Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Temmuz 2021

Öykü

İlk Tiksinti

Rahman Üske

Paylaş

0

0


Kanın şah damarlardan fışkırarak toprağa düşeceği bir kurban bayramı sabahıydı. Dışarıda buzul çağlardan sarka gelen soğuk havanın yarattığı mistik atmosfer, dökülecek olan kanların rengine beyaz bir masumluk katmaya hazırlanırken, gri tonlarda hafifçe yükselen güneş de sisi usulca dağıtmaya başlamıştı. Sert rüzgâr soğuktan donmuş ağaç dallarına vurdukça çatırtılar kopuyor, sabah ezanının sesi kesik kesik gelirken; sığındıkları yerlerden başlarını çıkarıp uluyan köpekler insanın içini huzursuz ediyordu. Bu sıralarda cemaatin yaşlı üyeleri ayakkabılarına bağladıkları bez parçaları ile buz tutmuş sokaklarda düşmeden yürümeye gayret ederek caminin yolunu tutmuşlardı. Sokaklarda zorlukla yürümeye çalışan diğer bir gurup ise köyün meydanında bulunan kahvelere gitmek için yola koyulmuştu. Sabah ezanından önce açılan kahveler siftahlarını çoktan yapmış, gelecek olan yeni müşteriler bekleniyor, ikinci demlik çaylar demleniyordu. Dışarıdan kahvehaneye giren insanlar gümbür gümbür yanmakta olan devasa sobanın başına gidiyor, hafifçe zıplayarak ve titreyerek ellerini ısıtıyor, sonra da bir masaya geçip taze bir çay istiyorlardı. İki gündür yerde duran talaşların ve içilen sigaraların harmanlanıp yarattığı keskin bir koku eşliğinde masalarda sohbetler dönüyor ve sıcacık çaylar keyifle yudumlanıyordu.

Binlerce yıldır devam eden hayvan kesme ayininin yerine getirilmesini üstlenecek olan hayvan kesim ekibi topal Hasan’ın kahvesinde çay ve sigara içerek cemaatin camiden çıkmasını beklemekteydiler. Ekibin başındaki adam elli yaşlarında, iri yarı, güçlü, sert mizaçlı ve herkesin çekindiği bir kasaptı. Çayını keyifle içerken, sigarasını da derince içine çekmekteydi. Sabah çok erken saatlerde kalkmaya alışık olmayan on altı yaşındaki çocuk da babası ile kesim ekibinde yer almaktaydı. Siyah saçlı, kahverengi gözlü, uzun boylu, oldukça atletik vücutlu olan bu çocuğun ismi Mahir’di. Bulunduğu ortamdan gayet memnun görünen Mahir, dikkatle masada konuşulanları dinliyor, insanların yüzüne uzunca bakıyor, yaptıkları yüz hareketlerini, sigara çekişlerini, çay içişlerini dikkatle inceliyordu. Başka zamanlarda da bu incelemelerini karşısındakilerin rahatsız olabileceklerini hissettiği halde yapardı.

 Mahir, kesim ekibinden olan herkesi uzaktan yakından tanımaktaydı. Ekipteki kasap ve iki abi kardeş babasının arkadaşlarıydı. Diğer adam ise altmış yaşlarında, hafif kamburu olan, başı hep öne eğik duran, göbekli, sessiz sakin bir adamcağızdı. Mahir’in bu adamı sadece görmüşlüğü vardı. Kurbanlık hayvanların kesiminde, bu adamlar ile birlikte yapacağı işi tam olarak bilmese de, günün sonunda cebine gireceği parayı tahmin ederek memnuniyetle çayını içmekteydi. Bütün ekip dördüncü çaylarını yarılamışken cemaat de camiden çıkmaya başlamıştı. Caminin girişinde birbirleriyle bayramlaşan cemaat köyün meydanında bulunan kahvelere akın etmekteydi. Kahvelerde cemaati bekleyen insanlar cemaati görünce ayağa kalkarak bayramlaşmaya başladılar. Bayramlaşmalar bittikten sonra sandalyelere oturuldu ve masalara çaylar geldi. Maddi durumu iyi olup hayvan kesecek olanlar birer ikişer çay içtikten sonra hayvanları alıp kesim alanına getireceklerdi. Bu bayramda hayvan kesemeyecek olanlar ise evlerine dönüp misafirlerini ağırlamaya veya misafirliğe gitmeye başlayacaklardı. Kesim ekibindekiler beşinci çayını da yuvarladıktan sonra, kasabın talimatıyla “bismillah,” denilerek masadan kalkıldı.

Gri bulutların gizlediği güneş yeteri kadar yükselmiş olsa da dışarıdaki dondurucu havanın etkisi sanki hiç azalmamış gibiydi. Rüzgârın kuvvetine kapılıp hızlanan küçük ve sert kar taneleri insanların yüzlerine hızlıca çarpmaktaydı. Bu kar tanelerinden korunmak için beresini gözlerine kadar indiren Mahir, babasıyla birlikte koşar adım traktöre ulaşıp diğer ekip üyeleriyle beraber kesim alanına doğru yola koyuldular. Kurbanlık hayvanların sahipleri de kesim ekibinin ardından hayvanları getirmek için yola çıktılar.

Köye uzak olmayan kesim alanı meşelik bir korunun hemen yanında; çimenlerle kaplı, büyük bir düzlükten oluşmaktaydı. Yaz aylarında herkesin piknik yapmak, alkol almak için tercih ettiği, kuşların cıvıldadığı, ağaçların serinlettiği güzel bir yerdi burası. İnsanlık kültürünün birçoğunda yer etmiş olan Hıdrellez’in kutlanması da bu koruda, büyük meşe ağaçlarının gölgesi altında yapılırdı. Mahir henüz altı-yedi yaşlarındayken, çekirdek ailesi ve geniş ailesiyle birlikte bu koruda kutladıkları bir Hıdrellez gününü ömrü boyunca hiç unutamayacakmışçasına aklına kazımıştı. Dedesi, babası ve amcalarının yaktıkları devasa ateşin üzerinde oğlak çevirmesi yaptıkları, kuzenleriyle ağaçların altında koşuşturdukları, salıncakta sallandıkları, annesinin ve halalarının yaptığı kurabiyeleri ve börekleri yedikleri o gün Mahir için unutulmaz bir gündü. Kesim alanına traktörden inip adım attığı gibi gözünde o eski hatıralar canlandı. Alanının zemininde pehlivan böceklerinin yuva yaptıkları çukurları aramaya başladı sonra. Yaz aylarında arkadaşlarıyla buraya gelip, bir çırpının ucuna sakız yapıştırarak pehlivan böceklerinin yuvalarına sokarlardı ve yakaladıkları böcekleri bir kabın içine tıkıştırarak dövüştürmeye çalışırlardı. Tüm bu tatlı hatıraları anarken kasabın sesi bıçak gibi kesti her şeyi:

“Mahir, gel buraya evladım,” dedi kasap. “Benim traktörün römorkundaki brandaları şuraya getir ve hepsini yan yana aç.”

Mahir, iki hamlede römorkun arkasına tırmanıverdi ve brandaları yere atıp römorktan atladı. Kasabın dediği noktaya brandaları güzelce serdi. Sert rüzgâr brandaları uçurmasın diye uçlarına da ağır taşlar yerleştirdi. Taşları yerleştirdikten sonra havanın çok soğuk olduğunu fark etti. Tarla işlerine giderken giydiği eski kot pantolonunun altına kalın bir pijama giymesine rağmen soğuk bacaklarına işlemekteydi. Dizlerine kadar uzanan sarı çizmeleri geçirmişti ayağına sabah evden çıkarken. Ayaklarında ikişer çorap ve annesinin ördüğü çetikler olmasına rağmen ayakları buz kesmişti. Arkasını döndüğünde ekip üyesinden olan abi-kardeşin ateş yakmak için kuruluklarından getirdikleri odunları indirdiklerini gördü ve hemen onların yanına yardıma koştu.

“Mahir, git bizim römorkun sandığından gazeteleri getir de şu ateşi yakalım, hepimiz donduk be,” dedi küçük kardeş.

Mahir gazeteleri hemen getirdi. Rüzgârdan dolayı ateşi yakmak biraz zor oldu ama en sonunda başarmışlardı. Bütün ekip işini bırakıp beş dakika ısınmak için ateşin başına toplandı.

“Evet, beyler biraz ısınalım, birer sigara içelim, sonra işimizin başına dönelim,” dedi kasap ve devam etti. “Bugün hava çok soğuk olacak, Allahın izniyle bir aksilik olmazsa otuz tane dana bizi bekliyor. Koyun siparişi bilerek hiç almadım ama karambol olarak gelirse koyunları sen halledersin,” dedi Mahir’in babasına bakarak. Mahir’in babası da, “Hallederim,” diye karşılık verip başıyla onayladı. Herkes sigaralarını derince içine çekerken, Mahir’in canı sigara istemeye başlamıştı. “Ben ufak su dökmeye gidiyorum,” dedi babasına ve ateşten en uzakta olan römorkun arkasına geçip montunun cebindeki sigara paketinden bir tek alıp alelacele yakıverdi.

Ergenelik yaşlarında olan Mahir’in, kötü alışkanlıkları da yavaşça ortaya çıkmaya başlamıştı. Arkadaş grubuyla çalılar ve ağaçlarla kaplı olan ve kimsenin göremeyeceği dere kenarında sigara içmeye gitmesi en büyük keyiflerinden biriydi. Erken yaşta sigaraya başlaması sanki erkekliğe büyük bir adım atmasını sağlamıştı ama sigaranın somut olarak verdiği zararı, ilerleyen zaman içinde babasının akciğer kanserinden acılar içerisinde vefat ettiğine tanık olduğunda anlayacaktı.

Mahir, sigarasını hızlı içmek zorunda olduğu için nikotin başını döndürmüştü. Ayaklarını yerden kesen bu baş dönmesi çok hoşuna gidiyordu ama etkisi çabucak geçti ve hızlıca ateşin başına döndü. Biraz daha ısındıktan sonra ekip çalışmaya başladı. Kasap tek başına römorkun bağlantı demirini traktörden ayırdı ve römorku biraz geriye ittirdi. Böylece traktörün arkasına bağlı olan caraskal meydana çıkmış oldu. Caraskalı gören Mahir, onun ne işe yarayacağını bir türlü akıl edemedi ve babasına sordu. “Kestiğimiz hayvanları bacaklarından caraskala asıp havaya kaldıracağız ve havadayken derilerini yüzeceğiz,” diye karşılık verdi babası. Daha önce Mahir kuzu, tavuk, horoz kesimine tanıklık etmişti ama bu kadar büyük bir kesim organizasyonuna katılmadığı için işlerin nasıl gideceği hakkında iyice meraklanmaya başlamıştı. “Otuz tane dana gelecek,” demişti kasap. Otuzunu da kim kesecekti, kestikten sonra ne yapılacaktı, kendisi ne iş yapacaktı hala bilmiyordu ve babasına da doğru düzgün soru soramıyordu çünkü o da traktörün ve römorkun bir şeyleriyle uğraşmaktaydı. O sırada kasap Mahir’e seslendi.

“Mahir, al şu kazma ile küreği, te buraya derince ve genişçe bir çukur aç bakayım.”

Mahir ekipmanı alarak kasabın gösterdiği yere gitti, kazmayı toprağa vurdu ama sanki toprağa değil de betona vuruyormuş gibiydi. Soğuktan buz tutmuş toprağı kazmak Mahir’i epey uğraştırdı. Sonunda çukuru kasabın istediği boyutlara getirdiğini düşünerek işi bitirdi. Bu çukuru ne için kazdığını hiç düşünmemişti ve kimseye de ne işe yarayacağını sormadı. Mahir’e ne iş verirlerse sorgusuz sualsiz yerine getiriyordu. Hareket ettikçe de vücudunun ısındığını hissetmeye başlamıştı ama ayaklarının üşümesi hiç geçmemişti. Bir boşluk bulunca ateşin yanına gitti ve kısa süreliğine de olsa ayaklarını biraz ısıttı. Bu sırada yoldan bir kamyonet kesim alanına doğru gelmekteydi. Kamyonetin kasası mavi bir branda ile kapatılmıştı. Tümseklerle dolu yolda bata çıka alana ulaştı. Hemen arkasından da bir otomobilden inen dört adamı gördü. Adamlar, kamyonetin yanına gelerek, oldukça iri olan bir danayı kamyonetten indirdiler ve bir römorkun demirine boynundan halat ile bağladılar. Dananın gözleri bir bez parçası ile bağlanmıştı.. Diğer hayvanlar da yavaş yavaş kesim alanına doğru getirilmekteydiler. Yaklaşık bir saat içinde kesilecek kurbanlıkların yarısı alana ulaşmıştı. Kesim alanı resmen bir panayır kalabalığı halini almıştı ve kasap artık işe koyulmanın zamanı geldiğini bildirdi.

Alana ilk gelen hayvanın ipini römorkun demirinden çözdüler ve yavaş hareketler ile kesimin gerçekleşeceği noktaya getirdiler. Kurban sahiplerinin de yardımıyla hayvanın ön ve arka ayaklarını halatlar ile bağlayıp hayvanı yere düşürdüler. Hayvan yere düşer düşmez abi ve kardeş hayvanın başına çullandılar ve boynuzlarından bastırarak başın hareket etmesini engellediler. Mahir, hayvanın arka bacaklarına bağlı olan halatı üç kişiyle birlikte tutmaktaydı. Ön bacaklarındaki halata da dört kişi sıkıca asılmıştı ve hayvan hareket edemez duruma gelmişti. Kasap ayaktaydı ve hayvanı keseceği bıçağı bileme demirine vurmaktaydı. Kısa bir süre sonra bileme demirini hemen arkasına attı ve besmele çekmeye başladı. Sonra hayvanın başının yanına sağ dizini yere koydu, sol eliyle hayvanın başını bastırdı ve keskin bıçağını hayvanın gırtlağına indirerek ölümcül darbesini gerçekleştirdi. Bu sırada hayvanın arka bacakları kimsenin tutamayacağı bir kuvvetle öne doğru çekilmeye başladı. Kasap bağırarak, “Bırakın halatları,” dedi. Serbest kalan hayvan yerde debelenmeye başladı. Boğazından akan oluk oluk kan bir dere gibi yüzeyde kendine yer açıp akmaya başlamıştı. Nefes borusunu tıkayan kan yüzünden boğulma hırıltıları işitilmekteydi. Ayakları, vücudunu sanki yere kaldırmak istermişçesine toprağa sürtmekteydi. Saniyeler geçtikçe hayvanın hareketleri azalıyor, güçsüzleşiyor ve ölüyordu. Mahir, hayvanın ölüm anını gözlerini kırpmadan izledi. Hayvan hareketsiz kalana dek başından ayrılmadı. İçini buruk bir acı kaplamıştı. Bu kadar büyük bir canlının öldürülüşünde kendisinin de payının olduğu için pişmanlık duygusu hissediyordu. Bunca insanın içinde acaba sadece kendisi miydi bu kadar üzülen diye düşündü bir an. İçinden geçirdiği tüm bu hisleri dışarıya yansıtmamaya da çalışıyordu çünkü üzüldüğünü anlayacak olursa, kendisinin zayıf bir erkek olarak görüleceğinden korkuyordu.

Sonra diğer danayı da getirdiler ölmüş olanın iki-üç metre yanına. Aynı şekilde onu da yere devirdiler. Mahir, bu sefer diğer insanlarla birlikte ön bacaklara bağlı olan halata asılmıştı. Kasap, besmele eşliğinde bu hayvanın da boğazını kesti ve halatlar serbest bırakılarak ölmesi beklendi. Nefes borusuna dolan kanlar yüzünden bu hayvandan da boğulma hırıltıları duyuldu uzun uzun. Sonra diğer hayvanı getirdiler ve öldürdüler, sonra diğerini… Saat öğle vaktine yaklaşırken yerde otuz tane cansız dana yatmaktaydı. Kasabın kolları kan içinde kalmıştı. Kanlar göğsüne ve yüzüne de sıçramıştı. Kasap, Mahir’e seslendi: “Su getir de elimi yüzümü yıkayayım.” Mahir, traktörlere su bulmak için bakmaya gitti ama bulduğu suların hepsi donmuş vaziyetteydi. Mahir durumu kasaba bildirirken muhabbete kulak misafiri olan bir kurban sahibi: “Dur abi, ben otomobilden bir şişe su getireyim sana,” dedi ve gidip suyu getirdi. Mahir’in döktüğü su ile kasap biraz temizlenebildi çünkü kanların çoğu kurumuştu bile. Kasap: “Biraz mola verelim ateşin başında,” dedi. Bütün ekip ateşin başına geçtiler ve herkes sigaralarını yaktı.

Kurban sahiplerinin bir kısmı tüpte çay demlemişlerdi ve plastik bardaklar ile getirip ekibe ikram ettiler. Sıcak çaylar ekibin içini ısıttı. Mahir çayını hızlıca içip ufak su dökmeye gitti ve sigarasını babasından uzak bir yerde yakıp çekmeye başladı. Öğlen vakti yaklaşmasına rağmen güneş yüzünü hiç göstermemişti. Havada kara bulutlar dolaşırken, ufak taneler ile kar atıştırmaktaydı ve dondurucu soğuk hala devam etmekteydi. Mahir sigarasını bitirip koşar adım ateşin başına geldi ve donmuş ayaklarını teker teker ateşin üstüne götürüp ısıtmaya çalıştı. “Birazdan hayvanları sırayla caraskallara asalım ve derilerini yüzmeye başlayalım,” dedi kana bulanmış kasap. “Tamam,” dedi abi olan.

Abi-kardeşin traktöründe de bir adet caraskal bulunmaktaydı. Traktörler yerde yatan ölü hayvanların arka bacaklarına geri gelerek yaklaştılar. Hidrolik kol ile caraskallar aşağıya indirildi. Zincirin ucuna bağlanmış güçlü bir çengeli hayvanın arka bacak toynağının üzerindeki bölgeden geçirdiler. İki hayvan, iki farklı caraskal ile iyice havaya kaldırılıp yerden teması kesildi. Mahir, tüm bu işlemleri dikkatle izlemekteydi. Kasap, tek bacağından asılmış olan hayvanın yanına sokularak, bıçaklık bel kemerinden yassı uçlu bir bıçağı çıkararak bilemeye başladı. Bileme işi bitince, hayvanın bacaklarını iç kısımlarından hızlı ve pratik bir şekilde yarmaya başladı. Sonra hayvanın gövdesine baştan aşağıya bir yarık attı. Hayvanın vücudunda açtığı yarıklardan deriyi kavrıyor ve bıçak yardımıyla deriye zarar vermeden yüzme işlemini gerçekleştiriyordu. Hızlıca bir hayvanı çırılçıplak bırakıvermişti bile. Çıplak kalan hayvanı, yerde serili olan brandaların üzerine sırtüstü bıraktılar. Kasap, hiç ara vermeden diğer hayvanın derisini yüzmeye başladı. Boşta kalan caraskala başka bir hayvanı geçirdiler ve kasabın önüne beklemeye bıraktılar. Kasap, yüzme işlemini bir makine gibi seri şekilde yapmaktaydı. Diğer ekip üyeleri de, brandaların üzerinde yatan hayvanların sakatatlarını çıkarmaya başlamışlardı. Oldukça kanlı olan ve pis bir kokunun hakim olduğu sakatat çıkarma işine Mahir de dahil oldu. Mahir’in babası, sırtüstü yatmakta olan çıplak hayvanın gövdesini deşmeye başladı. Bu deşme işlemi çok dikkatli yapılmalıydı çünkü bağırsaklara gelecek olan bir bıçak darbesi, bağırsakların içindeki pisliklerin etrafa yayılmasına neden olabilirdi. Hayvanın gövdesi deşildikçe, bağırsaklar ve mide dışarıya fırlamaya başlamıştı. Gövde tamamen açıldığında hayvanın kocaman midesi de ortaya çıkmıştı. Epey ağır olan mideyi ve bağırsakları dışarı çıkarmak için Mahir de ellerini hayvanın içine soktu. Soğuktan donmuş olan elleri bir anda sıcacık olmuştu. Bu his oldukça hoşuna gitmişti ama içinde bulunduğu durumun tiksintisini de bir türlü içinden atamıyordu. Hayvanın yenilmeyecek kısımları olan bu organları Mahir’in kazdığı çukurlara atacaklardı. Mahir, mideyi tek başına kaldırmaya çalıştı ama gücü buna yetmemişti. Küçük kardeş ile birlikte mideyi kaldırıp kucakladılar. İki insanın bile zor taşıdığı mideyi götürüp çukurun içine attılar. Mahir, geri dönüp brandanın üzerindeki bağırsakları da kucakladı, götürdü ve çukura attı. Ekibin altmış yaşlarında olan üyesi, hayvanın yenilebilir olan dalak, yürek, ciğer gibi sakatatlarını çıkarmaktaydı. Mahir’in babası: “Bak, bu abi dalakçıdır,” dedi gülerek ve devam etti: “Sakatat işleri bundan sorulur.”Altmış yaşlarındaki abi de uğraşmakta olduğu kanlı işten kendine bir fırsat yaratıp, bir gülücük göndermişti bu cümlelerin karşılığı olarak.

Kasap, hayvanların hepsini çırılçıplak bırakarak, deri yüzme işini bitirmişti. Yüzme işini yaparken de ağzından sigarasını hiç eksik etmemişti. Ateşin başında kendine kısa bir mola verdikten sonra, sakatatları çıkarılmış, brandaların üzerinde beklemede olan hayvanların başına geldi. Parçalama işlemi başlayacaktı artık. İlk parçalanacak olan hayvan, ilk öldürülmüş olan hayvandı. Yerde yatan bu büyük hayvanın üzerinden sevap kazanmayı bekleyen sahipler dört kişiydi. Dörde bölünecek vesileleri üleştirmek de kasabın adaletine kalmıştı. Dört kişi yanlarında getirdikleri dört adet plastik leğeni hayvanın yanına iliştirmişlerdi. Kasap bıçağını bilerken, sevap sahibi olacaklar da kendi aralarında sohbet etmekteydi. Parçalama işine başlayan kasap, etleri eşit bir şekilde üleştirmeye başladı. Kestiği but parçalarını, bol yağlı gövde parçalarını, pirzolaları bir bir leğenlerin içine atıyordu. Hayvan tamamen parçalandığında leğenler de dolup epeyce ağırlaşmıştı. Kasap, bol yağlı bir antrikot parçasını havaya kaldırıp: “Bu da ekibimin hakkıdır,” diye bağırdı. Sahipler de: “Helal olsun,” diye karşılık verdiler. Kasap: “Hayırlısı olsun, hepinizin bayramı mübarek olsun,” dedi ve sahipler ile tokalaştı. Elleri kan içinde olan kasap ile tokalaşmakta hiç biri tereddüt etmemişti. Sahiplerden biri cebinden bir miktar parayı çıkardı ve kasaba uzattı. Kasap: “Eyvallah kardeşim,” diyerek parayı cebine koydu.

Mahir ve diğer ekip üyeleri sakatatları çıkarma işlemine devam etmekteydi. Mahir, pis kokuya ve kana kısa bir sürede alışmıştı. Koku onu rahatsız etmiyor, ellerine ve elbisesine bulaşmış olan kanlara aldırış etmiyordu ama hayvanların ağır midelerini kucaklayıp taşımak dizlerini titretmeye başlamıştı artık. Küçük kardeş ile birlikte mideleri çukura götürürken içinden iradesizce küfürler savuruyordu. Mideleri çukura attıkları gibi yere çöküverip derin derin soluklanıyorlar, sonra kalkıp diğer hayvanın midesini çıkarma işine başlıyorlardı.

Saat öğleden sonrayı bulmuştu artık. Sakatatlarının çıkarılmasını bekleyen birkaç ölü hayvan kalmıştı önlerinde ve kasap da hızlı bir şekilde parçalama işlemini sürdürüyordu. Mahir, kemikleri titreten soğuk hava karşısında da oldukça direnç kazanmıştı. Hatta bir ara sırtının terlediğini hissetmişti. Ama ayaklarının üşümesi bir türlü geçmemişti. Bazen hızlıca ateşin yanına gidiyor, ateşe odunu basıyor ve ateşin yanına buzu çözülsün diye önceden koyduğu şişelerden su içiyordu. Karnının iyice acıkmaya başladığını hissetti bir ara ve koşar adım traktöre gitti. Traktörün sandığından, annesinin sabah evden çıkarken yanına verdiği poşeti çıkardı. Poşetin içinden kıymalı çörekler çıktı. Çok sevdiği çörekleri görünce sevindi, hapır hupur yemeye başladı. Çöreklerin yarısını yiyip, yarısını da babası için ayırdı. Diğer ekip üyelerini düşündü sonra. Keşke bu kadar çok yemeyip, diğer adamlara da bıraksaydım diye aklından geçirdi ama onlar da evlerinden bir şeyler getirmiş olmalıydılar diye düşünüp poşeti sandığa koydu. Bir tane de sigara tellendireyim dedi ve hızlıca çekti ciğerlerine mereti. Ekibin yanına döndüğü gibi bir mide onu beklemekteydi. Küçük kardeş artık içinden küfretmeyi bırakıp, mırıldanarak küfretmeye başlamıştı: “Bu ne be amına kodumunu, yedi sülalemi sikti bu mideler, ne bel kaldı ne diz,” diye söyleniyordu. Küfürler eşliğinde mideyi çukura götürüp attılar. Son mideyi taşırlarken de aynı küfürlere benzer mırıldanmalar çıktı küçük kardeşin ağzından. İkisi de epey yorulmuşlardı ama mide taşıma işi bitmişti artık.

Sakatat çıkarma işini bitiren ekip, kısa bir mola verdikten sonra parçalama işine başlamıştı ama parçalama işini kasap kadar pratik yapamıyorlardı. Kasap, dört kişinin yaptığı işi tek başına yapıyordu. Bir mezbahada sigortalı olarak çalışmaktaydı uzun zamandır. Senelerini vermişti bu işe. Etin nerede bitip, kemiğin nerede başlayacağını, düz kemikten eti sıyırırken bıçağının neyle karşılaşacağını; bifteği, antrikotu, bonfileyi, pirzolayı nasıl çıkaracağını çok iyi bellemişti. Diğer ekip üyelerinin hiç biri kasap değildi. Hayvan kesme işini babadan ya da yakın çevresinden öğrenmiş ve bu işi ihtiyaç olduğu zamanlarda, günlük yevmiye uğruna yapmaktaydılar. Bayramdan bayrama hayvan keserlerdi. Evlerinde besledikleri kümes hayvanlarını kesmek de onlara düşerdi tabi. Hepsinde avcılık da vardı. Meralarda köpekleri ile saatlerce dolanarak tavşan avlamak en sevdikleri uğraşlardandı. Vurdukları tavşanları, evlerinin bahçesindeki ağaçların dallarına çengel ile asıp yüzerlerdi. Onlar tavşanlarını yüzerken, köpekleri de yanlarında büyük bir sabırsızlıkla yüzme işleminin bitmesini beklerdi. Biyolojik evrim, binlerce yıldır köpeklerin DNA’sına işlediği bu sabırsız bekleyişin ödülü olarak; önlerine tavşanın midesini ve sakatatlarını sunmaktaydı. Sunulan bu ödülü çok ciddi bir hırçınlıkla hiç çiğnemeden midelerine indirirlerdi. Bir sonraki bekleyişleri de tavşanın lezzetli, çıtır çıtır olan kemikleriydi.

Havanın kararmasına az bir vakit kalmıştı. Büyük kardeş, ekibin yaptığı işi bırakarak ateşin başına geçmiş, bir sopa yardımıyla ateşteki korları çekerek bir araya toplamaya çalışıyordu. Mahir’e seslenip, römorktaki alüminyum tencereyi getirmesini istedi. Mahir tencereyi getirdi ve korların üzerine koydular. İçini suyla doldurduktan sonra, kasabın ekip için ayırdığı etleri bir odunun üzerinde iri parçalar halinde keserek tencerenin içine bıraktılar. “Bu etler pişedursun Mahir, hadi gidip şu işi bitirelim artık. Daha uzun sürerse soğuktan donacağız evladım,” dedi büyük kardeş. Son hayvan parçalara ayrılıyordu artık. Kasap, hiç yorulmamış gibi seri çalışıyordu hala. Diğer ekip üyelerinin yorgunluğu duruşlarından belli olmaktaydı. Son hayvanı da parçalamayı bitiren kasap, hayvan sahipleriyle bayramlaşıp helalleştikten sonra kesim alanında sadece ekip kaldı. Küçük kardeş, midelerin ve bağırsakların atıldığı çukura toprak doldururken, Mahir de yerdeki brandaları toplamaktaydı. Etraf toplanıp, alet edevatlar römorklara yüklendikten sonra herkes ateşin başına geçti. Mahir sırayla hepsinin eline su döktü. Eller yıkandıktan sonra ateşte ısıtıldı, sigaralar yakıldı.

“Nasıl be, çok yoruldunuz mu?” diye sordu kasap, yüzünde hafif bir gülümseme vardı.

Küçük kardeş: “Yorulduk be abi ama iyi iş yaptık ha,” diye karşılık verdi.

“Ulan ben daha otuz hayvan keserim be,” dedi kasap ve yüzündeki gülüş de abartılıydı.

“Ne hayvanı be abi, yeter bu kadar. Ben bu akşam evde bir 35’lik açacağım. Başka da bir şey istemem,” dedi büyük kardeş gülerek.

Kasap: “Mahir, sen ne yapacaksın bakayım bu akşam?” diye sordu.

 Mahir: “Valla bilmiyorum ki abi. Arkadaşlarla dışarıda takılacağız herhalde,” diye karşılık verdi.

Mahir’in babası şakayla karışık, Mahir’in ensesine bir şaplak indirdi ve şöyle dedi:

“Ulan daha yaşınız kaç, sizi kahveye de almazlar. Bu soğukta nerde dışarıda duracaksınız, it oğlu itler.”

Ekipteki herkes gülümsedi.  Bu arada kasap, cebindeki paraların hesabını yapmaya koyulmuştu. İlk önce dalakçıyla bayramlaştı ve yevmiyesini verdi. Sonra Mahir’in babası, büyük kardeş ve küçük kardeş paralarını aldılar. En son da Mahir’in hakkını vermişti kasap. Büyüklerin aldığı paranın yarısı kadarını almıştı ama bu para bile onun için büyük bir paraydı. Parasını cebine koyduğu gibi hesap yapmaya başladı. Otuz tane bira alabilirdi, on beş tane ucuz şarap alabilirdi, paket paket de sigara alabilirdi bu parayla. Bayram, Mahir için çok keyifli geçeceğe benziyordu şimdiden.

Kordaki tencerede haşlanmış olan etlerin tadına baktı küçük kardeş. “Yenecek kıvama gelmiş bunlar,” dedi.

Kasap: “Alalım o tencereyi, bir römorkun içine oturalım. Rüzgâr fazla esmez belki orada,” dedi.

Hepsi römorka çıktı ve bağdaş kurarak oturdu. Tencereyi de ortalarına aldılar. Küçük kardeş evden getirdiği kaşıklardan herkese verdi ve etleri kaşıklamaya başladılar. Mahir’in içinde bugün tüm gördüklerinden sonra bir tiksinti uyanmıştı. Canı o hayvanların etlerinden yemeyi hiç ama hiç istememekteydi. İsteksizce kaşığı daldırdı tencereye ve bir parça et ağzına götürdü. Kayış gibi sertti et. Çiğnedikçe parçalanmıyor, parçalanmadıkça da midesini bulandırıyordu. Eti ağzından çıkarıp atmak istedi ama utandığı için yapamadı. Zor da olsa eti yutmaya çalıştı. Normalde et yemeyi severdi, kasaptan alınıp, annesinin evde pişirdiği etleri afiyetle yerdi ama bugünkü gördüğü kanlar, ellediği bağırsaklar, hayvanların kesildikten sonra can çekişmesi onu iyice etkilemişti. Diğer ekip üyeleri ise sanki büyük bir kıtlıktan çıkmışlarmış gibi, büyükçe parça etleri ağızlarını şaplatarak midelerine indirmekteydiler.

“Hadi oğlum, yesene şu etlerden,” dedi Mahir’in babası.

 “Pek acıkmadım,” diye karşılık verdi Mahir.

Kasap: “Nasıl acıkmadın ulan? Bütün gün hiç birimiz bir şey yiyemedik. Hepimiz açlıktan uzarken, sen nasıl olur da acıkmazsın? Mis gibi, tertemiz et bunlar işte. Ye hadi ye!”

Mahir, zoraki olsa da bir parça et daha attı ağzına. Bu parça da oldukça sertti. Etin içinde tendon olduğunu anladı sonra. Bu daha da çok midesini bulandırdı. Römorkun kapağından kafasını sarkıtarak etin hepsini yere tükürdü. “Ben ufak su dökmeye gidiyorum,” diyerek atladı römorktan. Uzağa giderek bir sigara yaktı. Hafiften kar atıştırmaya başlamıştı yine ve bütün gün bulutların arkasında gizlenmiş olan güneş de yitip gitmekteydi.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024