Yediemin
3 Eylül 2019 Öykü

Yediemin


Twitter'da Paylaş
0

Cümleler ağzımdan ezbere dökülüyor. Alışkınım. Üzerimdeki lacivert üniformanın hakkını veriyorum.

“Zorluk çıkarmayın!”

Bastonlarına dayanmış yaşlılara, sakallarını sıvazlayan hacı amcalara bakınca zorluk çıkaracak birilerini göremiyorum ya olsun, camiye girdiğimizden beri kulaklarımızda çınlayan uğultu kesiliyor. Elindeki makbuzları deminden beri satır gibi sallayan Cami Yaptırma Derneği başkanı da mecburen sustu. Adamın yüzü kıpkırmızı. Bedenindeki bütün kan yüzüne toplanmış olsa gerek. Benim suratım beton gibi. Kansız mıyım neyim? 

Kayıt defterine gözüm ilişti. Minber perdesi, vaaz kürsüsü, hasırlar, sadaka kutusu, mihrap seccadesi, tesbihlerle birlikte tesbihlik, ahşap rahle, imamın namaz cübbesi, halılar, minaredeki hoparlör... Hepsi kayıt defterine işlenmiş. Dernek müteahhitin borcunu ödeyemezse, bir sonraki gelişimizde bütün eşyayı toparlayıp yediemine kaldıracağız.

Beddualar arasında camiden çıkıyoruz. (Aralarında bildiğin saydıranlar var.) Halbuki biz sadece işimizi yapıyoruz. Elimdeki telsizi sopa gibi kullanarak yolu açıyorum. Sanki cemaatle birlikte yoldaki bedduaları da (küfürleri de) süpürmek zorundayım. Yoksa görevliler çıkamayacak, belli. Peşimizden yaşlı bir dede bağırıyor:

“Allahımızı da haczedin de kurtulalım!” 

Siyah plakalı aracımıza atlayıp gecekondu mahallerinin birinde soluğu alıyoruz. Kamyon bizden önce varmış. Şoför sigarasının kalan kısmını içmekten vazgeçip yere tükürdü. Eve yanaşıyoruz. Kapının önünde bizi bekleyen aileye bakıyorum. Anne ve yanında beş çocuk. Tekmil verecek gibi kapıya dizilmişler. Görevli dosyayı açıyor. Hastane borçlarını ödeyemedikleri için senet imzalamışlar. Aylar önce senetlerin günü geçmiş. Artık ödemeyi evde ne varsa onunla yapmak durumundalar. Zorluk çıkarmayın dememe bile gerek kalmadı. Mutfaktaki ocağa el koymasak, bir de bize çay demleyecekler. 

Kayıt defterine girmiş ne kadar mal varsa hamallar kamyona taşıyor. Aile evin önünde dizilmiş bekliyor. Bir önceki gelişimizde eşyalara çoktan değer biçilmiş. Fakat senetleri kapamaya yetmeyecek. Görevli deftere kayıt ettiği çocuklara bakıyor. Eliyle bir ikisini yokluyor. Ufakta karar kılındı. Çenesini ayırıp dişlerine bakıyorlar. Tırnak kontrolü de var. Kalem fenerini her iki gözüne tutuyor. Anlaşılan çocuğun refleksler yerinde. Rayiç değeri hemen oracıkta hesaplanıyor. Görevli hamala işaret ediyor. Çocuğu kamyonun kasasındaki kenapeye oturtuyoruz. Sürgülü kapı üzerine kapanıyor. Garip. Sesini çıkaran yok. Çaresizlik, sessizlikle kardeş sanırım.

Hangar genişliğindeki yediemin deposunun kapısını açıyoruz. Kamyondan eşyaları indirelim derken çocuk kanepenin üstünden atlayıp sinsice deponun karanlığında kayıplara karışıyor.

“Etiketini yapıştırmadık,” diye bağırıyor bekçi. Nafile, çocuk çoktan gözden kayboldu. Envantere kaydını yaptırmak lazım. Patron duysa bir güzel kalaylar. Ses çıkarmıyoruz.

“Ben bulur getiririm, acelesi yok ya,” diyorum.

Öyle söyledim ya içerisi curcuna. Çocuklar ile diğer eşyalar ayrı yerlerde istiflenmeli diye vaktinde çok söyledik patrona ama herif bir türlü yanaşmıyor. Her defasında masraf çıkarmayın şimdi deyip başından savıyor bizi. Halbuki onun bunun çocukları yedieminin altını üstüne getiriyor. İşin yoksa depoyu toparlamak için bekçilerle birlikte uğraş dur. Sıpalar eşya ayırt etmeden kırıp döküyorlar. Arkalarında ancak hurdacılara satabileceğimiz parçaları bırakıyorlar. Sağlamları ucuz bir fiyattan okutuyoruz. Maksat yedieminde yer açmak. Depo tıka basa dolmuş. Adım atacak yer kalmadı.

Her ayın on beşinde ihaleye çıkılır. Listeye gayrimenkul tapuları, arabalar, bir de çocuklar asılıyor. İhalelere elini kolunu sallayan herkes giremiyor öyle. Alıcılar çoktan belli. Çeteler bir numaralı müşterimiz. Haliyle çocuklara en çok parayı döken kapıyor. Ağzındaki sigarayı içmeyip çiğneyen, sakalının grisini sigarısının külünden ayırt edemediğim mafya fedaileri en yüksek fiyatları verip çocukları çekip götürürler. Çok konuşmazlar. Muhabbet insanı olmadıkları kesin. İnce yapılı, atletik çocukları hırsız çeteleri kapatıyor. Çocukları havalandırma boşluklarından beyaz eşya dükkânlarına, kuyumculara sokuyorlar. Veletler oralarda palazlanıp silahlı soygunlara karışıyorlar. Pavyoncular kız çocuklarına talipler. Ufaklıklar mesleklerine ağzı rakı kokan, kusmuk içindeki yok olmuşlara tuvalet önünde mendil uzatarak başlıyorlar. Şanslı olanları serpildikçe güzelleşir, konsomatrisliğe terfi edip tuvalet temizlemekten kurtulurlar. Zaten o vakte kadar kızların da çoğu yok olmuşlara karışmıştır. Kız erkek fark etmeksizin çirkin ve esmer olanların üstüne dilenci çeteleri atlar. Sonra trafik ışıklarının önünde polisçilik oynayan çocuklara dönüşürler. 

Yediemin deposu yarın öbür gün hırsız, uğursuz, fahişe olacak bu çocuklarla dolu işte. Ne zaman içeriye adımımı atsam karanlığın içinde gülme, ağlama sesleri. Sağımda solumda koşuşturan çocukların peşlerinde bıraktıkları yel ödümü patlatır. Bacaksızlar bilinen en sinsi, en kurnaz hayvanın görüntüsüne bürünüp karanlıkta oradan oraya kaçışırlar. Veletler değil gölgeler koşuyor. Her bir yanı rahatsız edici hayvanların ulumaları sarar. Bu karanlıkta ben gözümün önünü göremezken onların seksek, saklambaç oynamasına şaşarım doğrusu. Böylece ulumaların yanına ip atlama sesleri, sobe nidaları eklenir. Ben de önüm, arkam, sağım, solum karanlık; eşyaların kâh üstünden atlayarak kâh çevresinden dolanarak kayıp çocukları ararım. Öyle zamanlarda karanlık katbekat siyahlaşmaya başlar. 

Yedieminin uyuz köpeği yanımda. Köpeğe kamyondaki kanepeyi koklatıyorum. Beraber deponun içine dalıyoruz. Elimdeki feneri sağa sola tutuyorum. En iyisi Sarışın’a sormak. Bu oğlan ne zamandır satılamadı. Rayiç bedeli üzerinden bir teklif veren olmadığı için buraları kendine mesken tuttu. Biz de bıraktık, ne yapalım? Arada depoda lazım bir şeyler olduğu zaman bulur getirir bize. İşe yaramasaydı kulağından tuttuğumuz gibi çöplüğün yolunu çoktan göstermiştik.

“Sarışın,” diye bağırıyorum deponun içinde, uzaklardan “Sarışın” cevaplarını alıyorum kendi sesime.

“Hop,” diye bir ses geliyor sonra, o sesi diğer hoplar izliyor. Hoplar zayıfladıkça takırtılar artmaya başlıyor. Yanı başımda soluyan vahşileşmiş veledi görüyorum.

“Seni niye haczetmiştik lan biz?”

“Kredi kartı borcu. Pek havalı değil. Vergi cezası filan olsaydı keşke,” deyip gülüyor.

“Ulan dalga geçme, Allah’ına kavuştururum seni. Yeni bir çocuk geldi. Fiyat etiketi, bandrolü filan yapıştırılacak. Bul getir.”

“Hay hay,” deyip tüyüyor. Avizelerin üzerinden atladığını çıkan şangırtılardan anlıyorum. Uzaklaşıyor. Ben, uyuz köpek ve karanlık tekrar başbaşa kalıyoruz. Köpek kafasını ön bacaklarının arasına uzatıp hülyalara dalıyor. Nefes alışı sıklaşıyor. Bir köpek rüyasında ne görür ki? Kocaman, içi ilik dolu bir uyluk kemiği görüyor olsa gerek. Uyluk kemiğini ağzının o kenarından bu kenarına dolaştırıp katırt kuturt yemeye uğraşıyordur garibim, ne yapsın? Benim rüyalarımsa başka türlüdür. Bazen kendimi müzayedelerde satılırken görürüm. Alıcılar arasında kıyasıya bir mücadele. Onlar fiyat artırdıkça nedense gururum okşanır. En sonunda kalkan ellerin hepsi iner. Sadece, gülüşünü palyoçolardan çalmış bir adamın eli havada kalır. Oturum başkanı tokmağını kürsüye sertçe vurur. Beni en yüksek fiyatı veren alıcıya sattığını kalabalığa ilan eder. Gülüşü sayesinde ağzının altın dişlerle sarıldığını gördüğümüz alıcı keyifle kürsüye yaklaşır. Altın dişlerinden birkaç tanesini hiç zorlanmadan elleriyle söker, oturum başkanının avcuna tutuşturur. Ansızın, oturum başkanı çenemi sıkmaya başlar. Adam, avucundaki dişler çeneme uyuyor mu uymuyor mu diye bakarken ben yatağımı tekmeleyerek uyanırım.

Nerede kaldı bu Sarışın? Yanı başımdaki kanepelerden birine oturuyorum. Dibimde bir gardırop var, onun üstünde eskilerden kalma otuz yedi ekran bir televizyon. Düğmesine dokunsam alet çalışıp ortalığı ayağa kaldıracak sanki. İyi hatırlıyorum, daha çocukken küçük ekranlarda küçük filmler izleyebildiğimizi zannederdim. Ne aptallık değil mi? 

Bizim köpek uyukladığı zeminde kuyruğunu sallıyor. Birden kocaman kafasını kaldırıp ayaklanıyor. El fenerini tutmasam araba motoru zannedeceğim dikiş makinelerine doğru ağır adımlarla ilerliyor. Köpek etrafını kokluyor. Rüyasında gördüğü uyluk kemiği acıktırmıştır, deyip gülümsüyorum. Ansızın perdelerin, kitapların, çeşit çeşit elektronik eşyanın arasından iki siluetin bize doğru yaklaştığını fark ediyorum. Köpek kokularını duymuş olmalı, diye aklımdan bir saniyeliğine geçiyor. Demek ki daha emekliliğe ayrılacak kadar yaşlanmadı.

Siluetlerden büyük olanı diğer siluetin yakasından tutmuş, ite kaka getiriyor. El fenerinin menziline girdikleri zaman siluetler çocuklara dönüşüyor. Sarışın, yeni çocuğu ayaklarımın dibine fırlatıyor.

“Biraz hırpaladım, gelmeye niyeti yoktu,” diyor soluk soluğa.

Çocuğun ensesine bir de ben patlatıyorum, “Neredesin lan, herkes ayaklandı, seni arıyor,” diyorum. Çocuğun ağzı sıkı mı sıkı kapalı, cevap vermiyor, ağlamıyor da.

Yakasından bu defa ben tutup ayağa kaldırıyorum. Adımlarıma ayak uyduramayacak belli. Yakasını bırakmadan sürüklüyorum arkamdan. Yarı koşar, yarı sürünür halde beni takip ediyor.

“Hop,” diyor arkamdan Sarışın. Sonra hoplar birbirine karışıyor.

“Ne var lan,” diye bağırıyorum. Her bir yanım lanlar ile doluyor.

“İnsan bir teşekkür eder,” deyip kahkaha atarak karanlığın içinde kayboluyor.

Deponun girişine doğru yürüyoruz. Bekçiler kapının önünde bekliyor. Ellerinde yeni çocuğun etiketi hazır. İşimiz çabucak bitsin diye ben de yardım ediyorum görevliye. Çocuğu kontrol edip etiketini yapıştırdığımız gibi depoya salacağız yeniden. İnatçı çıkıyor köpoğlu. Rahat durmuyor. Bekçilerden birisi gelip kafasını tutuyor. Gözlerini aşağıdan yukarı ayırıp kalem feneri tutuyorum. Refleksler yerinde. Envanter defterine gözbebeklerinin kaydını geçiyorlar. Çenesini açmaya uğraşıyorum. Sıkı sıkıya kapalı. Feneri yere bırakıp bir elimle burnuna, öbürüyle çenesine asılıyorum. Çenesini tuttuğum elime çocuğun dişleri düşüyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR