektiğiyle birlikte oldum işte, ötesi var mı? Üstelik kimseye duyurmadan, dostun düşmanın ağzına sakız olmadan, edebimle, dillere destan şanıma yakışır şekilde. İşin aslı, artık benim de çok gelmiyor içimden bu tür arzu oyunları. Şu halimi ben hiç beğenmediğimden, bir başkasının içinin çekebileceğini, gönlünün benden yana kayabileceğini tahayyül edemiyorum. Evdeki aynaların bile üstünü zamanında Hint diyarından bizzat getirdiğim sim işlemeli, rengârenk örtülerle kapattım hep; salınmayayım o aynalarda, görmesin gözlerim bu halimi diye. Banyo yapmak deseniz ayrı bir dert, kendimle öyle baş başa kalmak, hem de anadan üryan vaziyette, tam bir korkulu rüya. Ben de elimden geldiğince arayı açıyor, fazla yıkanmamaya çalışıyorum. Hepsi birbirinden pahalı parfümlerimi –başta, arzumun arsız rengine en çok yakıştırdığım Chanel N°5 olmak üzere– boca ediyorum dışarı çıkacağım zaman. Fransız banyosu yapıyorum diye İsmetçiğim kızsa da, böyle buluyorum çareyi. (“Kızsa da” dediysem lafın gelişi elbette, haddine mi düşmüş onun bana kızmak.) İşte böyle yorgun, geçkin, haddinden fazla gürbüz, biraz da çirkinim artık. Bu yüzden çoktan geçtim tenden, zoraki de olsa. Tenin altındakinden umudumu keseli zaten asırlar olduğundan, artık eleğimi duvara asma vaktimin geldiğine iyice kanaat getirmeye başladım. Ama sen tüm bunlara rağmen fotoğrafımı istedin benden, “İmzalı bir tane, mümkünse,” dedin. Çok da umurunda olmadığına emin olduğum –en güzeller hep öyledir ya– tüm o ihtişamının içinde, o vaatkâr, o karanlık oyuğundan çıkan ılık sesinle, sen söyledin. Şu an benim elimde duran fotoğrafı birazdan sen kemikli, şence haylaz ve çocuksu ellerinde tutacaksın. Biraz uzaklaşınca çevirecek, arkasındaki ufak notumu okuyunca belki şaşıracaksın. Ben imza dağıtmayı sürdürürken, bir taraftan senin arkandan bakacağım; belki dönüp bir kez daha bana bakarsın diye. Dönüp bakmayacaksın. Ben hâlâ elinde tuttuğun fotoğrafın arkasındaki notu okuduğunda gülümsediğini hayal edeceğim. Fotoğrafı önce haşince ikiye katlayıp cebine koyduğunu, sonra ani bir hareketle cebinden çıkarıp yanındaki tıfıl arkadaşına gülerek gösterdiğini görmemiş gibi yapacağım. Sonra benim güzel “Çisenti”mi parça pinçik yapıp denize savurduğunu, sonra neşeyle konuşup gülüşerek uzaklaştığını... Hiçbirini görmemiş gibi yapacağım. Ve ben bu gece yine de bekleyeceğim seni, bir ümit. Büyük ihtimal gelmeyeceğini bilerek. Ama olsun, bekleyeceğim. Diyeceğim ki kendime, nasıl olsa evimi bilir. Buradaki herkes bilir benim evimi zaten, o neden bilmesin. Arkadaşı yanında olduğundan yapmıştır öyle, yoksa neden yırtsın fotoğrafımı... Öyle parçalayıp da yerlere atmalar, çirkin, duyarsız, nereden baksan incitici gülüşmeler eşliğinde. Çoktan yazmıştır davetimi aklının gizli dehlizlerine. Buna inanıp hak vereceğim kendime, geçici de olsa rahatlayacağım. İsmetçiğimle akşam yemeğimizi biraz erken yiyeceğiz sen geleceksin diye. Banyo bile yapmayı göze alacağım. Senin o güzel hatırına. Sonra ışıkları kıstıracak, perdeleri tamamen kapattıracak, içkileri, çerezleri ve meyveleri hazırlatacağım. Telaşla ve titizlikle emirler yağdıracağım etrafa. Gelme vaktine yakın her şeyin hazır olmasını isterim çünkü. Detaylara haddinden fazla önem veririm, o da fıtratım gereği işte. Peki ya gelmezsen ne olur? İlk gelmeyen sen olmazsın elbet, son zamanlarda pek rağbet görmüyor bu tarz davetlerim. Yine de kalbim kararır hepten, biraz ağlarım. O yeniyetme kendini beğenmiş şarkıcı bozuntularının bir zamanlar fırtınalar estirdiğim gazinolarda ortalığı yıkıp geçtiklerini öğrendiğim ya da gazetelerde çarşaf çarşaf resimlerini görmekten içimin acıdığı zamanlardaki gibi gözyaşlarımı içime içime akıtarak ağlarım. Kimseye üzüldüğümü belli etmeden, öyle küçülmeden, bana herkesten daha fazla sadık kalmış İsmetçiğimi bu yüzden kahretmeden... Ağlarım. Sonra aşçıyla hizmetçi kızı gönderir, bir süredir abartıya kaçmadan yapmaya özen gösterdiğim mutat, hafif makyajımı aynaya bakmadan, el yordamıyla temizler, yüzümü yalapşap yıkar, yatak odama geçerim. Bir kadeh viski koyup, boy aynasındaki altın yaldızlarla süslü mor örtüyü –bana hep “Çisenti”deki kıyafetimi hatırlatır bu örtü– hafifçe kaldırırım, yüzüme bakmak için. “Bugün ne kadar çökmüşüm acaba,” diye, “geçen bir gün daha neler ekledi bu cefalı yüze,” diye. Bir an olsun cesaretimi toplayabilirsem, titreyen, lekeli elimi uzatarak örtünün ucuna doğru... Ama bunun için önce yatak odasının ışıklarını ayarlamam gerekir. Çiğ ışıkta kendime bakmak kadar asap bozucu bir şey yoktur benim için hayatta. Sonra tutarım örtüyü üst tarafından, hafifçe kaldırırım. Gözlerimle karşılaşır karşılaşmaz içimden boğazıma doğru bir yumru yürür, nefes almakta zorlanır, devam edemem. Kendimi yatağıma zor atarım. İşte orada bırakırım gözyaşlarımı, anneciğimin koynuna kapanarak ağladığım o gecelerdeki gibi uzun uzun –ve bu sefer kendimi hiç tutmadan– ağlarım. O da gelmedi işte, derim, hiçbiri gelmiyor artık zaten, derim, bir günü daha uğurladım hızla ve elemle, derim... Ve bütün gün zapt etmeye çalıştığım hıçkırıklarımı bırakır, dertlendikçe dertlenirim. Tahminimce tüm bu süre boyunca kapının arkasında durarak, önce hıçkırıklarımın başlamasını sonra da yavaşlayarak bitmesini, o küt parmaklarındaki sivri uçlu tırnakları yiyerek bekleyen İsmetçiğim, sonunda dayanamaz ve usulca açar kapıyı. Gelir, yatağımın ucuna kuş gibi tüner. Benden yüz arar. Bazen bulur garibim, sevinerek gelir, iyice yanıma sokulur, bazen yakası açılmadık sinkaflı bir küfrü sineye çekerek kendini kapıdan dışarı zor atar. Eşref ânıma rast geldiyse ve yanıma sokulma cesaretini bulduysa, arkamdan sıkı sıkı sarılır. Gözyaşlarım hâlâ akıyor mu diye anlamak için, o küçücük ellerini yanaklarımda gezdirir. Ağlıyorsam, sessizce sarmaya devam eder beni, sabah ben uyanana kadar tahmin ediyorum ki, öylece kımıldamadan durur. Olur da dinmişse gözyaşlarım, bir şeyler söyleyip beni güldürmeye çalışır. Normalde söylemeye cesaret edemeyeceği ayıp şeyler fısıldar kulağıma. Baktı ki, boş bulunup azıcık gülüvermişim; bir gecelik, yalancı bir avunuşa daha usulca açılalım arzusuyla davranır... Hiç zaman kaybetmez. Önce soluğunu ensemde duyarım. Sıcak bir iklim üfler donuk tenime. Etim kıpırdaşır. Sonra daha da yaklaşır. Ben anlayamadan, kulağımın içinde bitiverir. Dili... Kıvrak bir yılan misali. Kıvrım kıvrım. Kıvrılır.