Yeni Çıkmış
27 Eylül 2019 Öykü

Yeni Çıkmış


Twitter'da Paylaş
1

Atölyeden çıkmış eve doğru yürüyorum. Yolum uzun, upuzun. Ama gündüz düşlerinde onca dertle uğraşırken kendimi mahallenin girişinde buluyorum. Bu akşam havası ağır mahallenin. Tuhaf bir sessizlik var. Hep açık olan kahvehanenin kapısı kapalı. Kasabın kaşları çatık. Bakkal Ahmet yüzüme bakmıyor. Hayırdır inşallah! Ne oluyor, diye bağırasım gelecek az sonra, birikiyor. Yoluma devam ediyorum. Hatice abla dahi dönüyor yüzünü beni görünce. Ne oluyor yahu böyle? İster istemez yüzüm yere düşüyor, adımların hızlanıyor. Eve doğru ilerliyorum hiçbir yere bakmadan. Bir gölge düşüyor önüme. Başımı kaldırıyorum o vakit. Bakıyorum, Hasan amca. Gözlerinde bir telaş, tuhaf bir korku. Yahu, diyor, Mehmet geldi bugün. Mehmet mi geldi? Nasıl olur! Mehmet nasıl gelir?  Hırsla bir köşeye itiyorum Hasan amcayı. Eve doğru koşturuyorum. Mehmet nasıl gelir, diye düşünüyorum durmadan. Gündüz düşlerinden daha sert bir kopuşla geçiyor evin yolu.

Evin ışıkları açık. Sarımsı ışık yansıyor artık karanlığın düştüğü sokağa. Bir gölge gözüküyor perdeden. Mehmet’e benziyor; uzun, kambur biraz. Demek gerçekten gelmiş Mehmet! Evde. O tuhaf, insanı korkutan kahkahası sızıyor pencereden sokağa. Nasıl gelir? Evin dış kapısı açılıyor. Esma çıkıyor içeriden. Beni görünce bir anda atlıyor önüme. Abi, abim geldi, diyor. Öyleymiş, abim gelmiş, diyorum. Esma tedirgin, gözlerinde korku var. Kısa bir sessizlik oluyor. Sonra, sana haber vermem için beni yollamıştı, diyor. Bir şey demiyorum. Esma da bir şey demiyor. Aramızdaki sessizliği rüzgarın uğultusu kırıyor. Karanlık sokak, Esma, ben ve abimize ait ağır bir yük. Kapıya doğru ilerliyorum. Esma kolumdan tutuyor, ben korkuyorum, diyor. Korkacak bir şey yok, diyorum. Ama nafile. Abim bir tuhaf yine, diyor sonra. Abim her zaman tuhaftı. Hayır, bu öyle değil! Gerçekten bir tuhaf. Yorgundur, diyorum içimden, ama içimdeki ses dahi inanmıyor buna. Hastane ona yaramamış, diyor Esma en sonunda. İçeri giriyoruz. Üstümüzdeki ağırlık eziyor ruhumuzu, büzüşüyoruz. Bir anda patlamasından, etrafına ateşler saçmasından korkuyorum bu büzüşmenin. Güç mü topluyorum yoksa; ezildikçe, biriktikçe neden patlar ki insan? Neden etrafındaki her şeyi yıkar? Mekânı yıkabildiği gibi, zamanı da yıkabilir mi?

Pencerenin tam karşısındaki koltuktayım. Abimin başı dengesizce sallanıyor. Dizine oturttuğu eli bir anda havalanıyor. Doğasına aykırı, anlamsız hareketler yapıp tekrar iniyor kalktığı yere el. Bazen duvardaki saate takılıyor gözü. Kendi kendine, anlayamadığım bir iki kelime fısıldıyor. Esma’ya bakıyor. Anneme bakıyor. Bana bakmıyor. Sonra, ne yapıyorsun, diyor bana. İyidir, diyorum, çalışıyorum. Nerede? Mustafa dayını atölyesinde. Başını sallıyor. Esma, kız, sen napıyorsun, diyor. Esma’nın ağzını bıçak açmıyor. Nasıl açsın? O bıçak, abim en son evdeyken, gövdesini yaracaktı nerdeyse. Başını öne eğiyor. Abim üsteliyor, sana diyorum kız! Tekstil atölyesindeyim abi, diyor Esma. İyi, diyor abim sadece. Yüzü ekşimiş biraz. Yoksa evde herkesin bir işi olmasından rahatsız mı oluyor, hayata tutunmaya çalışmasından? Yoksa başka bir şey mi var aklında?

Ne yapacaksın abi, diyorum. Birkaç cümle kuruyor cevap olarak. Esmanınkilerle birbirine kenetleniyor gözlerimiz. Abim neler diyor böyle? Annem ağlamaya başlıyor. Abi, peşindekiler kim, diyor Esma sonunda. Sen karışma bu işe, diyor abim. Sen karışma! Biz halledeceğiz diyor, göz ucuyla beni işaret ederek. Biz halledeceğiz? Biz? Hallederiz abi, diyorum çaresiz. Sen kafana takma. Gece ilerledikçe bir bir düşüyor herkes. Abim salondaki kanepede yatıyor bu gece. Esma ve annem gece beni uyandırıyor. Dediğin kadar varmış. Abime yaramamış hastane. Daha da kötü olmuş sanki. En azından hayalleri konusunda daha şüpheliydi giderken. Artık onu takip eden gizli bilmem nelerden bahsediyor. Yahu bu hastaneler ne işe yarıyor? İyileştirmek için değil mi bunlar? Esma korkuyor. Annem de korkuyor, ama yediremiyor kendine. Oğlum hasta, diyemiyor içindeki ses. Hep bahaneler üretiyor. Hayata karşı kırılganlığından, aldatılmışlığından bahsediyor abimin. Ama hayır anne, oğlun hasta. Abim hasta. Anla artık bunu! Ağlamaya başlıyor. Uzunca sürüyor konuşmamız, sonra, sona geliyor. Herkes kapısı kilitli uyuyor o gece. Sonra sabah oluyor, gizlice.

Annem dürterek uyandırıyor beni. Abin yok, diyor. İçime tuhaf bir rahatlık doluyor. Annemin üzgün gözlerini görünce pişmanlığa dönüşüyor rahatlık. Esma kahvaltı hazırlıyor. Ben abimi aramaya çıkıyorum. Yine orada biliyorum. Sokakta kafamı hiç kaldırmadan yürüyorum bu sefer. Üstümdeki keskin bakışları hissedebiliyorum. Birkaç sokak ötede, Ahmet abilerin evine varıyorum. Abim evin sokağında. Elinde küçük bir taş parçası, fısıltılı bir bağırışla Ceylan’nın penceresini taşlıyor. Kız! Kız, ben geldim. Kimse görmemiş olsun diye dua ediyorum içimden. Koşup abimin koluna yapışıyorum. Oğlum dur, ne oluyor, diyor abim. Abi Ceylan gideli çok oldu. Gitti o. Evlendi. Artık burada yaşamıyor diyorum korkarak. Demek gitti, evlendi? Beni beklemedi…. Abi seni beklemiyordu zaten, sevmiyordu seni, demek geliyor içimden ama, diyemiyorum. Abimin gözlerindeki masumiyet kısa sürüyor. Derin, karanlık bir kine bulanıyor gözlerindeki hüzün. Hadi, diyorum. Eve gidip kahvaltımızı edelim, annem seni bekliyor. Diretmiyor abim, gerisin geri eve yürüyoruz. Etraftaki bakışlar aynı kalıyor. Üzerimize bu kadar yük yüklemeyin, diye çıkışmak istiyorum ama abim… Abimin yükü… Gitmeden önce yaptıkları…

Tam eve gireceğimiz sırada abim duruyor. Vücudundaki hafif titremeyi bana da bulaştırıyor. Peşimdeler oğlum, diyor bana. Kolumu sıktıkça sıkıyor. Abi kim var peşinde, diyorum. Ceylan peşimde diyor. Her yerde karşıma çıkıyor! Abimi sırtından ittirerek eve sokuyorum. Annem telaşla ne oldu diyor, yok bir şey anne, yok. Abim de acıkmış. Oturuyoruz. Abim özlemiş kahvaltısını annemin, rahatlamış gibi duruyor. Esma çayları koyuyor. Kahvaltı bitiyor. Abim annemin odasında uykuya dalıyor. Esma fısıltıyla hastaneye haber vermekten bahsediyor. Annem kızıyor, iyileşti oğlum, diyor hala. Ama ne yapacağı belli olmaz abimin, diyor Esma. Gitmeden önce Ceylan’ın evini yakıyordu. Nuri abiyi, Melek ablayı yaralamıştı da bütün mahalleli sokağa dökülmüştü, zor zapt etmiştik abimi. Sonra polisler gelmişti, sonra davalar, derken hastane koridorları.

Zaman geçiyor. Abim geleli haftalar olmuş. Hiçbir vukuatı yok. Maşallah, diyor annem durmadan. Aslan oğlum. Bir süre sonra Esma ile ben de ayak uyduruyoruz anneme. Abim, belki de gerçekten iyileşmiştir bu sürede, diye düşünüp duruyoruz. Kolay mı, diyor annem, nişanlısını başkasına kaptırdı, kolay mı? Zorla nişanlamasaydınız siz de diye çıkışıyor Esma. Annem eliyle ağzını kapatıyor Esma’nın. Sus, abin duymasın!

Zaman daha da geçiyor. Abimi kolundan tutup çarşıya götürüyorum. Şöyle güzel bir tıraş olsun, adama benzesin, diyor annem fısıltıyla. Ne o, yoksa kız mı isteyeceğiz abime, diyorum. Saçmalama diyor annem. Abimin üzerindeki durgunluğu saçı sakalına bağlıyor. Faruk abinin dükkânın yolunu tutuyoruz. Abimi bir güzel oturtuyor Faruk abi, bembeyaz bir önlük geçiriyor üstüne. Sakal tıraşı, amma da uzatmışsın be oğlum, diyor. Gülüyoruz. Sonra bir anda ustura çıkıyor ortaya. Ben abimin arkasından, aynadaki yansımasını izliyorum. Gözlerinde derin bir korku var, gittikçe kine bulanan. Abimin gözleri hep kinle son buluyor. Kime, neye bu kinin abi, diye haykırmak istiyorum. Ama abim önce davranıyor. Faruk abinin usturayı tutan elini yakalıyor bir anda. Usturayı eline alıp Faruk abinin yüzüne boydan boya bir çizik atıyor. Kan fışkırıyor her tarafa. Herkes bir tarafa kaçışıyor, ama ben kaçamıyorum. Daha fazla kaçamam abimden! Abimi belinden yakalıyorum zar zor. Yapma, diyorum içimden.  Zapt edemiyorum. Sonunda beni de bir köşeye fırlatıyor. Elinde ustura, var gücüyle hedefsizce koşuyor. Elindeki usturayla sadece karşısına çıkanları değil, kendisine yazılmış mekânı ve zamanı da yarıyor. Git gide gözden kayboluyor.       


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Muharrem Ender Öndeş
Uzun süredir ilk kez canlı karakterler ve başkalarını anlatan birinci tekil şahıs... Teşekkürler.
4:39 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR