Çocuklar Yoksulluğu Hissetmez (mi?)
Geçen günlerde Balat’a gittim. Orada Sevda Gazozcusu’na rastladım. Böyle bir dükkânın olduğunu bilmiyordum açıkçası. Dükkân hem dışarıdan hem de içeriden bakınca nostaljik bir havaya sahip. Zaten eskiden satılan ama şu an çok bulunmayan gazoz, şekerleme gibi ürünleri satıyorlar. Çocukluğumun en sevdiğim ürünü olan jölesini de o dükkânda buldum. Minik bir kabın içinde farklı tat ve renklerde jöleler. Birkaç tane aldım. Çocukluğumda aldığım o tadın bozulmamış olma ihtimalini vermiyordum. Ancak aynısıydı. Bir anda sanki yıllar öncesine Beykoz’a mahallemize ışınlanmıştım. O zaman beş, on kuruşa satılıyordu. Bir liram varsa, on tane jöle demekti bu. Şimdi beş liraya aldım yanlış hatırlamıyorsam tanesini. Hepimizin çocukluğundan kalan bir şey vardır. Yiyecek ya da giyecek olsun bu fark etmez. O ürünü görünce hemen zamanda yolculuğa başlarız. Her şey bir an durur ve her şey bir anda tüm hızıyla akar.
Figen Alkaç’ta son kitabı Yanlışlıkla Mutlu'nun ilk öyküsünde, bir reklamın sloganıyla giriş yapıyor. Bir çocuğun ağzından okuduğumuz cümlelerse bize bazen paylaşmanın yarım kalmışlığını anlatıyor. Televizyonda gördüğü reklamların etkisinde kalan, gördüklerini arzulayan ama istediği gibi erişemeyen bir çocuktur. “’Aldığımız’ z ile bitiyor, ‘aldığım’ m harfiyle. En sevdiğim m ile bitendir ve bu harf tek kişiliktir.” Burada bencil bir çocuğu değil, sevdiği çikolataya doyamayan bir çocuğu görüyoruz. İçinde kalan boşlukları doldurma ve orayı kendi için özel alan belirme arzusudur bu. Yoksulluk çocuklar için yoktur. Herkese yetecek kadar çikolata olup olmadığı önemlidir onun için. Ancak günümüz şartlarında yoksulluğu hissetmeyen ve bunun farkında olmayan çocuk yok gibidir.
https://cdn.oggito.com/images/full/2024/3/yanlıslıkla_mutlu_o_kapak.jpg
Yoksulluğun hakim olduğu ülkelerde, çocuklardan bunu gizlemek daha doğrusu çocuklara bunu hissettirmemek çok zordur. Özellikle kalabalık bir ailede yaşam sürüyorsa, kalabalığın içerisinde çocuğun göreceği ilgi daha da az olacağı için, çocuk yoksulluğu daha derinden hissedecektir. Çocuk kendince bunu başka şeylere duyduğu ilgiyle kapatmaya çalışır. Daha haylaz, vurdumduymaz veya daha sessiz olabilir. Bir nesneye duyduğu ilgi, onu elde etme arzusunu çok yoğun da hissedebilir. Görmek istediği ilgiyi, başka bir nesneye göstererek kendi duygularını tatmin etmeye çalışır. Nergis’in Puffy’e olan hayranlığını bununla alakalıdır.
Zaten kalabalıkları sevmediğini, sadece annesiyle vakit geçirmek istediğini söyleyerek açıkça belirtir. Kalabalığın hakim olduğu kardeşler, akrabalar ve komşularla dolu bir evde büyümek, anneden uzakta kalmayı getirebiliyor kendisiyle. Kalabalığın yalnızlığı, kimsenin olmadığı bir yalnızlıktan daha ağır hissettirebilir. Nergis’in yaşadığı yalnızlık da bu. Bir çocuğun böyle bir yalnızlık duyması elbette zorludur. Neyin ne olduğunu daha tam anlamıyla idrak edebilecek yaşta değilken, kalabalığın yarattığı yalnızlığı fark edebilmek ve bunun üzerine düşünmek bir çocuk için özellikle çok çarpıcıdır. Üzerine zorlu geçim şartları eklendiğinde daha da katlanılmaz bir hâl alır. Bir de kalabalıklar arasındaki yalnızlığı Dağlarca’nın iki dizesinden okuyalım. “Sofra kalabalık, meyhane dolu ama, / Yalnızlığı artmış hafif” Kendine ait bir odanın olmayışı, ortak alan ve bu ortak alandaki kavgalar, gürültüler Nergis’in karakteri üzerinde etkilidir. Kendine ait bir alanı olsaydı bir nebze bu etkilerden uzaklaşabilecektir. Nergis’in bedduaları, bir anlık öfkelenmesi ve yine bunu kendi içinde bastırması, kendi içinde ettiği kavgalar, beyninde susturamadığı seslerin gürültüsü… Evin içindeki tüm bireyler onun karakterinde birer parça yer etmiş gibidir. Hepsinin toplamıdır ama aynı zamanda hepsinden ayrışır. “Yolumun geçtiği evlerde hep bir oda egemen oldu. Birbirine eklenen odalar, bir hayatın haritasını çizebilir mi?”1 sorusu bu açıdan anlamlıdır. Nergis’in tüm yolları bu evin içinden geçmektedir. Tüm sıkışma, bunalım ve var olma çabası yine bu odalar üzerinden kendine yer bulur.
Nergis’in kızgınlıkları, şikâyet ve sitemleri hatta bedduaları dahi bir masumluğun, çaresizliğin seslenişi gibidir. Çünkü başka ne yapabileceğini var olan sorunları nasıl çözüme kavuşturabileceğini bilmez. Büyük ihtimalle beddua etmeyi de evdeki insanların konuşmalarından öğrenmiştir. Dua ve beddua arasındaki çizgiyi kavrayabilecek yaşta değildir karakterimiz. Öğretmeninin ismini küçük harflerle yazarak cezalandırır mesela onu.
“İçim o kadar gürültülü ki.” cümlesi, evin içindeki kalabalık, gürültü ve karmaşayla bağlantılıdır. Yine “Birbirine eklenen odalar, bir hayatın haritasını çizebilir mi?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Bir karakterin yaşadığı içsel çatışma, duygularındaki ani değişimler ve kararsızlıkları yaşadığı alanın enerjisinden kopuk değildir. Oda/ev sadece fiziksel bir mekân olmayı aşar. Aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir durumu da temsil eder.
Evin içerisindeki kimse kendi gibi değildir. Nergis ise sadece kendi içinde kendi gibidir. İçindeki sesleri dışarı dökemez. Belki de evdeki gürültü buna izin vermez. Başkaları için verilen emeğin karşılık bulmaması ona ağır gelir. Abisini “Başkasının hayallerini, isteklerini gerçekleştirince onlardan daha çok mutlu olan biriydi abim.” diyerek tanımlar. Abisinin bu çabası onun gözünde çok değerlidir. Onun gibi olmak ister. Ancak abisinin bunca uğraşının sadece ablası ve ninesinin hayallerini gerçekleştiriyor olması, abisinin de bu durumun farkında olmaması Nergis’i kızdırır.
Kendisi de Puffy hayaliyle kavrulmaktadır. Yoksul bir aile de büyüyen Nergis ne olursa olsun Puffy’e sahip olmak ister. Belki de onun için bu yoksulluğu unutacağı bir kaçış rampasıdır bu. Biz olmanın sorumluluğunu küçük yaşta duymuşken, ben olmanın arayışını Puffy ile özdeşleştirmiş olamaz mı? Ona ait ve sadece onun olan bir nesne. Çünkü kendine ait hiçbir şeyi yoktur. İsmi bile ona ait değildir. Çünkü sürekli yeni isimler, lakaplar takılır karakterimize. O bunları hak ettiğini düşünmez ama elinden bir şey de gelmez. Ben olmak, birey olabilmek, bireyselliğini fark edebilmek biz olmaktan önce gelir. Eğer birey kendini tanıyamadan, kendini bilmeden biz olmaya kalkarsa kimi çarpıklıklarla büyüyecektir. Bu kendini güzelleştirmeden, geliştirmeden dünyayı güzelleştirmeye çalışmanın beyhudeliği gibi bir sonuç ortaya çıkarır. Yani encama varamamak. Amacın bir zaman sonra amaçsızlıkta tıkanmasıdır bu. Puffy Nergis’e bir evin içerisinde duyamadığı sıcaklığı vermesi açısından önemlidir. Kendine ait bir şeyinin olması onu var edecektir. Bu yüzden eczaneye gittiklerinde Puffy’nin orada satılmama ihtimalini dahi düşünmek istemez. Bir dizesinde: “Düşlerine layık olmayı bil...” demiş şair Octavio Paz. Bu aynı zamanda abisini eczaneye kadar götürmesine rağmen, evdeki herkese karşı verdiği mücadelesini ve düşlerini kaybetmesi demektir.
Ev Böyledir
Kitabın son öyküsünde “Gülmek dediğin kolay mı?” diye soruyor anlatıcı çünkü “…öyle belirgin bir gülüşü yoktur Gülmira’nın.” Karakterlerimizin mutlu olmayla bir dertleri vardır. İlk öyküdeki Nergis’le son öyküdeki Gülmira birbirlerine benzerler.
Odasından çıkmayı istemiyordur Gülmira. Nergis’in tersine onun en azından odası vardır. Tüm sorun ev’dir. Tüm olaylar ev’de geçer. Çünkü gizlenmekte, açığa çıkmakta evin içindedir. Ağlamak veya gülmek evin içindedir. Ev, insanın büyüdüğü, var olduğu mekandır. Odasıysa, evin içinde, evden kaçtığı yerdir. Uykusu elinden alınmıştır Gülmira’nın. Bir şeyleri “yeniden” yapmayı sevmiyordur. Uykusuna dalmak ister. Yatağına geçer. “Yeniden değil, az önce kaldığı yerden girer.” Bıraktığı gibi bulma arzusudur bu. Ancak hiçbir şey bıraktığı gibi kalmayacaktır. Ne yatağı ne de uykusu. Camı açmıştır ve odanın tüm havası değişmiştir. Hava bile az önce kaldığı yerde değildir. Kapı, az önceki kapı değildir. “Odaya girmek isteyen anne sesi, yemek hazırlama sesi bodoslama dalar kapıya çünkü.” Kapı, bir bariyerdir.
“Sesler güzeldir,” ama yine aynı sesler birer yığındır. Ev böyledir. Bu iki kelimeyle başlar tanımlamaya. Bu iki kelime arasında uzun bir boşluk vardır ve bu boşlukta sallanır tüm sesler. “Ev böyledir. Kendi içinde devinir durur. Böyledir. Kütledir ev. Her daim. Döner de durur. Durur da dönmez. Ses yığınıdır. Gürültü yığını. Seslerin normalleştiği yerdir ev, kanıksandığı.”
Ses, alışmaktır bir yerden sonra. Ses kapılara saldıran, bariyerleri yıkan gerçektir. Gözü engelleyebilen kapı, ses karşısında çaresizdir. Sesin kendisi de kimi zaman çaresizdir. Sesler güzeldir ama aynı zamanda ses sağır bile edebilir. “Babaya kızılıp anneye fırlatılan tabağın kırılma sesi. Çat. Kapı sesi pat’tır ev.”
Ev böyledir. Seslerden oluşur. Korkunun sesi, düşmenin sesi, babanın tok sesi. “Devlet gibi, yasa gibi.” Ev seslerden oluşur. Evin içindeki sesler, Nergis’in, Gülmira’nın içinde çırpınan sesleri bastırır. Gürültü, zihinlerinin içine ulaşır. Kapıları kırar. Ortak bir salon sorundur. Kendine ait özel bir odaysa yine bu seslerden kaçmaya, kurtulmaya yardımcı olmaz. Yine de gözlerden uzak olmak, bir nebze anlamlıdır sesin boğduğu vakitlerde. “Kapı kilitlemek yasaktı. Bile bile açmadı Gülmira.” Yasağı çiğnemek, kapıyı kilitlemek konuşacak bir şeyin kalmamasıdır. Çünkü herkesin, her şeyin sesi vardır ama Gülmira’nın sesi yoktur. Ev böyledir. Ev, kapının ardında kalır. “Kilitli kapılar acılara açılırdı. Yutulan cümlelere, saklanan ağırlıklara, kayıplara.” Bu evlerde en çok çocuklar kaybediyordur. Seslerini, hayallerini, çocukluklarını… Yanlışlıkla bile mutlu olamamanın öykülerini…
1Ahmet Cemal, Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor, Can Yayınları






