Tomris Uyar için
Sâre Hanım en çok fesleğenleri severdi. Her gece yatmadan evvel ve her sabah kalkar kalkmaz onlara su vermeyi hiç ihmal etmezdi. Dediğine göre, fesleğenler suyu çok severmiş, öteki çiçekler dayanır ama fesleğenler susuzluğa hiç dayanamazmış.
Sol bacağı daha kısaydı. Devrile devrile yürümesiydi onu o yapan şey. Bir de telaşlı halleri. Telaşı bilhassa severdi sanki, kısa bacağının izin verdiği ölçüde hızlı hızlı hareket ettiğinde daha önemli duyardı kendini. Önemli değil de, nasıl söylemeli, bir işe yarıyormuş gibi duyardı. Aslında bilirdi ki, pek bir işe yaramazdı. En azından kocasına göre böyleydi bu. Sâre Hanım da uzun zaman var ki, buna inanmaya başlamıştı.
Saçları kıvır kıvırdı. Büklüm büklüm dökülürdü yem13enisinin kenarlarından fışkıranlar. Ufacık yüzünde, çizik zeytin gibi gözleri, hokka burnu, bir sırrı en derininde gizlermiş gibi her daim kapalı duran yuvarlakça ağzı –şu işine bakınız ki– dağılmadan durabiliyordu. Kendi anlamını yaratmış bir bütünlüğü vardı yüzünün. Kocası hiç beğenmezdi Sâre Hanım’ı gene de. Gebersin diye gözünün içine bakardı. Gözüne bakmakla kalmaz açık saçık dile getirirdi bu dileğini çeşitli vesilelerle. Ama Sâre Hanım tınmazdı. Fesleğenlerin suya ihtiyacı vardı çünkü. Hem o giderse ne olurdu onlara. Kocası, pis, uğursuz bir sarı çıyanın tekiydi. Gözleri de çakır. Ucuyla değdiğini ağlatır. Öyle kirli bir bakış atardı ki yeni yıkanmış avludaki halıyı nazenin ayaklarıyla ezen, komşunun ortanca kızının tüysüz bacaklarına, kız ânında kayıp iki seksen yapışırdı halının üstüne. Her defasında. Süt bacaklar havada. Kaşları nemrut, dili ceberut, kelamı sehven, selamı kerhen bir adamdı işte. Ne kadar uğursuz olsa da, kocası ölsün istemezdi Sâre Hanım. Ölse üzülmezdi belki, ama istemezdi yine de. Bir şeyi istemek başka, oldu diye üzülmek başkaydı ne de olsa. Böyle bilirdi Sâre Hanım. Bir gün fesleğenlerinden biri topak topak topaklanır, verilen suyu olduğu gibi kusar oldu. Sâre Hanım’a öyle geldi ki, bu fesleğen gidici. Oturdu başına, uzun uzun baktı ona. Sonra saygı duydu bu kararına. Bir an gelir, dünyadaki tüm canlılar gitmeyi isteyebilirdi. Kendisi de kaç kez istemişti. Anlayabiliyordu yani onu. Sâre Hanım herkesi, her şeyi anlayabildiğini sanıyordu. Anlayamazsa ölecekmiş gibi geliyordu hatta. Ne tuhaf. Oysa anlamaktan da ölebilirdi insan. Fazla anlamaktan ölebilirdi. Gene de kendine engel olamadı, fesleğeni kararından döndürmek istedi. Son bir ümit, toprağını özel bir karışımla değiştirmek için meydandaki çiçekçiye gitmeye karar verdi. Kendini farklı duyardı belki böylece. Biraz daha tutunmak isteyebilirdi. Çiçekçinin kapalı kapısını itti. Açamadı. Sonra nota ilişti gözü. “Cenazem var” yazmıştı Köse Erhan –çiçekçi daha çok böyle bilinirdi– çizgili bir defter yaprağına ve özensizce yapıştırmıştı cama. Omuzları düştü Sâre Hanım’ın. Ne zaman gelirdi acaba? Beklese miydi, kapının önündeki hırpalanmış kir pas içindeki hasır tabureye çöküp? Gözü tutmadı tabureyi, oturmak istemedi. Elinde küskün fesleğen, yüzü kapıya dönük, birkaç dakika kısa bacağının üstüne dökülerek dineldi. Tam dönmeye karar vermişti ki, ensesinde bitti Köse Erhan. “Kusura bakma abla. Cenazem vardı. Ortanca kayınçom…” dedi. “Aniden gitti dağ gibi çocuk.” Sesi üzgün çıkmamıştı ama üzgün görünüyordu adam. Belki daha çok, yorgun. “Yok, ne kusuru,” diye yanıtladı Sâre Hanım biraz yana çekilirken ve kısık bir sesle ekledi: “Başın sağ olsun.” Bunu duymadı ya da duymazlıktan geldi adam. Kapıyı açmakla meşguldü. Dar bir beyaz gömlek giymişti, altına da kahverengi, günün modasına uygun kalçası dar, boru paça bir pantolon. Sâre Hanım, elinde özenle tuttuğu fesleğeni, baştan ayağa adamı süzüyordu. Ona neden köse dendiğini düşündü. Oldukça gür, birkaç günlük, kızıl sakalları vardı adamın. Göğsünden de fırça gibi bakır kızılı kıllar çenesine doğru fışkırıyordu. Elleri, kolları da kıl içindeydi. Bir tuhaf oldu içi. Buna köse diyorlarsa, kocasına ne diyeceklerdi. Kolları, bacakları süt gibiydi onun. Seyrek sarı sakalları da hiç dikkat çekmezdi. Hele o biçimsiz, parlak kıçı. Bir resim geldi sonra gözünün önüne. Evi silip süpürürken sıra yatak odasına gelmiş, kocası hâlâ uyuyor diye kapıyı yavaşça açtığında şaşırıp kalmıştı Sâre Hanım. Onu, pijamasını ayaklarına düşürmüş bir halde yatağın önünde ayakta durur bulmuştu. Adam, yatağın üstüne serdiği dergideki kadın resimlerinin üstüne doğru hafifçe eğilmişti ve hızla devinen sağ kolu yüzünden hafifçe titriyordu. Şaşkınlığını atar atmaz kocasının kıçına kaymıştı gözleri. Odaya vuran güneş ışığında tabak gibi parlıyordu bu tepsi gibi dümdüz ve tüysüz kütle. Sâre Hanım’ın gözlerini alıyordu. Adam, karısının girdiğini fark edince ona doğru dönerek elinde tehditkâr bir silah misali tuttuğu dikleşmiş aleti, sırıtarak pis pis bakmıştı karısının gözlerinin tam içine. Bir an ne yapacağın bilememiş, gülecek gibi olmuş ama kendini tutmuştu Sâre Hanım. Sonra devrile devrile, telaşla çıkmıştı yatak odasından. Kızmamıştı hayır, hiç kızmamıştı. Kızmak aklına gelmemişti belki de. Bu anının kaygan ve yapışkan duygusundan sıyrılarak, usulca içeri süzülen adamın arkasından dükkânın nemli, karanlık serinliğine doğru bir adım attı. Ne çok seviyordu burayı, her geldiğinde başını döndürüyordu etraftaki çiçeklerin birbiri içinde eriyen renkleri ve kokuları. Sadece fesleğenler değil, cezayirmenekşeleri, japongülleri, difenbahyalar, hüsnüyusuflar, katırtırnakları, kirli hanım çiçekleri ve şebboylar… Hepsi birleşip tek bir şarkı fısıldıyordu sanki kulağına. Her defasında canını yakan ama yine de dinlemekten kendini alıkoyamadığı o en eski şarkıyı: “Sen, sen olmayabilirdin.” Bakışlarını zorlukla ayırarak çiçeklerden, Köse Erhan’a çevirdi, hızlı hareketlerle etrafa çekidüzen vermesini izlemeye koyuldu. Adam, temiz kokusunu etrafa yayarak, kızıl bir hare gibi dönendiği dükkân karanlığında dağıldı, toplandı, ayrıldı, birleşti ve sonunda ondan yana dönerek durdu. Elinde fesleğeni, hâlâ ayakta duran Sâre Hanım bir an ne yapacağını bilemedi. Fesleğeni tezgâhın üstüne bırakarak, “Ölüyor,” dedi. Erhan fesleğene uzandı. Biraz evirdi, çevirdi. “Çok su vermişsin abla buna,” dedi. “Toprağını değiştirsek?” “Fayda eder mi bilmem, istersen yenisini verelim sana.” Uzanarak fesleğeni aldı adamın elinden. Darılmıştı. Ne zamandır kimseye darılmamıştı oysa. Darılmayı çoktan unuttuğunu sanıyorken, şimdi birden… “Yok istemem,” dedi kendisine çok yabancı gelen o gücenik sesiyle. “Yenisini istemem.” Çıkacak gibi oldu dükkândan. Sonra yarım dönerek adama soruverdi: “Neden köse diyorlar sana?” Adam yanıtlamadı. Şaşkınca gülümsedi ama, bu bir yanıt sayılırsa. Sol yanağındaki gamzesini koyulaştırdı bu ani gülüş. Uzandı, Sâre Hanım’ın omzuna kondu. Yol boyunca kendine abla deyip duran Erhan’ın serin gülüşü eşlik etti ağır aksak yürüyüşüne. Bir neşeli yük oldu. “Abla demeseydi, iyiydi,” diye geçiriyordu içinden. Dar pantolonundan, gölgeli yanaklarından, beyaz gömleğinin sardığı geniş gövdesinden kesitler geliyor konuyordu gözünün önüne. Kolayca da gitmiyordu. “Yenisi verelim,” demesini bile unutmuştu şimdi. Ellerinde sessizce yol alan, ölmekteki fesleğenini bile neredeyse… Evinin ağır kapısını usulca açtı, başını uzattı. Kocasının arkasına basılmış sivri uçluları hemen eşikte duruyordu. Demek erken gelmişti eve. Bir an sonra üstü kırmızı fiyonklu bir terlik dikkatini çekti, kocasının ayakkabısının yanında duran. Biri ters dönmüştü terliğin, sanki aceleyle çıkarıldığını bağırıyordu. Sonra iniltiler geldi kulağına. Sesleri izledi, mutfaktı burası. Kapısının olması gereken yere, rengi sarıya durmuş kalın bir tül asılı olan ufarak mutfak. Tülün arkasından kocasını ve kucağına oturttuğu komşunun ortanca kızını fark etti. Kocasının yabani iniltilerine, kızın acı çeker gibi kesik haykırışları karışıyordu. Biraz daha yaklaştı. Şimdi tülün tam önünde duruyordu. Kızın beyaz sırtını, kocasının vahşi bir anlama evrilmiş sarı siyah yüzünü net bir şekilde görebiliyordu. Adam da, Sâre Hanım’ın gölgesini fark etmiş, ağzının kenarına pis bir gülüş kondurmuştu. Orada öylece durup, onlara baksa da artık onları görmüyordu. Köse Erhan’ı düşünüyordu bir süredir. Kendisini dükkânın nemli bir köşesinde, onun kucağında duyumsadı. Duyduğu iniltileri aslında Erhan’la birlikte çıkardıklarını, Erhan’ın “abla” diyen dudaklarını ağzını içinde yavaş yavaş öğüttüğünü, Onun vurucu, ham kızıllığında, çiçeklerin ağulu koyuluğunda birlikte kaybolup gittiklerini, Kasıklarına o çoktan unuttuğu ılıklık dalga dalga inene kadar, tek tek ve tadını çıkararak hayal etti. Sâre Hanım’ın tüm bu süre boyunca elinden bırakmadığı fesleğeni doğruldu, yapraklarını oyuncu bir rüzgâra tutulmuş gibi titreterek usul usul tütmeye başladı. Ölmekten vazgeçtiği an, işte tam da o andı.





