Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Nisan 2013

Edebiyat

Yunus Emre’ye Selam | Sabahattin Eyuboğlu

Sabahattin Eyuboğlu

Paylaş

26

0


Selâm olsun, Anadolu’nun orta yerinden, Türkiye halkının bağrından dünyaya seslenmiş olan Yunus Emre’ye: Halkı seven, halkın sevgilisi olmuş Yunus Emre’ye: Halkın ağzından konuşmuş ve halkı kendi ağzından konuşturmuş Yunus Emre’ye; Türkçe, insanca ve Yunusça olmanın sırrını, yani gerçek şiirin sırrını bulmuş Yunus Emre’ye: Yüreğini, düşüncesini ezenlere karşı ezilenlerden yana koymuş Yunus Emre’ye; Sevgiyi, insanlığı yücelten, tanrılaştıran, Tanrıyı alçak gönüllere, insanlığa, sevgiye indiren Yunus Emre’ye; İnsanları birliğe, dirliğe, doğruluğa, barışa çağıran, yaşamayı seven, ama ölümden korkmayan Yunus Emre’ye; Kendini, çevresini, çağını, dinini aşmasını, küçük kaygılardan kurtulup büyük kaygılara yönelmesini bilen Yunus Emre’ye; Şairler şairi, insanlar insanı, garipler garibi, dostlar dostu. Türkmen Kocası Yunus Emre’ye 1972 yılı Türkiye’sinden selâm olsun! Altı yüz elli yıl kadar önce Yunus Emre dünyamızdan, kim bilir Anadolu’nun hangi köşesinden; çağları delen sesiyle, halkın sesi ve belki halkın ağzından şöyle seslenmişti:

Biz dünyadan gider olduk Kalanlara selâm olsun.

Yalnız bu insanlık ve şiir yüklü, Homeros’un deyimiyle bu kanatlı söz tek başına Yunus Emre’nin bir olgun kişi olduğunu, özlü sözü bulduğunu, düşüncenin ve sanatın yüce katlarına ulaştığını anlatmaya yeter. Yunus’a merak salmaya başlayan Batılı edebiyatçılar bana: Kim bu Yunus? diye sordukları zaman, kendilerine Yunus Emre uzmanımız Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitaplarını salık verdikten sonra ben yalnız bu sözü çat pat Fransızcaya, İngilizceye çeviriyorum. Her seferinde bu söz, Türkçede nefes alır gibi söylenen bu söz, çeviride bütün rahatlığını yitirdiği halde, Batılı aydının da hemen can kulağını kabartıyor. Neden? Çünkü bu sözde bir insan, bütün kinlerin, ayrılıkların ötesine, bütün insanlara kardeşçe sesleniyor. Acıyı tatlıya, umutsuzluğu umuda, ölümü yaşamaya çeviren bir büyü var bu sözde. Ardından gelen sözler uzak yakın, değişik yankılar gibi tekrarlıyor onu. Gelin okuyalım bu güzelim şiiri:

Biz dünyadan gider olduk Kalanlara selâm olsun Bizim için hayır dua Kılanlara selâm olsun.

Ecel büke belimizi Söyletmiye dilimizi Hasta iken halimizi Soranlara selâm olsun.

Tenin ortaya açıla Yakasız gömlek biçile Bizi bir âsan veçhile Yuyanlara selâm olsun.

Selâ vereler kastımıza Gider olduk dostumuza Namaz için üstümüze Duranlara selâm olsun.

Eceli gelenler gider Küllisi gelmez yola gider Bizim halimizden haber Soranlara selâm olsun.

Derviş Yunus söyler sözü Yaş doludur iki gözü Bilmiyen ne bilsin bizi Bilenlere selâm olsun.

Yunus, ya da Yunusça konuşan Anadolu halkı, bu şiirde, dünyanın ve başka bir halkın şiiriyle buluşuyor. Yunus’tan yüz elli yıl kadar sonra onun gibi belâlı, kanlı, kargaşalı bir çağda yaşamış Fransız şairi François Villon’un kendi milletinin edebiyat tarihindeki yeri, Yunus’un bizimkindeki yerini andırır. Yunus nasıl Arapça ve Farsçaya karşı Türk halkının dilini yü- celtmişse, Villon da Lâtince ve Yunancaya karşı Fransız halkının dilini yüceltmiştir. Dante’nin, Shakespeare’in, Cervantes’in yaptığı da aynı şeydir aslında: Halkın diliyle söylenemez sanılan yüksek duygu ve düşünceleri halkın diliyle bal gibi söylemek. Ne var ki, ah ne yazık ki, biz Yunus’un ardından gitmemişiz, Ba-tılılarsa yalnız Yunus gibilerin ardından gitmişler. İşte bu Yunus gibilerden biri, Villon bakın, Orhan Veli’nin çevirisiyle nasıl Yunusça sesleniyor insanlara:

ASILMIŞLARIN BALADI

Ey dünyada kalan insan kardeşler, Olmayın bu kadar katı yürekli; Allah da sizden razı olur belki Sizler acırsanız bizlere eğer;

Şurada asılmışız üçer beşer; Kuş sütüyle beslenen şu bedene Bir bakın, dağılmada günden güne;

Bakın kül olan kemiklerimize; Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene; Tanrıdan mağfiret dileyin bize.

...

Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere; Tanrıdan mağfiret dileyin bize. Görmedik bir gün olsun rahat yüzü; Yağmur sularında yıkandık yunduk; Kurda, kuşa yedirdik kaşı, gözü; Gün ışıklarında karardık yandık; Kuş gagalariyle kalbura döndük. ... Dostlar, görüyorsunuz halimizi; Tanrıdan mağfiret dileyin bize.

Fransız şairi, Villon’un ardından gittikçe daha halkçı olurken biz Yunus’u halka bırakıp Sarayların kapalı, yapmacıklı ve kısır şiirinden yana gitmişiz; büyük şairlerimizin soluğunu altına, gümüşe boğmuş, süslü duvarlar içine kapamışız. Villon’un ardından Tanrının dili bile halkın diline çevrilirken Yunus’un ardından halkın dili küçümsenip Yunus’la birlikte yüzyıllarca kültür dışı, kaba Türk işi sayılmış. Atatürk’le birlikte Türk devletinin halka yönelmesinden önce Yunus Emre, halk türküleriyle birlikte analarımızdan öğrenip ciddiye almadan söylediğimiz, okullara, sanat, edebiyat çevrelerimize yakıştıramadığımız, olmasa da olur dediğimiz, halı yanında kilim, ut yanında saz, konak yanında kulübe saydığımız kaba halk antikaları arasındaydı. Yunus Emre’yi ilk ciddiye alan, Batılı şiir görüşüyle ilk değerlendiren Türk aydını Burhan Toprak oldu. Ben kendi hesabıma Yunus Emre’nin büyüklüğünü onun uyarmasıyla gördüm. Gerçi Burhan Toprak Yunus’un şairliğinden çok mistikliğine, halk adamlığından çok din adamlığına önem vermişti; ama Yunus’u hor görülmekten kurtarıp çağdaş ve saygılı bir anlayışla değerlendirmiş, Batılı anlamıyla şair, düşünce adamı saymıştı ya! Asıl önemli olan buydu. Yayımladığı kitapların bilimsel bakımdan su götürür iddiaları, hatta su götürmez yanlışlıkları, eksiklikleri bile olsa, bu öncülüğünün, uyarıcılığının kadri bilinmelidir. Daha önce Yunus bilinmiyor değildi, hatta onu bilmiyen yoktu diyebiliriz. Bilim kitaplarında da yer alıyordu; ama onu bir derviş olarak değil bir şair olarak, bir mutasavvıf olarak değil, insanlara insanca seslenen bir insan olarak yüceltmek, edebiyatımızın baş köşesine oturtmak kimsenin aklından geçmemişti. Yunus Emre bugün ümmet malı değil millet malıdır. İnancı, mezhebi tarikatı ne olursa olsun bütün şairler insanlığa seslenmektedir artık. Kendi çağımızın, yepyeni inançların insanı olarak, geçmişi değil geleceği özleyerek, Yunusun inandıklarına inanmayarak da sevip sayabiliriz onu. Ne mutlu inandığını Yunus gibi söyleyene, sevdiğini Yunus gibi sevene, kendi çağının karanlıkları içinden bütün çağların aydınlığını bulana.

Yunus’un Kimliği

Evet, ama kim bu Yunus Emre? Nereli? Kimin nesi? Nerde doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Ne gören var, ne bilen. Yunus Emre’yi görenler, bilenler, ne söylerler, ne bir haber verirler. Bir şair düşünün ki varlığını bilmiyen, kimliğini bilen yok; yüzlerce mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; binlerce kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Bütün bir halkın gözdesi, sözcüsü olmuş, nice canları yüzyıllarca şiir kervanları gibi ardına takmış, kendi sır olup gitmiş; soluğu Anadolu’yu sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara katılmış, kendisi, ya kendisi, o güzel insan, o cömert pınar, bugün milletçe övüncümüz, kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiirleriyle birlikte ölmüş, belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Yunus İşte böylesi bir şairdir ve böylesi şairler çoktur Anadolu’da: Pir Sultan, Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu az çok böylesi şairlerdir. Halkımız bu insanları kendi sözcükleri olarak benimsemiş, kişiliklerini ve sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. Onların şiiri halka halkın şiiri olarak karışmıştır. O kadar ki nerde kendilerinin, nerde halkın konuştuğunu kestirmek imkânsız ve belki gereksizdir de artık. Anadolu’da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var ya, işte onu Yunus’un tâ kendisi saymaktır en doğrusu. En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, ve dil değiştiren şiirleri Yunus’un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir. En eski yazmalar Yunus’un ölümünden çok sonra derlenmiş şiirler olduktan başka, bu yazmalara Yunus’un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus’u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. Yunus Emre eseri ve mezarı gibi hayatını da halkın gönlüne bırakıp gitmiştir. Nasıl yaşadığı üstüne bütün bildiklerimiz halkın masallaştırdığı gerçeklere dayanıyor. Masallar gerçeği değiştiriyor da tarih kitapları değiştirmiyor mu sanki? Onlar da, hele bizimkiler belli bir görüşün açısına, yorumuna göre vermişler dünyayı, insanları. Yeni tarihçiler eski zaman gerçeklerini ararken efsaneleri hiç de yabana atmıyor, tersine asıl gerçeğin çok kez onlarda saklı olduğunu ileri sürüyorlar. Belli bir çağın insanını iç ve dış gerçekleriyle hangi tarihçi bize Homeros’tan daha iyi sezdirebilirdi? Gelin biz de masallara soralım Yunus’un kim olduğunu. Masallara göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsüymüş. Kimi masallar masal havasını aşarak onu Sakarya kıyılarında, Sivrihisar’ın Sarıköyüne yerleştirirler. Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsüdür Yunus Emre. Hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Bu köylü Yunus günün birinde tohumsuz kalır. (Burada masal Anadolu köylüsünün en sürekli gerçeğini söylüyor) Tohumsuz kalan Yunus Emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen ve Yaşar Kemal’in, Başaran’ın Türk şiirine kazandırdıkları ahlat gibi acı yalnızlıkların en tatlı dostu olan meyvayı yükler, buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. Durduğu başlıca yerlerden biri de Hacı Bektaş tekkesidir. Burada da masal Anadolu’nun sürekli gerçeklerinden birine değiniyor: Anadolu’nun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yanı başında, yakınında, oturmayı kabul etmiş olanlardır. Aynı masal bize onücüncü ve ondördüncü yüzyıllarda Bektaşîliğin yaygın olduğunu, bu mezhebin halktan, fakir fukaradan, Yunus gibi Türkçeden yana olduğunu açıklamış oluyor. Evet, köylü Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. Hacı Bektaş sorduruyor kendisine: Buğday yerine nefes verse olmaz mı diye. Yunus ille de buğday istiyor. Hacı Bektaş her alıça karşılık bir nefes verelim diyor. Olmaz diyor Yunus. Her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor Hacı Bektaş. Yunus buğday diye dayatıyor. Bunun üzerine Hacı Bektaş fakir Yunus’a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. Sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor Yunus’u. Herhalde diyor ki kendi kendine: Bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için? Anlıyor ne çiylik ettiğini, dönüyor geriye. Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. Ama Hacı Bektaş onu Taptuk Emre’nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor. Taptuk kim? Onu da masallara soralım. Hacı Bektaş uzak illerden Anadolu’ya geldiğinde... ne güzel bir geniş masalı vardır onun da, durun ondan geçelim Taptuk Emre’mize. Hacı Bektaş Anadolu’ya bir güvercin kılığına girerek gelir. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. Garip güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. Yarar geçer kanatları ama bir hayli pençe de yer. Kan revan içinde bir köye, bugünkü Hacı Bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yararlı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne. Bu masal Bektaşîliğin köylerde yayıldığını ve kadınların bu tarikatte rolü ve önemi olduğunu anlatıyor bize. Anadolu, Hıristiyanlığı da ancak Meryem Ananın yüceltilmesi şartiyle kabul etmiştir. Anadolu’nun en eski ve en büyük tanrılarının kadın olduğunu unutmamalı. Anaları hiçe saymak belki de onun için hiçbir uğur getirmemiştir Anadolu’ya. Evet, Hacı Bektaş’ı Anadolu’da ilk konuklayan bir kadındır. Sonradan Hacı Bektaş bütün Rum yani Roma Anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür, ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş’ın semtine uğramaz. Hacı Bektaş ona Sarı İsmail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: Perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. Orada Hacı Bektaş adında birini görmedim. Bunun üzerine Hacı Bektaş sorar: Perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın? Tanırım der Emre: Ayasında bir yeşil ben vardı bu elin. O zaman Hacı Bektaş uzatır elini Emre’ye ve Emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: “Taptuk! Taptuk!” diye bağırır, adı o günden sonra Taptuk, kendisi de Hacı Bektaş’ın sözcülerinden biri olur. Bu masal da bize Yunus’u kendine bağlıyan Taptuk Emre’nin Hacı Bektaş’ın dininden, çevresinden ayrı, belki de yeni müslüman olmuş bir Anadolulu olduğunu anlatıyor. Taptuk babayı bir de Yunus’un şiirlerinden, en sıcak bir inançla sevilen, yoluna baş koyulan bir insan olarak tanıyoruz:

Taptuğun tapusunda Kul olduk kapısında Yunus miskin çiğ idik Piştik elhamdülillâh.

Vardığımız illere Şol safa gönüllere Baba Taptuk manisin Saçtuk elhamdülillâh.

Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna Avın şikâra geldi bu yuva kuşu değil.

Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görelde Baktığın yüzde gördüm Taptuğumun nurunu.

Bize kadir gecesidir bu gece Ko erte olmasın seher gerekmez Yunus esrüyüben düştü sokakta Çağırır Taptuğunu ar gerekmez.

Bu son şiirde Taptuk’un tekkesinde şarap içildiği hiç de saklanmıyor. Ama masalımıza dönelim yeniden. Hacı Bektaş Yunusu Taptuk’un tekkesine göndermişti ya; gidip Taptuk’a başvuruyor Yunus’umuz. İlk Bektaşî tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. Herkes bir iş görür orda. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus’a da odun taşıma işini vermişler. Kırk yıl sırtında odun taşımış Yunus, tekkesinin ocağına. Hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. Her getirdiği odun dümdüzmüş. Neden diye soran birine: Bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez demiş Yunus. Bir başka söylentiye göre Taptuk saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Kendinden geçiyormuş Taptuk’un sazını dinlerken. Uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye raslamış, yoldaş olmuş onlarla. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus’a geldiği akşam o da dua etmiş: Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar Yunus’a. O da siz söyleyin önce diyor. Erenler Taptuk’un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. Yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. Burada da masal yine bize tekkede kadının rolü ve nasıl bir rolü olduğunu anlatıyor. Anabacı diyor ki Yunus’a: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk apdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. Gözleri iyi görmediği için bana: Kim bu eşikte yatan? diye sorar. Yunus derim ben de. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hâlâ seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, bağışla suçumu de ona. Yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. Taptuk: Kim bu adam? diye sorunca, Yunus diyor anabacı. Bizim Yunus mu? diyor Taptuk. Yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden. Bir masal iki insan arasındaki bağlılığı, ayrılıp kavuşmanın tadını bu kadar güzel anlatabilir. Yalnız Yunus’la Taptuk arasında değil, bütün Anadolu’nun tekkelerinde kimi zaman iyiden, kimi zaman kötüden yana giden insan yürekleri arasındaki bağlılığı görüveriyoruz bu masalda. Gözleri görmez olmuş bir insanın, en güvendiği dostun, kendisini bırakıp gitmiş olduğu bir insanın bir sabah Bizim Yunus mu? derken duyabileceği ve bağışlanmaya can atan bir suçluya duyurabileceği sevinci düşünün. İnsanlık dediğimiz şey işte bu ‘bizim’ sözünün içindedir. Bir ülkeye canlarını koyanların hepsinin yaşadıkları bir insanlık dramıdır bu: İnancımızı paylaşmaz olmuş bir dostun yeniden yanımıza dönmesi ve dönen dostun kapı dışarı edilememesinden duyduğu sevinç. Bugün bile dünyamızın her yerinde, her partisinde yaşanıyor olmalı bu dram. Yunus’umuz yeniden giriyor tekkeye. Bir başka söylentiye, bugün bile birçoklarının, herkesi kendilerine benzeterek ya da sözde gerçekçi bir dünya görüşüne yaslanarak, şıp diye inanacağı bir söylentiye göre Yunus Taptuk’un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. Taptuk biliyor Yunus’un bunun için dönmediğini. Biliyor, ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, veresin mi Yunus’a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor Yunus’a. İlk bakışta şaşırtıcı bir Anadolu masalı bu: En baştaki güçlü insan dedikodunun karşısına dikilecek yerde dedikodudan yana gidiyor; dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını Yunus’a veriyor. Veriyor, ama Yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza. Gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır. Yunus’un şairliğe başlaması da şöyle oluyor masala göre: Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün Taptuk’un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. Taptuk sevinçli, coşkundur o gün. Yunus-ı Guyende adında bir şaire: Bize bir şeyler söyle, diyor. O şairinse dili tutuluyor o gün, hiçbir şey bulup söyleyemiyor. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus’a dönüp: Haydi sen söyle; Hacı Bektaş’ın sözü yerine geldi, kilidin acildi artık söyle. Ve Yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye. Burhan Toprak’ın deyimiyle Yunus Emre’nin bu altın destanı bize onun kadar Anadolu halkının yüreğini ve özlemini de anlatıyor. Bu destanda köylünün Yunus’u başkentin, sarayların, okumuşların gözdesi Mevlâna ile karşılaştırması da üstünde durulmaya değer. Halk Mevlâna’ya karşı saygıda kusur etmemekle birlikte, kendi diliyle konuşan Yunus’u onunla boy ölçtürmekten de çekinmiyor. Mevlâna’ya şunu söyletir Yunus için: “Mânevi konakların hangisine vardıysam bir Türkmen kocasının izini önümde buldum, onu geçemedim.” Yine halk Yunus’a da şunu söyletir Mevlâna’ya, bir buluşmalarında: Mesnevi’yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini:

Ete kemiğe büründüm, Yunus oluban göründüm.

Ama Yunus’un şiirinde Mevlâna sevgi ve saygıyla anılır:

Mevlanâ meclisinde saz ile işret oldu

diye onun sofrasında bulunduğunu belirten Yunus şunu söyler onun için:

Mevlâna Hudavendigâr bize nazar kılalı Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.

Aslında Mevlanâ’yı halktan ayıran diliydi daha çok. Yetiştiği çevre gereği eserini Farsça yazmıştı, ama bu dille halka sesleniyor, halktan yana düşünüyordu. Halka karşı bir tutumu olsa, o çağda oğlu Sultan Velet babasının düşüncelerini Türkçe söyliyebile- cek bir yola giremezdi. Hacı Bektaş ocağı ve Yunus, tasavvufu, yani o çağın en yüksek kültürünü Anadolu halkının Türkçesiyle söyleme zorluğunu yenmişler ve bugünkü millî edebiyatımızın öncüsü olmuşlardır. Ne yazık ki Osmanlı sarayı bu öncülerin açtığı yolu kapamış, halkın şair evlâtlarını halktan, en bereketli şiir toprağından koparmış, divanlara kapamış. Ama Yunus’un ve halkın soluğu Kaygusuz’lar, Pir Sultan’lar, Karacaoğlan’lar, Aşık Veysel’lerle için için bugüne dek gelmiş ve ancak bugünün halkçı Türk devletinde Anadolu Türkçesini en aydın şairlerimize devretmişlerdir. Bugün artık halkı hor gören anlaşılmaz söz eden, bayağılığa düşmek korkusuyla özenti çıkmazlarına giden şairlerimiz bile halkın diliyle deyimleriyle, küfürleri, tekerlemeleriyle konuşmak zorundadırlar. Hoş, onlar da seve seve öyle konuşuyorlar ya bugün artık... Dil devrimine karşı koyan çıkarcılarla karıs- tırmamalı onları. Ama biz yine Yunus destanına dönelim. Bu destana göre Yunus okuma yazma bilmez. Küçükken bir sra okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

Elif okuduk ötürü Pazar eyledik götürü Yaratılmışı severiz Yaratandan ötürü.

deyip okulu bırakmış. Burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. Burada Yunus Emre’nin okur yazar olup olmadığını tartışacak değiliz. Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus’un ümmiliği, yani okur yazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Gel gelelim, Yunus’tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu’da sözlü kültür bugün bile bir Âşık Veysel’i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen Âşık Veysel’inse okur yazar olduğunu kimse ileri süremez. Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen, üstelik yıllar yılı, geceler gecesi, aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar? Okur yazar olsun olmasın, Yunus Emre benim halkımın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diiiyle ulaştırmıştır. Bir de şu var: Yunus okur yazar da olsa çağının okur yazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. Bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi. Molla Kasım masalını biliyor musunuz? Bilmiyorsanız dinleyin bakın, ne kadar anlamlı ve öğretici. Yunus’un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım’a Yunus’un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de Sakarya’nın kıyısında oturuyormuş da ondan. Şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış, derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş bizim Yunus:

Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

Bunu görür görmez Yunus’a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. İşte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de insanlar söylermiş. Bu masal da Yunus’un orta malı, halk malı bir şair olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür. Bu söze Yunus Emre’nin değil, Kasım adlı sonradan gelmiş bir şairin söylediğini ileri süren değerli bilginimiz Gölpınarlı kitaplara saygısı yüzünden iki gerçeğe yüz çeviriyor bizce: Birisi Yunus Emre’yi halkın Molla Kasım’la karşı karşıya getirmesi, İkincisi de bu beyitte şair adının ancak birinci dizede olması gereği, tabiiliğidir. Bu şiiri halkın Molla Kasım’a karşı Yunus’un ağzından söylemiş olması Kasım’ın söylemiş olmasından daha olağandır. Ama isterseniz o şiiri gelin birlikte okuyalım: Çünkü bu, halkımızın Yunus’un saydığı şiirlerin başında gelenlerdendir:

Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir Seğirdüben sesine vurup yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir Varup onun üstünde evler yapasım gelir

Altında gayya vardır içi nar ile pürdür Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir.

Oda gölge der isem ta’nitmeyin hocalar Hatırınız hoş olsun yanıp tütesim gelir.

Ben günahımca yanam rahmet suyuyla yunam İki kanat takınıp biraz uçasım gelir.

Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir

Bu halkçı ve devrimci şiiri hem yazmalar, hem de halk geleneği Yunus’a malederken bilginlerimizin ille de Kasım adıyla şiir yazan ve molla ağzıyla konuşan birine maletmeye kalkması garip olduğu kadar ilginç bir olaydır. Kasım bu şiiri söylemiş de olsa Yunus geleneğince söylemiştir. Ama söylememiş olduğu, söyliyemiyeceği şu yazılı ve zavallı sözlerinden bellidir.

Halet-i ışk-ı vuslatı canuma hemdem olalı İlm-i ledünde tevhid-i bah-ı nidaya uğradım

Kasım-ı ışkı mahviden hikmet-î bahr-i ilmimiş Ma’ni yüzünde’ pes elin hamd’ü senaya uğradım

İşte bu Kasım Yunus Emre’nin deminki şiirinde alay ettiği Molla Kasım’ın tâ kendisi değilse bile olması gerekir. Bilgin Gölpınarlı’ya saygımız büyük ama bu konuda onun bindiği tekne küçük. Kimi belgeler belgesiz düşünenlere hak verdirecek nerdeyse. Yeniden dönelim Yunus destanına, halkımıza, yeni dünyamızın temeline. Yunusumuz Taptuk’un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış, ama Taptuk, erenlerin bile Anadolu’da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. Sevgili Yunus’unun tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hakettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. Elindeki değneği havaya savurup: Git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl, demiş. Yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş. İşte böyle uzar gider Yunus Emre’mizin destanı. Bu destan dindar olmaya, şu ya da bu peygambere inanmaya değil, insan olmaya çağırır bizi. Yunus halkımızdan yana, halkımız Yunus’tan yana olduysa bunun nedeni gerçek şiirle gerçek insanlığın birbirinden ayrılmaz oluşudur. Yunus haktan yana oluşla halktan yana oluşun bir araya gelmesidir. Bütün büyük şairler gibi Yunus da hak için halktan, halk için haktan yana olmuştur. Yunus softalara yobazlara karşı, bu dünyayı hiçe sayıp öbür dünyayı övenlere karşı bu dünyada adam olmak, kendi kendisini, küçük çıkarlarını yenmek isteyenlerden, miğdecilere karşı ülkücülerden yanadır. Yunus’un dindarlığı su götürmez, ama onun dindarlığı softaların cennetine, sırat köprüsüne değil, insanlığa, insan yüreğine, doğruluğa ve fakir fukaranın mutluluğuna çevriktir. Hiçbir şiiri dünyayı sömürenleri övmez, hemen her şiiri dünyayı sömürenlere karşı bir seslenmedir. Nasıl öyle olmasın ki bütün dünyanın büyük şairleri hep, ama hep aynı şeyi söylemiş, aynı sömürgenliğe karşı isyan etmişlerdir. Kurdun kuzuyu paralayıp yemesinde güzellik bulan bir tek dünya şairi gösteremezsiniz. Yunus Emre, kendisi yoksul yaşamış olmasa bile, yoksulların, ezilmişlerin, çaresizlerin, ölümleri bir kurtuluş olanların şairidir. Çağında ve çevresinde insanlar ekinler gibi biçilmekte, karıncalar gibi çiğnenmekte, talancıların keyfince yaşayıp ölmektedirler. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık bir yandan, inanç kavgaları, kardeş savaşları, yabandan gelen yağmacılar güzelim Anadolu’nun ve topraktan başka dostu olmayan Anadolu halkının altını üstüne getirmedeler. Bütün büyük şairler gibi Yunus da halkın kara gün dostudur. Kılıca, paraya ve belâya insan yüreğinin tükenmezliğiyle karşı çıkmıştır. Koca Yunus en yoksul Anadolu köylüsünün ağzından konuşur:

Acep dünyada varm’ola Şöyle garip bencileyin. Bağrı yanık gözü yaşlı Şöyle garip bencileyin.

Söyler dilim ağlar gözüm Gariplere göynür özüm Meğer ki gökte yıldızım Ola garip bencileyin.

Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin.

Dağlar, yollar, bulutlar, sellerdir Yunus’un yoldaşları ve şiirinin yalın yalın dünyası:

Taştın yine deli gönül Sular gibi çağlar mısın Aktm yine kanlı yaşım Yollarımı bağlar mısın

Ben toprak oldum yoluna Sen aşırı gözetirsin Şu karşıma göğüs geren Taş yürekli dağlar mısın

Karlı dağların başında Salkım salkım duran bulut Saçın çözüp benim için Yaşın yaşın ağlar mısın

Esridi Yunus’un canı Yoldayım ilerim hani Yunus düşte gördü seni Hasta mısın sağlar mısın

Yunus Emre yoksuldur, gariptir, eski anlamıyla miskindir; eski anlamıyla diyorum, çünkü yoksulluğu hor görenler bu kelimeye sonradan aşağılatıcı bir anlam yüklemişlerdir. Gariptir, aynı kelimeyi Fransızlar da Araplardan mesquin (mesken) diye alıp yoksulluk kavramına pintilik, soysuzluk, aşağılık anlamlarım katmışlardır. Evet, Yunus’umuz yoksuldur, çaresizdir, gariptir, ama yılmış, tükenmiş, zavallı bir dilenci değildir. Onun şiirlerini kadere boyun eğmiş, varlıklı insanların uşağı, dilencisi olmayı hoş görmüş bir insanın şiirleri olarak yorumlamış ve söylemiş olanlar vardır şüphesiz; ama gerçek Yunus kaderine kafa tutan, kahırları yenen, zehiri bala çeviren insandır. Çorak topraktan suyunu çıkaran ve tek başına bomboş bozkırları şenelten ahlat ağacının inanılmaz yaşama, diretme gücü vardır onda: Yoksulluğu içinde cömert, garipliği içinde yiğittir onun gibi ve Mehmetçik gibi. Sesini yükseltmesini de bilir dertli Yunus:

Ben yürürüm yana yana Aşk boyadı beni kana Ne usluyum ne divâne Gel gör beni aşk neyledi.

Kâh eserim yeller gibi Kâh tozarım yollar gibi Kâh coşarım seller gibi Gel gör beni aşk neyledi.

Kaderi nasıl yendiğini haklı bir övünç ve gülümsemeyle söyler de kendisi:

Şu karşıki dağları Meşeleri bağlan Sağlık safalık ile Geçtik elhamdülillâh.

Kuru idük yaş olduk Ayak idük baş olduk Kanatlandık kuş olduk Piştik elhamdülillâh.

Yunus miskin çiğ idük Piştik elhamdülillâh.

Yunus yoksuldur ama inancına çağırdığı zaman dünya onundur:

Gel gel, bize gelen yoksul bay olur Sermayen de, dükkânın da bizimdir Kim ala bu topu çevgenimizden Bu çevgen, bu top, bu meydan bizimdir

Nedir bizim Yunus’un inancı? Yoksulu bay, kuruyu yaş, ayağı baş eden bu yaman insan gücünü hangi inançtan alıyor Yunus? Bu sorunun karşılığını Yunus’un söylediklerinde ve söylettiklerinde aradığımız zaman bir hayli şaşırarak görüyoruz ki Yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil, hatta bir din adamı bile değil, tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası, doğması sevgidir, en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi. Dinini, tanrısını sordunuz mu Yunus’a, aşk der ve dost der size, başka şey de söylemez. Diyeceksiniz ki, daha doğrusu insanoğlunun inanma güçlerini ille de insan ve dünya ötesine kaydırmak isteyenler diyecekler ki, Yunus’un aşk dediği Ferhat ile Şirin arasındaki aşk değil, Yunus’un Dost dediği senin bu dünyada raslayıp candan sevdiğin insanlar değildir. Onun aşkı da, dostu da, şarabı da, sarhoşluğu da gerçek ötesi varlıkların rumuzlarıdır ve ancak öldükten sonra ruhlarımızın kavuşacağı gerçeklerdir. Evet ama, Yunus Emre şiirlerinde bu kavramları ne kadar yüceltirse yüceltsin, dünyayı ne kadar hor görürse görsün, ne insanın ne dünyanın dışına çıkarmıyor inandığı değerleri. İnsanın dışında değil, içinde buluyor tanrısını, bakın nasıl:

Bu tılsımı bağlayan Türlü dilde söyleyen Yere göğe sığmayan Sığmış bu can içinde.

Çok aradım özledim Yeri gökü aradım Çok aradım bulmadım Buldum insan içinde.

Yunus Emre göklerde değil yerde buluyor aradığını, rahmet ve bereket yağmurları bile topraktan yağıyor şiirinde.

Bir dem yüzüm süre duram Her dem ayım yeni doğar Her gün bir bayramdır bana Yazım kışım yeni bahar.

Onun nuru karanlığı Sürer gönül hücresinden Karanlık ile aydınlık Bir hücreye nite sığar.

Ben ayımı yerde gördüm Ne işim var gök yüzünde Benim gözüm yerde gerek Bana rahmet yerden yağar.

Sözüm el gün için değil Sevenlere bir söz yeter Sevdiğimi söylemezsem Sevmek derdi beni boğar.

Cennetin yeryüzünde, gerçeğin toprakta saklı olduğunu daha ne kadar açık söylesin Yunus altı yüz elli yıl önce ve köyde. Bugün Sivrialan köyünde yaşayan Âşık Veysel de:

Hakkın gizli hâzinesi toprakta Benim sadık yârim kara topraktır.

diyor ve bir çekirdeğe karşı dört bostan veren, kazma ile bel ile üstüne yürüyeni gül’le karşılayan toprağa çağırıyor cenneti dünya ötesinde arayanları. Yunus dünyaya kızar, ne güzel kızar hem de, yalancılığını vurarak yüzüne, ölümlerin öcünü alarak dünyadan:

Yürü yürü, yalan dünya Yalan dünya değil misin? Yedi kere ıssız kalıp Dolan dünya değil misin?

Ateş bıraktı özüme Dumanı girdi gözüme Bu gözle bugün yüzüme Gelen dünya değil misin?

Yalan dünya yalan dünya Yalan dünya değil misin? Muhammedi bir top beze Saran dünya değil misin?

Aynı dünya için aynı Yunus şunu da söyler:

Bu dünya bir gelindir Yeşil kızıl donanmış İnsan böyle geline Bakar bakar doyamaz.

Dünyayı bütün insanlarıyla birlikte benimser Yunus:

Dünya benim rızkımdır Halkı benim halkımdır.

İnsanlardan istediği düpedüz insanca bir sevgi ve işbirliğidir. Dinleyin ne kadar açık seçik olarak söylüyor bunu:

Gelin tanış olalım İşi kolay kılalım Seveli sevilelim Dünya kimseye kalmaz.

Dünya hem hepimizin, hem hiçbirimizindir Yunus’a göre. Günahların günahı bir insana kötülük etmektir dünyada:

Bir kez gönül yıktın ise Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil.

İnsanın içindeki şeytan, asıl şeytan kindir Yunus’a göre:

Adımız miskindir bizim Düşmanımız kindir bizim Biz kimseye kin tutmayız Kamu âlem birdir bize.

Daha ne söylesin Yunus? Söylüyor ama, daha insancasını da söylüyor:

Sen sana ne sanırsan Ayruğa da onu san Dört kitabın manâsı Budur eğer var ise.

Ne demek bu? Şu demek ki, Yunus’a göre bütün din kitaplarının bir tek anlamı olabilir olsa olsa, olmalıdır ya da: O da insanı insanla barıştırmak, insanı insan etmek gerçekten, kendini bilmek ve başkalarından ayırmamak. Humanizmanın özü de budur işte; hümanistlerin özlemi de insanın bütün insanlığı kendinde bulması, bir insanın insanlarla, bütün insanlıkla kaynaşması, halleşmesi değil mi? Yunus’un aşkına gelince, bu aşk da, elbet cinsel aşktan başka türlü bir duygudur, ama yine de insanca bir sevgi, bir coşku, bir kendinden geçme, kendini aşmadır bu. Bütün göz yaşlarına karşın, gariptir, daha çok sevinçli, iyimser, aydınlık bir aşktır Yunus’unki:

İşitin ey yarenler, Aşk bir güneşe benzer Aşkı olmayan gönül Bir kara taşa benzer.

Taş yürekte ne biter Dilinden ağu tüter Nice yumuşak söylese Sözü savaşa benzer.

Bakın aşk kavramı da Yunus’ta insanlıkla nasıl kaynaşıyor, daha doğrusu ona dökülüyor: O kadar ki birçok şiirlerinde aşk coşkunluğunun hemen ardından sevgisizliklerin, kalleşliklerin yergisi, gerçek âşıkların övgüsü geliyor.

Aşkından yanar yüreğim Yandığım bana hoş gelir

Söyler isem sözüm savaş Söylemezsem ciğerim baş

Bu dünya dop dolu kalleş Her birinden bir taş gelir

Hakkı gerçek sevenlere Cümle âlem kardaş gelir

Aşk insanı nefsinden, bencilliğinden kurtaran bir tapınmadır Yunus’ta. Ama iki özelliği var bu tapınmanın. Biri şu: Yunus, bizim o dertli, yoksul çaresiz Yunus, gözü yaşlı bağrı başlı Yunus, bir köşeye çekilip kendi aşkıyla yetinecek ve kendi cennetini sağlamaya çalışacak yerde, ki birçok dünya ermişlerinin, dünya bencilliğinden kurtulmak için ahret bencilliğine düşen keşişlerin yaptığı budur, hayır böyle yapacak yerde, Yunus yiğitçe atılıyor ortaya, birden bırakıp ağlayıp sızlanmayı kelleyi koltuğa alıp yürüyor dünyanın üstüne:

Ey dost aşkın denizine Girem, garkolam yürüyem

İki cihan meydan ola Devranım sürem yürüyem

Başımı alıp elime Yoluna verem yürüyem.

Bir başka şiirinde Yunus, kim bilir kaç Anadolu şairine bir yiğitçe sesleniş biçimi kazandıracak olan ve aşkın bile görece bir mutluluk olduğunu kabul edecek kadar ileri giden şu yaman sözleri söyler:

Bu denize düşen ölür dediler Ölür ise ko ki ölsün nolisar. Aşk gelicek cümle eksikler biter Bitmez ise ko ki kalsın nolisar.

Aşkın bir susuzluk, bir doymaz ülkü özlemi olduğunu söylerken sesi hiç de ağlamaklı değildir Yunus Emre’mizin:

Yedi deniz geçer isem Yetmiş ırmak içer isem Susuzluğum kanmaz benim Dost şerbetiyle kanayım.

Al gider benden benliği Doldur içime senliği Gel, sen burda öldür beni Gidip orda ölmeyeyim.

Beyler azdı malından Bilmez yoksul halinden Çıkmış rahmet gölünden Nefs derdine dalmıştır.

Şimdi gelelim Yunus Emre’mizin dostuna. Kimdir bu dost, yüzlerce binlerce şiirinde çağırılan dost? Çok sevdiği Taptuk Emre mi? O değil diyemezsiniz. Onun çok sevdiği Hacı Bektaş mı? O değil diyemezsiniz. Onun çok sevdiği Muhammed, Muhammed’in sevdiği Ali mi? Onlar değil diyemezsiniz. Bütün insanların bütün minarelerden ve çan kulelerinden çağırdığı Tanrı mıdır? Değildir diyemezsiniz. Yunus’un dost dediği, onun ardından bütün Anadolu saz şairlerinin dost dediği varlık, dost sözüyle anlattığı boz bulanık ülkü gerçek insanlık değil midir? Değildir diyemezsiniz. Yunus Emre’nin dost dediği üstün geı-çek bugün Aşık Veysel’in dost dediği ülkünün benzeri değildir diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Yunus Emre bu milletin, Anadolu halkının hem gerçeğini hem ülküsünü kendi çağının en atılgan, en savaşgan diliyle söylemiştir. Onun dost kavramında yalnız tasavvufun mutlak güzelliğini, soyut sevgilisini değil halkın bütün özlemlerini bulur gibi oluruz. Dost deyince bir İranlının aklına neler gelir bilmem, ama biz Anadolu Türk- leri dost deyince derinden duygulanır, küçük kaygıların, çıkarların üstünde, uğruna can feda edilen, insanın en temiz yanını, insanlığın özünü yansıtan bir varlık düşünürüz. Dosta inanır, dosta güvenir, dosta açılır insan. Tanrının insanlığı, insanın tanrılığı gibi bir şeydir dost. Dost dünyanın tadı, yüreğin göz bebeğidir. Dost hem içinde, hem dışındadır insanın, hem çok uzaklarda hem yanı başımızdadır. İşte dost sözüne bu zenginliği, bu insan sıcaklığını ve tanrı yüceliğini veren şairlerimizin başında Yunus gelir, o Yunus ki şöyle seslenir dostuna:

Aşkın aldı benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarım dünü günü Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim Ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum Bana seni gerek seni

Sofilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyla gerek Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver onları Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler Külüm göğe savuralar Toprağım anda çağıra Bana seni gerek seni

Dosta yaşarken kavuşmak ister Yunus, öldükten sonra değil:

Yoldaş olalım ikimiz Gel dosta gidelim gönül Haldaş olalım ikimiz Gel dosta gidelim gönül

Ölüm haberi gelmeden Ecel yakamız almadan Azrail hamle kılmadan Gel dosta gidelim gönül.

Dünya dostun bahçesidir Yunus için:

Halvetlerde meşgul olam Daim açılır gül olam Dost bağında bülbül olam Ötem hey dost deyu deyu

Mecnun oluban yürüyem Yüce dağları bürüyem Mum olubam eriyem Yanam hey dost deyu deyu

Günler geçe yıl çevrile Üstüme sinlem devrile Ten çürüye toprak ola Tozam hey dost deyu deyu

Dost yüzünü görmez isem Bu gözlerim nemdir benim Dilim şeker gövdem kamış Bu söyleyen nemdir benim.

Dost sözünün yerini bazı şiirlerde, belki değişmiş olanlarda mevlâ sözü alır; ama şiirin havası, dostçalığı değişmez:

Dağlar ile taşlar ile Çağırayım mevlâm seni Seherlerde kuşlar ile Çağırayım mevlâm seni

Yunus okur diller ile Bir sürü bülbüller ile Haktan yana kullar ile Çağırayım mevlâm seni.

Muhammed’e, Ali’ye, Hasan ile Hüseyin’e seslendiği zaman da Yunus’un ya da Yunus’ların dostluk duyguları pek değişmez:

Âşık Yunus neyler dünyayı sensiz Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Araya araya bulsam izini İzinin tozuna sürsem yüzümü

...

Hak nasip eylese görsem yüzünü Ya Muhammed canım arzular seni

Yunus övdü durdu seni dillerde Dillerde dillerde hem gönüllerde Ağlaya ağlaya gurbet ellerde Ya Muhammed canım arzular seni

...

Yüce sultanım Derde dermanım Bedende canım Hu demek ister

...

Kerbelâ’nm kuzuları Şehit olmuş gazileri Fatma’nanın kuzuları Hasan ile Hüseyin’dir.

Hazret Ali babaları Muhammed’tir dedeleri Arşın iki küpeleri Hasan ile Hüseyin’dir.

Kerbelâ’nın tâ içinde Nur balkır gökçek saçında Yatarlar nurlar içinde Hasan ile Hüseyin’dir.

Anadolu böyle sever işte sevince, böyle içten, böyle türkü söyler gibi. Ama Yunus’un da Yunus’ların da Dostunun yerini herkesin Tanrısı alınca hava değişir. Onunla artık dostça değil bir kulun padişahla konuşabileceği, daha doğrusu hiçbir zaman konuşamıyacağı gibi konuşur; baş kaldırır ona, adaletinden şüphe eder:

Ben bana zulm eyledim ettim günah Neyledim nettim sana ey Padişah.. Kıl gibi köprü gerersin geç diye Gel seni sen duzağımdan seç diye

Ya düşer ya dayanır ya uçar Kıl gibi köprüden adem mi geçer. Kulların köprü yaparlar hayriçin Hayr budur kim geçerler seyriçin.

Böylece eleştirir Yunus Tanrıyı: Hem beni yaratırsın, her yapacağımı da bilirsin sonra da günahlarımı tartıp beni yakmak istersin. Teraziyi bakkallar kullanır, sana yakışır mı der ve şöyle bitirir sözünü:

Geçmedi mi intikamın öldürüp Çürütüp gözüme toprak doldurup Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan Sen bilirsin aşikâre ve nihan Bir avuç toprağa bunca kıl-ü kal Neye gerek ey Kerim-i zül celâl.

Yunus Emre’nin tanrı karşısındaki davranışları pek az dünya şairinde görülecek kadar değişik, karmakarışıktır. Bu Türkmen Kocası Anadolu halkıyla birlikte türlü inanç köprülerinden geçmiş, baş kaldırmadan boyun eğmeğe, tanrıyı insanlaştırmadan insanı tanrılaştırmaya kadar bütün hallerden geçmiştir. Çünkü, unutmayalım, Yunus’un yaşadığı topraklar bütün tanrıların iz bırakıp geçtiği topraklardır. Bu konuyu değiştirmeden iki şiir daha okuyalım:

İster idim Allahı Buldum ise ne oldu Ağlardım gündüz gece Güldüm ise ne oldu?

Erenler sohbetinde Deste kızıl gül idim Açıldım ele geldim Güldüm ise ne oldu?

Âlimler ulemalar Medresede buldular Ben harabat içinde Buldum ise ne oldu?

Aynı şair, belki de bütün umutlarını tanrıya bağlayan, ölüm karşısında güz yaprağı gibi titreyen insanların ağzından şu kanatlı sözleri söyler:

Açıldı gökler kapısı Rahmet doludur hepisi Sekiz cennetin kapısı Açar Allah deyu deyu.

...

Sensin rahim sensin kerim Allah sana sundum elim.

Dilim tetiği buruldu Canım gövdeden üzüldü Gören gözlerim süzüldü Allah sana sundum elim.

Yunus ve Ölüm

Yunus Emre’nin bir insan ve bir şair olarak en büyük gücünü ve başarısını ölüm karşısında gösterdiğini söyleyebiliriz. İnsanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. İnsana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. Dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. Onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. Onun için Yunus Emre’nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir, hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. Bunca insan yüreğini kazanması bundan olsa gerek her şeyden önce. Çağımızın büyük şairlerine bakın, onların en büyük kaygısı ve başarısı ölüm korkusunu yenmede, bir yeni dost bulmadadır. Garcia Lorca’nın ve Nazım Hikmet’in en büyük başarılarından biri, ölüm karşısındaki yeni duyuş ve davranışları dile getirmeleridir. Yunus der ki:

Yalancı dünyaya konup göçenler Ne söylerler ne bir haber verirler Üstlerinde türlü otlar bitenler Ne söylerler ne bir haber verirler

Bana rahmet yerden yağar diyen Yunus için ölüm toprağa karışma, çürümedir en çok. Yenmeğe çalıştığı korku, bir sıla sevincine çevirmek istediği korku insanın o mezardaki yürekler acısı somut halidir:

Sabahın sinleye vardım Gördüm cümle ölmüş yatur Her biri çaresiz kalmış Ömrün yavı kılmış yatur

Vardım bunların katına Baktım ölüm heybetine Nice yiğit muradına Ermeyüben ölmüş yatur.

Yemiş kurt kuş, bunu keler Nicelerin bağrın deler Şol ufacık naresteler Gül gibice solmuş yatur.

Eksilmiş inci dişleri Dökülmüş sarı saçları Bitmiş kamu teşvişleri Balçığa serilmiş yatur.

Doğru varırdı yolları Kalem tutardı elleri Bülbüle benzer dilleri Danışman yiğitler yatur.

Gece gündüz oğlancıklar Söyler iken kuşlar gibi Ayrılmışlar anaları Sinlerini bekler yatur.

Yunus, kendisi ya da Yunus’lar birbiriyle yarışır gibi tekrar tekrar ineriz aynı mezarlara, Türkçenin tadıyla ölümün acılığını gidererek:

Teferrüç eyleyi vardım Sabahın sinleri gördüm Karışmış kara toprağa O nazik tenleri gördüm.

...

Boşanmış damar akmış kan Batmış kefenleri gördüm.

Yaylalar yaylamaz olmuş Kışlalar kışlamaz olmuş Bar tutmuş söylemez olmuş Ağızda dilleri gördüm.

Soğulmuş şol kara gözler Belirsiz olmuş ay yüzler Kara toprağın altında Gül derer elleri gördüm.

Ölüler dünyası daha güzel anlatılamaz demeyin; belki şunu daha güzel bulacaksınız.

Sana ibret gerek ise Gel de bir gör bu sinleri Taş olsan da eriyesin Bakıp göricek bunları.

Onlar ki çoktu malları Gör nice oldu halleri Sonucu bir gömlek giymiş Onun da yoktur yenleri.

Bunlar bir gün beyler idi Kapıcılar korlar idi Gel şimdi gör bilmeyesin Bey hangidür ya kulları.

Ne kapı vardır giresi Ne yemek vardır yiyesi Ne ışık vardır göresi Dün olmuştur gündüzleri.

Yoksa şu mu en güzeli:

Geldi geçti benim ömrüm Bir yel esip geçmiş gibi

Miskin adem oğulları Ekinlere benzer gider Kimi biter kimi yiter Yere tohum saçmış gibi.

...

Bu dünyada bir nesneye Yanar içim göynür özüm Yiğit iken ölenlere Gök ekini biçmiş gibi.

İşte Yunus Emre bu kadar içten ve derinden duyduğu ölüm gerçeğinin içinden yükselip kavuşuyor dostuna, insan düşüncesinin ölümsüz katına. İnsanın içinde insanı, teninin içindeki canı bularak, sözün özüne giderek kurtuluyor ölüm korkularından ve ağıtları sevinç türkülerine dönüveriyor:

Benim canım bir kuştur Gövdem onun kafesidir Dosttan haber geleceğiz Bir gün uçar kuşum benim

Yunus ve Dervişlik

Yunus Emre’nin dervişliği şairliğinden ayrılmaz. Şiirleri inancının, dünya görüşünün, yaşama üslubunun dile gelmesidir. Hayatını yaparak, hatta belki yaparken şiirini de yapmıştır Yunus. Nice şairler gibi yaşadığı başka söylediği başka değildir. Bir yolun, bir kavganın sözcüsüdür. Hakkın ve halkın hizmetinde olanların yoldaşıdır. Dervişlik, dinlerin, mezheplerin hatta tarikatların az çok dışında, belli kuralları, kitapları da olmayan bir ahlâk okulu, bir insanlık disiplinidir diyebiliriz. Ana ilkesini kendini bilmek ve yenmek diye özetleyebiliriz. Kaynakları Hristiyan, Yunan ve Hint felsefelerine kadar giden, benzerleri her çağda ve her yerde görülen bu okulun başlıca özelliği yaşanan, uygulanan, gündelik hayatın her yönüne indirilen bir felsefe olmasıdır. Bu bakımdan dervişler çağımızın existentialistlerini -varoluşçularını- uzaktan andırır. Existentialisme de yaşanmayan, kitaplarda kalan, günün sorunlarıyla ilgilenmeyen kuru akılcı felsefelere ve ahlâk öğretilerine karşı bir tepkidir. Dervişler üstüne uydurulan nice masallar da gösteriyor ki, Anadolu’da bir zamanlar kim bilir ne acayip kılıklarla dolaşan, akıllı mı deli mi olduğu kestirilemiyen bu insanlar çevrelerini şaşırtmış, yadırganmış, ayıplanmış, sövülmüş ama er geç, ya da yer yer sevilmiş ve sayılmış insanlardı. Elbet bu okulun da bütün okullar gibi bir moda yönü olmuş, sahtecileri türemiş ve zamanla gerçek niteliği unutulmuştur. Nitekim dervişlik aslında uyduluklara, düşünce ve yaşama kalıplarına, padişaha, hatta Tanrıya karşı bir insan diretmesi olduğu halde sonraları, dünyadan elini eteğini çekmiş, ne verirsen ona razı, elde tesbih dilde dua, boynu kıldan ince, her kadere boyun eğmiş insanlara maledilmiş. Sıkı bir ahlâk disiplinine girip ölüm korkusunu yenen Epikuroscuların sonradan keyif düşkünü sayılmaları, Yunus’un çağındaki Kalenderî’lerin bugün kalender sözünün anlattığının tam tersine başlarını vermek pahasına sakallarını kesen insanlar olmaları gibi. Asıl İsa da belki işkenceye boyun eğen değil bezirganları tapınaktan kovan İsa’dır. Benim bu su götürür, yadırganabilir görüşümden sonra dervişliğin ne olduğunu da önce masallara sonra Yunus’a soralım. Peygamber, Tanrının sevgili kulları olan dervişleri görmek istemiş, toplandıkları eve gitmiş, kapıyı çalmış, açmışlar, kimsin diye sormuşlar kendisine, o da: Peygamberim, demiş. Koca peygamber bu kapıdan sığmaz, güle güle deyip kapıyı yüzüne kapamışlar. Uzaklaşırken, gökten bir ses: Ya Muhammed, vazgeçme, dön bir daha çal kapılarını, demiş. Peygamber bir daha gitmiş. Kimsin diye sormuş dervişler. Bu sefer de ben Tanrının elçisiyim demiş. Öyle ulu kişi buralara sığmaz, hem bizim elçilerle işimiz yok demişler, kapamışlar yine kapıyı. Çaresiz uzaklaşırken, yine bir ses göklerden: Ya Muhammed, dön bir daha dene, demiş. Dönmüş Muhammed, bir daha çalmış kapıyı, açıp sormuşlar yine kimsin diye. Bu sefer Muhammed: Yoksulların hizmetçisi diye karşılık verince kapı sonuna kadar açılmış: Merhaba, hoş geldin, buyur, baş üzre yerin var deyip içeri almışlar. Muhammed aralarına oturmuş ve sormuş dervişlere: Sizler kimsiniz, nesiniz? Bizler kırklarız, birimiz neysek hepimiz oyuz, demiş dervişler. Öyle olduğunuz ne mâlum? diye sormuş Peygamber. Birimizden kan aksa, hepimizden kan akar demişler. Bunu gösterebilmeniz gerek, demiş Muhammed. Bunun üzerine bir derviş bıçağıyla kolunu yarınca hepsinin kollarından kanlar akmaya başlamış. Bu sefer peygamberi imtihan etmek sırası dervişlere gelmiş. Önüne bir üzüm tanesi getirip: Ey yoksulların hizmetçisi, bunu bize bölüştür, demişler. Peygamber şaşırmış kalmış, ey Allahım, bir üzüm tanesini kırk yoksula nasıl dağıtırım diye düşünürken, Tanrı, Cebrail’e: Tez yetiş, demiş, nurdan bir çanak al cennetten, sevgili Muhammed’ime götür; üzüm tanesini o tabak içinde ezip şerbet yapsın. Muhammed nurdan çanakta üzüm tanesini ezip üstüne su katmış ve dervişlere sunmuş. Dervişler bu şerbetten içip sarhoş olmuşlar ve Muhammed’i de aralarına alıp dönmeğe başlamışlar. Dönerken Muhammed’in başından sarığı düşüp dağılmış. Dervişler bu sarığı almış, kırka bölüp bellerine sarmışlar. Bu güzel efsane dervişlerin halk gözünde ne saygın bir yeri olduğunu belirtiyor. Derviş masalları bütün bir edebiyatın konusu olmuştur Anadolu’da. Köylerde hâlâ anlatılan bu masallara eski Anadolu efsaneleri de karışır: Kırklar yedi başlı ejderhalardan kral kızlarını kurtarırlar, buna karşılık aldıkları altınları yoksullara dağıtırlar. Altın post efsanesinde olduğu gibi bir seccade üstüne oturup Karadeniz’i aşarlar; ateşlere atılır, yanmazlar; oturdukları yerden çimenler biter, kazdıkları yerden su çıkar; yüce dağ başlarında dev kartallarla yan yana otururlar, karşılarına çıkan kaplanı bir nara atıp kaçırırlar, bir üfürmeyle denizlerde fırtına koparırlar; vücutları büyür büyür odaları doldurur, parmakları uzar uzar canavarların gözünü oyar. Bütün bunları nasıl başarır, bu insan üstü gücü nasıl elde eder dervişler? Kendi kendilerini, nefislerini yenerek, küçük kaygı ve çıkarlardan, kinlerden sıyrılarak, ellerini, dillerini ve bellerini dizginleyerek. Kısacası, insanüstü gücü derviş insanın içinde buluyor. Şimdi Yunus Emre’ye soralım dervişleri:

Dervişlik der ki bana Sen derviş olamazsın

Dövene elsiz gerek Sövene dilsiz gerek Derviş gönülsüz gerek Sen derviş olamazsın.

Bu dervişlik dedikleri Taze açmış güle benzer Dokunduğunu tazeler Seherd’esen yele benzer.

Yedilerle kırklarla Ak sakallı pirlerle Yüzü balkır nurlarla Bize dervişler geldi.

Derviş adın edindim Derviş donun donandım Yola baktım utandım Her işim yanlış benim.

Dervişlik bir bişedir Hırkacığı meşedir Çok canavarlar yürür Donunda dervişlerin

Her insan gibi dervişin içinde de canavarlar vardır. Üstelik bir ormana benzeyen dervişliğin yeşil hırkası altında bu canavarlar daha kolay da saklanır. Zor iş, çok zor iş derviş olmak, çağımızda gerçek demokrat olmak kadar zor:

Dervişlik dedikleri Hırka ile taç değil Gönlünü derviş eden Hırkaya muhtaç değil.

Hırkanın ne suçu var Sen yoluna varmazsan Var git yolunca yürü Er yolu kalmaç değil.

Dirsin şeyhin aşkına Yalın ayak baş açık Er var dirlik diriltmiş Yalın ayak aç değil.

Durmuş marifet söyler Erene Yunus Emrem Yol eriyle yoldadır Yolsuza yoldaş değil.

Dervişlerin yolu erenlerin, tanrılığı insan içinde, kendi özlerinde bulanların yoludur. Erenlerse dünya ötesinde, varılmaz yerlerde değil, her yerdedir, arayan bulur onları:

Bilir misin ey yarenler Gerçek erenler kandedir Kande baksan anda hazır Kande istersen andadır.

Allah benim dediğine Vermiş verir aşk varlığın Kimde bir zerre aşk ola Çalap varlığı andadır.

Hakkı nasıl bulursun Hakka kul olmayınca Erenler eşiğine Yaslanıp yatmayınca

Bir bağ ki viran ola İçi dikenle dola Ayıklamak neylesin Ateşle yanmayınca

O doğruluk güneşi Doğar birlik burcundan Işık vermez Yunus’a Perdeler kalkmayınca.

Bu şiirinde dervişin çabasını ne güzel özetliyor Yunus. Derviş inandığı bir insanın ardından, sevgi ateşiyle içini temizleyip gerçek varlıkla, doğrulukla arasındaki perdeleri kaldırmaya çalışır. Kendini bilmek ve yenmek isteyen dervişin yolu hacının hocanın yolu değildir; cennetten umudu, cehennemden korkusu yoktur:

Uçmaktan umusu yok. Tamudan korkusu yok.

Derviş şarap içerek de gidebilir yoluna:

Ben oruç namaz için Sücü içtim esridim Tesbih seccade için Çalarım şeşte kopuz.

Şeşte kopuz altı telli saz demektir, halk şairlerimizin hâlâ çaldıklarını bildiğimiz saz. Dervişin din karşısındaki davranışı şaşılacak kadar layikçedir:

Bana namaz kılmaz diyen Ben kılarım namazımı Kılansam kılmazısam Ol Hak bilir niyazımı.

Hak’tan başka kimse bilmez Kâfir müslüman kimdürür Ben kılarım namazımı Hak geçirdiyse nazımı

O hak dergâhlardan geçer Manâ şarabını içer Perdesiz can gözün açar Kendisi siler gözünü.

Yunus’un kötüleri yermesi ne kadar acıysa iyileri övmesi de o kadar tatlıdır: Gerçek derviş kendini kurtarmakla kalmaz, çevresine ışık saçar:

Her kime kim dervişlik bağışlana Yüreği ak pak ola gümüşlene

Nefesinden misk ile amber tüte Budağından il ü şar yemişlene

Yaprağı dertli için derman ola Gölgesinde çok hayırlar işlene

Aşığın gözyaşları bir göl ola Ayağından saz bitip kamışlana.

İşte böyle insancadır Yunus’un dervişliği; yaşanan, insanlığa hayrı olan bilginin, bilimin böylesine dostu, yaşanmayan ezber bilginin, yobazlığın, sahte peygamberliğin, çıkarcı dervişliğin böylesine düşmanıdır. İşte böylesine bir dervişlikle şairliği, yani söyleme sanatını, özü çevirme gücünü, düşünceyi elle tutulur gibi, gözle görülür gibi, kulakla duyulur gibi somutlaştırma, duyulara sunma yeteneğini bir araya getirmiş bir insanoğlu ve bir Türkmen kocası, bir Anadolu köylüsüdür Yunus Emre ve bu topraklarda, bizim topraklarımızda yaşamış bütün insanların, Hitit, Pagan, Hıristiyan, Müslüman bütün yurttaşlarımızın sözcüsüdür. Şimdi bakın sözün ne demek olduğunu da nasıl biliyor Yunus Emre’miz. Birçok şiirlerinde sözün değeri, niteliği, sözünü bilmenin üstünlüğü, sözünü bilmemenin düşkünlüğü, az ve öz sözün değeri, çok ve boş sözün değersizliği üstünde durmuştur:

Az söz erin yüküdür Çok söz hayvan yüküdür Bilene bu söz yeter Sende güher var ise.

Dervişin yolu bilginlerin, daha doğrusu bilgin geçinenlerin Yunus’un Farsçayı Türkçeleştiren deyimiyle danışmanların (danişmentlerin) yolu da değildir.

Danışmanın cahili Anlamaz dervişleri Derviş ile danışman Yaman vuruşkan olur.

Dosttur bizi okuyan Üstümüzde şakıyan Şimd’ üç buçuk okuyan Derin danışman olur.

Bu dervişlik beratın Okumadı müftüler Onlar nerden bilecek Bu bir gizli varlıktır.

İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Bu nice okumaktır.

Okumanın manâsı Kişi Hakkı bilmektir. Çün okudun bilmezsin Ha bir kuru ekmektir.

Dört kitabın manâsı Bellidir bir elifte Sen elifi bilmezsin Bu nice okumaktır.

Yunus Emre der: Hoca Gerekse bin var hacca Hepisinden iyice Bir gönüle girmektir.

Bir başka şiirinde gerçeğe ulaşamayanları şöyle anlatır:

Çoklar geldi kapıya Kapıyı tuttu durur İçeriye girüben Ne varmış bilmediler.

Dervişin yolu içeri, hep daha içeri, kapılardan, perdelerden, kalıplaşmış bilginlerden içeri gider.

Ben seni severim candan içeri Şeriat tarikat yoldur varana Hakikat marifet andan içeri

Süleyman kuş dilin bilir dediler Süleyman var Süleyman’dan içeri

Beni bende demen bende değilim Bir ben vardır bende benden içeri.

Unuttum din diyanet kaldı benden Bu ne mezhepdürür dinden içeri.

Dinin terkedenin küfürdür işi Bu ne küfürdür imandan içeri.

Derviş böylece hiçbir sınır dinlemeden, kuralları kalıpları, korkuları yenerek yoluna gider. hiçbir yerde durmaz, hiçbir halde kalmaz, bir göklere çıkar, bir yere iner, bir çamura batar, bir tertemiz olur, bir ağlar bir güler, ama hep yürür ve bilgisini geliştirir: Yaşanan bir bilgidir onunki, ezberlenip tekrarlanan bilgi değil. Başlıca dört kapıdan geçer. Her birinin içinde küçük küçük kırkar kapı olan bu dört kapının birincisi şeriat kapısıdır. Burada derviş hocanın dediğine uyar, ezber bilgiler edinir, anlamadan öğrenir. İkincisi tarikat kapısıdır, orada inandığı bir insanı seçip onun ardından sevgiyle, merakla yolunu arar, kendi kişiliğini geliştirir: Ateşli, coşkun bir kapıdır bu. Üçüncüsü marifet kapısıdır. Burada derviş gerçek bilimi tadar; kendini ve dünyayı anlamaya başlar ve burada bulduğu anahtarla dördüncü kapıyı açar, bu kapı artık son kapı, hakikat kapısıdır. Orada artık insan varlıkla, yaratılış ve yaradanla, doğa ile bir olmuş gibidir. Şimdi bakın Yunus dervişin geçtiği bu kapıları, bu oluş dönemlerini halkın kavrayacağı imgelerle ne rahat anlatıyor:

İlk kapı şeriattır. Emri nehyi bildirir Yuya günahlarım Her bir kuran hecesi

İkincisi tarikat Kulluğa bel bağlaya Yola doğru varam Yargılaya hocası.

Uçüncüsü Marifet Canın gözünü açar Bu manâ sarayının Arşa değer yücesi.

Dördüncüsü Hakikat Eren her şeyi bula Bayram ola gündüzü Kadir ola gecesi.

İşte bu son kapı nice Anadolu dervişlerinin başını yiyen netameli kapıdır. Oraya varmanın sevinci içinde erenler Tanrı olduklarını söyler ve çok kez hakikati, insan ve dünya gerçeğini bulmalarıyla darağacını boylamaları bir olur. Yunus Emre’de Hakikata ulaşma bir mucize, bir Tanrı verisi değil, bir insan sevgisi ve çabasıyla olur. Yunus bunu bir şiirinde açıkça ve büyük şairlere yaraşır bir rahatlıkla söyler:

Çeşmelerden bardağın Doldurmadan kor isen Bin yıl dahi beklesen Kendi dolası değil.

Yunus’ta dervişlik ayağı yerden kesilmeyen, yalancılar, yobazlar, sahte peygamberlerle savaşan bir bilgeliktir, bir köşeye çekilip etliye sütlüye karışmayan bir uysallık, uyduluk, neme lâzımcılık değil. Yunus’u ve dervişliği böylesi sananlar iyi dinlesinler şunları:

Ben dervişim diyenler Hiç haram yemeyenler Haramın yenmediği Ele geçmeyinceymiş

Götürmedi kimesne Kimesnenin yükünü Yük götürürüm diyen Eli değmeyinceymiş.

...

Çalış kazan, ye, yedir, Bir gönül ele getir Yüz kâbeden yeğrektir Bir gönül ziyareti.

Kerametim var diyen Halka salusluk satan Kendin müslüman etsin Var ise kerameti.

...

Haram ile hamir tuttu dünyayı Fesat işler gören hürmetli oldu

Peygamber yerine geçen hocalar Bu halkın başına zahmetli oldu Fakirler miskinlikten çekti elin Gönüller yıkuben heybetli oldu.

...

Danışman okur tutmaz Derviş yolun gözetmez Bu halk öğüt işitmez Ne sarp zaman olusar

Gitti beyler mürveti Binmişler birer atı Yediği yoksul eti İçtiği kan olusar.

Kara cahilliğin, bilmediğini bilmezliğin düşmanıdır Yunus’umuz:

Kara taşa su koyarsan Elli yıl ıslatır isen O taş yine kas katıdır Hünerli taş olur değil.

Taştan çıkar türlü sular Ayağında neler pişer Cahil gönül taştan beter Yola gelmez gelir değil.

Boz yapalak devlengece Ekmek verme gündüz gece Onun işi köstebektir Salık ördek alır değil.

Gerçek derviş ne kadar güçsüz de kalsa köstebeklerin, küçük çıkarların ardına düşmez:

Şah balaban şahin doğan Doğru öğmüş onu öven Doğan zayıf olsa bile Doğanlıktan kalır değil

Doğanla, çaylakla, köstebekle, ördekle düşüncesini nasıl somutlaştırdığını da görün bu arada Yunus Emre’nin. Yunus’un dünya şairlerine verdiği ders, dervişlikle yani insanlıkla şairliği birleştirir, ama bu dersle de yetinmeyip söz ustalığının sırrını da söyler:

Söylememek harcısı Söylemenin hasıdır Söylemenin harcısı Yüreklerin pasıdır.

Sözü doğru desene Hak söyle dedi çalap Bugün yalan söyleyen Yarın utanasıdır.

Bu gönüller pasım Yıkayıp gidermeğe Öyle bir söz söyle kim Sözün hülâsasıdır.

Ne diyor Yunus? Doğruyu söyle, ama kestirmeden söyle: az söyle öz söyle, bize insanlığımızı anlatan, düşünceyi duyularla birdenbire kavratan bir deyişle söyle.

Az söz erin yüküdür Çok söz hayvan yüküdür Bilene bu söz yeter Sende güher var ise.

Sen sana ne sanırsan Ayrığa da onun san Dört kitabın manâsı Budur eğer var ise.

Yunus’da söz de insanlığın emrindedir. Sözünü bilme kendini bilmenin sonucu ve değerlendirilmesidir.

Sözünü bilen kişinin Yüzünü ak ede bir söz Sözü pişirip diyenin İşini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı Balıla yağ ede bir söz.

Kişi bile söz demini Demeye sözün kemini Bu cihan cehennemini Sekiz uçmağ ede bir söz.

Yunus’un söze verdiği bu önem, sözde gördüğü bu yaman güç, cehennemi cennete çeviren büyük dervişlikle şairliği niçin birleştirdiğini anlatıyor. Nice Anadolu dervişlerini zahitlerden ayırıp şairliğe götüren de budur: Sözün insandan ayrılamıyacağına, insanın tâ kendisi olduğuna inanmak. Şeyh Galip: “Söz candır eğer bilirse insan,” demekle aynı düşünceyi dile getirmiştir. Aslında bütün dinlerde Tanrının tâ kendisi bile sözden pek ayrılmaz, hatta, sözün tâ kendisi olur. Öylesine kutsal bir niteliği vardır sözün ve şair.n insanlık tarihinde. Gelgelelim, sözü sözlükten çıkarmak, ana dilimizden ayırmak, peygamberlerin halkın diliyle, insanca söylediklerini, sözün tam tersi olan anlamsız seslere, Türkler için Arapçaya, Araplar için İbraniceye, İsrailliler için Latinceye, Latinler için Yunancaya, Yunanlılar için Latinceye çevirmek, anlama aracını anlamama aracı haline getirmek insanların çok garip, ama nedenleri çözülmeğe başlayan çok eski bir âdetidir. Bugün az çok anlamaya başlıyoruz ki, bütün dinler, bütün inançlar en temiz insan diretişleriyle, değişme istekleriyle doğmuş, sonra bu dinler ve inançlar birtakım insanların geçim aracı olmaya başlayınca sözün anlaşılmaz olması, yani Musa’nın Firavun’a kafa tutan Musa, İsa’nın Roma imparatoruna kafa tutan İsa, Muhammed’in halkla birlikte Mekke eşrafına kafa tutan Muhammed olmasının bilinmemesi gerekmiştir. Yarın insanlık bu gerçeği apaçık görecek ve herkese gösterecektir. Ama biz Yunus’umuza dönelim. Yunus söze değer verirken sözü halkının, köylünün sözü olarak düşünmüş ve kullanmıştır. Yunus’ta Tanrı bile Anadolu köylüsünün diliyle, değirmeni, şiniği, yaylası, devlengeci, köstebeği, karıncası, sütü, balı, alıcı, yağmur anlamındaki rahmeti, kara toprağı, ak yüzü, kel dikeni, çarşısı, pazarı, sazı, kamışı, haldaşı, kardaşı, yoldaşıyla konuşur. Ama Yunus Emre sadece belli bir inancın sözcüsü, belli bir sözün usta tekrarlayıcısı mıdır? Hayır. Yunus Emre bütün sözlerin bittiği yerde, dilsiz, kulaksız da olsa insanın insan kalacağına, susmasının konuşma olacağına inanır. Paul Valery’nin en büyük şiiri susmada, ama insanın susmasında bulduğu gibi. Bakın Yunus halkımızın diliyle şairin varabileceği en yüce katı ne güzel anlatıyor:

Dilsizler haberini Kulaksız dinleyesi Dilsiz kulaksız sözün Can gerek anlayası.

Anlamadan dinledik Dinlemeden anladık Gerçek erin bu yolda Yokluktur sermayesi.

Sermayenin yokluk olması ne demek? İnsanın her şeyi bulduktan sonra bırakması, çok sözden az söze hatta susmaya, sözden daha anlatıcı olan insanca susmaya gelmesi demektir. Susarken söyleyecek, söylerken susacaksın. Ne zor şey bu! Zor, çok zor iş şair olmak, Yunus olmak:

Bir toy toylamak gerek Bir soy soylamak gerek Bir söz söylemek gerek Melekler bilmez ola.

Bir kuş olup uçmak gerek. Bir denizi geçmek gerek Bir şaraptan içmek gerek İçenler ayılmaz ola.

Yunus Emre’nin türlü bakımdan oğullarından saydığım Orhan Veli der ki:

Bir yer var biliyorum Her şeyi söylemek mümkün Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum Anlatamıyorum.

Yunus’ta da şiir böylesi bir hâle, söz ustalıklarını aşan bir çeşit sessiz duyarlığa, anlatılmaz, akıl dışı bir kavrayışa ulaşır. Bu halinde şair doğa ile, evrenle bir görür kendini ve Yunus gibi sözleri kanatlandıran bir insan olursa o şair şöylece söyler de bunu:

Ay oldum geceye doğdum Bulut oldum yere ağdım Yağmur olup yere yağdım Nur oldum güneşe doldum.

Ne gariptir, yine Orhan Veli’de de dünya ile böylesi bir kaynaşma vardır:

Gökyüzünü ben boyarım her sabah Uyanır bakarsınız ki mavi.

Diyeceksiniz ki Orhan Veli bu şairce yaşantıya Yunus’tan çok başka yollardan gelmiş. Elbette öyle olacak apayrı iki çağda. Ama türlü yollardan gerçek şairler doğa ile kaynaşıyorlar günün birinde. Bütün sanatçılar az çok yaşar bu hali. Çağımızın ünlü ressamı Paul Klee bir ağaca benzetir kendini, ağacın yaprak açmasına benzetir kendinin resim yapmasını, kendi biçimlerini ortaya koymasını. Her güçlü sanatçı az çok panteist oluyor.

Yunus’ta Gülen Düşünce

Yunus Emre’nin hem derviş, hem şair olarak, Anadolu halk kültürüyle de ortak bir özelliği üstünde duralım, bu tükenmez insandan ayrılırken. Yunus Emre inançlarına ne kadar bağlı, sevgisinde ne kadar coşkun olursa olsun, dervişliği ve şairliği ne kadar ciddiye alırsa alsın, gülmesini unutan bir insan değildir. Hatta gülmesini unutmuş asık yüzlü, çatık kaşlı din adamlarının nitelendirdiği bu türlü insanlar, softalığın, bağnazlığın artmasıyla Anadolu’yu sarmış, kadınların ve çocukların gülmesini günah sayıp yasaklamakla kalmayarak başkalarının, hele büyüklerin önünde gülmeyi bir saygısızlık saymışlardır. İnsanı insanlıktan çıkaran, aslında bilgisizliğin, işini bilmezliğin bir kalkanı olan bu kara gülmezlikten bu sahte vakardan milletimiz çok çekmiş, hâlâ da çekmektedir çok yerlerde. Ama ne kadar uzun sürmüş olursa olsun bu gülme düşmanlığı, bazı Batılıların görünüşe aldanıp sandığı gibi milletimizin bir özelliği değil, bir baskının yaratmış olduğu bir maskedir. Nasrettin Hoca ve Bektaşi hikâyeleriyle halkımız öteden beri bu baskıya karşı koymuştur. Halkımızın asıl özelliğini bu karşı koymada aramak daha doğrudur. Gülen düşüncenin, gülen masalların en eskilerinin bu topraklarda yetişmiş, Ezop’un Anadolu’da doğmuş ve ölmüş olduğu unutulmamalıdır. Tarihimizin en trajik çağlarından birinde, insan kelleleriyle yığınlar yapıldığı korkunç, karanlık yıllarda yaşayan en büyük halk şairimizin sık sık gülerek düşünmesi, düşünerek gülmesi. Tanrının, ölümün, padişahların, beylerin, hacı hocaların karşısında bile gülmeyi unutmaması çok anlamlı bir gerçektir. Aynı şeyi, başka bir açıdan, başka koşullar içinde gülmenin yolunu bulan Evliya Çelebi için de söyleyebiliriz. Mevlanâ’ya bile takılmıyor mu Yunus? En ciddi konularda birden, hiç de ciddi sayılmayan halk deyimlerine inivermiyor mu Yunus? Ayrıca Yunus Emre’miz, bütün insanlığın da Yunus Emre’si, halk tekerlemelerinde de görülen bir çeşit gülen şiir, gülen söyleyiş geleneğini kullanmış geliştirmiştir. O kadar ki, şimdi okuyacağımız bu şiiri, gülen düşüncenin, kültürlü şakanın, şaşırtarak düşündürmenin ve düşündürücü saçmalamanın en güzel örneklerinden biridir:

Çıktım erik dalına Anda yedim üzümü Bostan ıssı kakıyıp Der ne yersin kozumu

Erik ağacında üzüm yiyen Yunus’u bostan sahibinin ceviz çalmakla suçlaması anlamsız bir şaka değildir, ne kadar mantıksız da görünse.

Kerpiç koydum kazana Poyraz ile kaynattım Nedir deyip sorana Bandım verdim özümü

Bu da öyle. Kerpiç ve poyraz: Birbirinin tam karşıtı olan bu iki varlığın birleşmesinden ne çıkıyor, bu sahada? İnsanın tâ kendisi, insan nefes alan çamur.

İplik verdim çulhaya Sarık yumuk etmemiş Becit becit ısmarlar Gelsin alsın bezini.

Bir serçenin kanadın Kırk kağnıya yükledim Çifti dahi çekmedi Şöyle kaldı kazım.

Bir sinek bir kartalı Salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir Ben de gördüm tozunu

Kaf dağından bir taşı Şöyle attılar bana Öylelik yola düştü Bozayazdı yüzümü.

Balık kavağa çıkmış Zift turşusu yemeğe Leylek koduk doğurmuş Anla şunun sözünü.

Yunus bir söz söylemiş Hiçbir söze benzemez Erenler meclisinde Bürür manâ yüzünü.

O güzelim masal tekerlemelerimizin daha bilgin ce bir örneği olan bu şiirden türlü anlamlar çıkarmak mümkün, çıkarmışlar da. Ama Yunus ne söylemek istemiş olursa olsun sözün ayağını yerden kesmiş, güleryüzlü fantazya örtüsüne bürümüş. Halkımız bu türlü şiirlerin türlü türlüsüne alışıktır. Kimini kendisince yorumlayarak, bilmeceler gibi çözerek, kimisini hiç yorumlamadan, anlamsız, daha doğrusu anlam ötesi oyunlarına, özgür çağrışımlara kapılarak tekerlemeler gibi tadar ve seve seve ezberleyip okur. Halk şiirimizin bu madenini Yunus gibi Orhan Veli de işletir yine:

Bu ne acayip bilmece Ne gündüz biter ne gece Kime söyleriz derdimizi Ne hekim anlar ne hoca.

Kimi işinde gücünde Kiminin donu yok kıçında Ağız var, burun var, kulak var Ama hepsi başka biçimde...

Bu düzen böyle mi gidecek Pireler filleri yutacak Yedi nüfuslu haneye Üç buçuk tayın yetecek

Karışık iş vesselâm Deli dolu yazar kalem Yazdığı da ne? Bir sürü ipe sapa gelmez kelâm.

Görülüyor ki yeni Türk şiiri Anadolu halkının özü ve sözüyle gittikçe Yunus Emre’yle buluşur gibi oluyor. Dünya görüşümüz ne kadar değişmiş olursa olsun kendi sesimizi bulmamıza yardım ediyor Yunus. Yunus Emre’nin dünyasında kendisinden, Taptuk’undan izin almadan ve uzmanlarının hoşgörülerine güvenerek bir hayli dolaştık. Gezimizi burada şimdilik bitirelim gayri. Bir şairin, hele Yunus Emre gibi şairler şairi ve belki bir çok şairlerin toplamı olan bir kişinin dünyası nasıl olsa gezilmekle bitmez. Yarın bir başka gezdirici sizi Yunus dünyasının hiç bilinmedik başka köşelerine götürebilir. Ama ben sizi başka şairlerin dünyasına ve Yunus’un başka rehberlerine bırakmazdan önce kendi sorumluluğumu yüklenip sizi hangi Yunusun hangi köşelerine niçin götürdüğümü özetlemek isterim. Birçoklarımıza göre Yunus Emre mistik, yani insandan çok tanrıya, bu dünyadan çok ötekine inanan ve hepimizi düşünmeden boyun eğmeye, alın yazımızı gönü! ferahlığıyla kabullenmeğe çağıran bir şairdir. Oysa ben sizi Yunus Emre’nin tanrılıktan çok insanlıktan yana giden yollarına götürdüm. Götürdüm, çünkü Yunus Emre’nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak Tanrıdan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkânları kullandığını ve bütün imkânsızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. Yunus Emre’nin nerede, ne zaman öldüğünü bilmiyoruz. Ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, Anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. Softalar, din bezirgânları, devlet düşkünleri kim bilir nerede nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca Yunus’un. Halk Ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. Nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, Yunus’u ne söyletir, ne yazdırırlar. Bizim gezebildiğimiz Yunus dünyasında neler gördük? Toprağa karışıp giden nazik bedenler, söylemez olmuş insan dilleri, şefler gibi coşup yollar gibi tozan insan yürekleri, tanrıyı kendi içlerinde, insan içinde bulan ve korkunun yerine sevgiyi koyan, sevmeyi tek tapınma yolu sayan dervişler, tohumlar gibi savrulup bini biten yiten insan oğullan, kazılan, üstünde çalışılan topraktan yağan rahmet, yediği insan eti, içtiği insan kanı beyler, dünyanın tadına aç gözlü zenginden daha çok varan yoksullar, varlıkta yokluğu yoklukta varlığı görenler, yetmiş iki milleti kardeş bilenler, camilerin, tekkelerin dışında, tabiatın büyük kitabında bulunan hakikat kapıları, cenneti, hurileri hiçe sayan dostluklar, karlı dağlardan aşan gurbet ve sıla yolları, ha demeden hayran olan, bir ağlayıp bir gülen, yaz aylarında kışı, kış aylarında yazı yaşayan, bulut olup göklere ağan, yağmur olup yerlere yağan bir gönül, suyunu alçaktan alıp yüksekten döken insan değirmeni, erik dalında yenen üzüm, meleklerin anlamıyacağı kadar derin ve uçarı insan sözleri, sabırla, çabayla, çileyle insan olgunluğu.. Bütün bunlarda dünya dışı, insan ötesi ne var? Bütün din kitaplarını şöyle özetliyor, dört kitabın anlamı var ise şu olmalıdır diyor: İnsan kendisi için ne düşünüyorsa, başkası için de onu düşünmeli, istemeli. Yunus böy- lece ve açıkça bütün din kitaplarının özünü insanlığa dönüştürüyor: “her insanda bütün insanlık vardır” demek istiyor. Yunus Emre elbet çağının dinsel düşüncesi dışına çıkamazdı vs elbet, kendince de olsa şemaları kırarak da olsa, bir İslâm aydını ve şairi olacak, insanlık sevgisini Tanrı sevgisiyle bağdaştıracaktı. Ama hiçbir donmuş tarikatın, hiçbir kara kaplı kitabın, hiçbir doğmanın kölesi kalmadığı da besbelli Yunus’un. Bugün yaşasa elbet düşüncesi de şiiri de çağının inançlarıyla beslenecek ve en ileri şairimiz ney. le savaşıyorsa o da onunla savaşacaktı. Geriye çevrik bir çaba değil Yunus’un çabası; karanlıktan aydınlığa doğru çevrik bakışları. Onun için de eskiliği yenileşmesine engel olmuyor, ondan yüzyıllar sonra gelmiş nice Türk şairlerinden çok daha yeni geliyor bize. O kadar ki yeni şiirimizin en gürbüz seslerinde, soluklarında, örneğin bir Dağlarca’da Yunus yankılanır gibi oluyor. Çağdaş Türk humanizmasına katılıyor Yunus ve yarının mutlu Türkiye’sinde aydınlığa kavuşacak Anadolu köylüleri eski şairini yeni insanlığın inançlarıyla yeniden bulur gibi olacaktır. Çünkü sanatın eskisinden yenisinden çok insancası, yiğitcesi, sağlamcası var. Ne mutlu Yunus gibi hem haktan yana olan, ana dilini yücelten, kendince kalarak insancalığa ulaşan ve her çağda yenileşen sanatçıya.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kültürlerin UzlaşmasıG. H. Geray
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

18 Şubat 2026

Vaker Ne Demek Acaba?

Evren Yesari, Vaker'de bir derdin, bir yerinden edilmenin, bir değişimin romanını, yazarlığın güzelliğiyle,  olabileceği kadar derinlikli ve çok ufak sayılabilecek bir kaygı üzerinden anlatıyor.  Geçmiş zaman, Antalya'dan gelip İstanbul'da üniversiteye giden bir genç o tatlı ve ..

Devamı..

Yoldan Çıkanlar Var Aramızda

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024