[button]A. Ömer Türkeş[/button]
Kaç yıl önce okumuştum Madonna’yı bilemiyorum. Bildiğim, birden fazla okuduğum, her seferinde aynı, hatta daha yoğun bir edebiyat hazzı aldığım, aynı hüznü duyumsadığım. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı edebiyatımızın en güzel ve en hüzünlü aşk hikâyesidir. Aşk hikâyesi derken günümüzün “sabun köpüğü” çok satarlarının ağdalı ve yapıntı aşklarını çağrıştırmasın. Derinlikli bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Arkada yarım kalmış bir aşk şarkısı akıp giderken, İkinci Dünya Savaşı gibi, edebiyatımızda boş bırakılmış bir dönemi, savaşın dehşetini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi –hem de hakkını vererek– ele alır Sabahattin Ali.
Hesabı hâlâ sorulmamış, dosyası hâlâ kapanmamış fail-i meçhul cinayetlerden birine kurban giden Sabahattin Ali, büyük bir yazar olmasının yanı sıra baskılara boyun eğmeyen bir aydın figürü olarak da önemlidir.
Sabahattin Ali modern Türk öykücülüğünün kurucu isimlerindendi. Ancak, ününü sağlayan Kuyucaklı Yusuf romanı oldu. Bana göre ise en büyük eseri Kürk Mantolu Madonna’dır.
Kürk Mantolu Madonna’da silik bir taşra memurunun hayatına odaklanır Sabahattin Ali. Ne var ki Raif Bey’in o silik ve renksiz hayatının ardında büyük insani dramlar saklıdır.
Taşra boğuntusu
Raif Bey yıllar önce eğitimi için, Birinci Dünya Savaşı sonrasının Berlin’ine gitmiş, ilk başlarda bu yabancı kültürle kaynaşamamıştır. Sessiz, içine kapanık Türk genci Raif’i, içine kapandığı kitaplar, düşler dünyasından kendisi gibi duygusal yapıdaki bir Yahudi kızıyla yaşadığı tutkulu aşk çıkaracaktır. Biri Batı’dan öteki Doğu’dan gelen, iki yaşam kaçağı, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu.
Öykü bildiktir, birlikteliklerinin karşısındaki engel bildiktir; Raif’in memleketteki babası ölmüş, geriye borçlar ve mirasçılar kalmıştır. İşlerin başına geçmesi gereken Raif, Berlin’de bıraktığı sevgilisini de yanına aldırma umuduyla yurda döner, ancak “kader ağlarını örmüştür bir kez”, işler uzar, Almanya’daki savaş ortamı nedeniyle iletişim kesilir, bir türlü maddi yaşama ayak uyduramayan düş adamı Raif, yakınları tarafından dolandırılır. Babasının ölümüyle mutlu ve tasasız çocukluk ve gençlik yaşamı kâbusa dönmüştür. Kuyucaklı Yusuf’taki felaketin de yine babanın kaybı temasıyla başladığı düşünülürse, yapıt ile yazar arasında bağlar arayan bir okuma, Sabahattin Ali’nin yaşamındaki baba motifinin ağırlığını söyleyebilir. Felaketler, bu kavgacı, hırçın yaşama ayak uyduramayan, direnemeyen Raif’i iyice savunmasız bırakır. Geleneksel yaşama katılır; evlenir, evi ve işi arasında bir esir hayatı yaşar. Kendisini savunmak için tek bir yolu kalmıştır artık, kendi kabuğuna çekilmek, yaşamın acılarını tevekkülle karşılamak, susmak. O, gerçekliği tersine döndürmüştür, beyninde, ruhunda yaşadıklarını gerçek, maddi yaşamı gerçekdışı olarak kabul eder ve bundan sonra dış dünya ona acı veremez...
Yapı olarak iki kişinin yaşamı etrafında örülen bu esere roman demeyişi, hacim olarak geniş tutulduğu halde, “onun romandan ağır tempolu, kalabalık kişili, yaşamda ileriye, geriye doğru açılarak günümüze doğru gelen, büyük bir yapı anladığını gösteriyor”. Kitabın kahramanı Raif, Sabahattin Ali’nin birçok küçük öyküsünde ve romanlarında kişilerine çevre olarak seçtiği Edremit kasabasındandır. Ama bu öykü içinde, bu bölgenin, Raif’in yapmak zorunda olduğu sabunculuk mesleği dışında, olaylara da, kişilere de fazla bir etkisi yok. Yer seçiminin, yazarın çocukluğunun geçtiği bu çevreleri anmaya, anlatmaya olan eğiliminden kaynaklandığı söylenebilir.
Raif tipi Kuyucaklı Yusuf’un modern zamanlardaki halidir sanki. Aslında üç romanın kahramanı da birbirine benzer. Kuyucaklı Yusuf’un Yusuf’u, İçimizdeki Şeytan’ın “Ömer”i ve Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i... Hep aynı kişi, yazarın kafasında yepyeni çizgilerle iyice belirttiği çocukluk, gençlik, öğrenim yıllarının, velhasıl hayat macerasının, ülkülerinin, düşlerinin karma kişisidir.
Tahir Alangu’ya göre; “Kürk Mantolu Madonna’da azgın iştihalarını perdeleyebilen, iradesizliğini, yaşamda güçsüzlüğünü inzivada gizleyen bir kişi vardı. Kuyucaklı Yusuf’ta zaman zaman şahlanan bir aylak anlatılıyordu. Bunların hepsi yaşam acemisi, çalışma kaçağı, irâdesi zayıf kişilerdir. Güçleri kendilerini kontrole yetmez, ancak sıkıştıkları zaman harekete geçerler. Gösterişli nümâyişler yaparlar. İradenin gündelik yaşayışa verdiği ölçülü düzeni tanımazlar. Yarı aydınlar çevresinde sık sık görülen aşırı duygulu, muvazenesiz bir okuma ile yetişmiş, pasif, hülyalı genç tipini Sabahattin Ali, ayrı ayrı yönlerden ele alıyor. Yusuf, bunun taşralı yönü, Raif içe kapanık örneği, Ömer ise aydın-farfara yönüdür. Dikkate değer olan tarafı, Sabahattin Ali’nin bağlı bulunduğunu sandığımız edebî anlayışa sadık kalarak bu tipleri tenkitçi bir açıdan değil, aşikâr bir hayranlık açısından vermesidir.”
Edebiyatımızın en başarılı psikolojik anlatılarından birisidir bu öykü. Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üzerine yapılmış çözümlemeler, o kişiliğin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının tasviri, kullandığı dilin sadelik ve güzelliği, Kürk Mantolu Madonna’yı bugün de okunur, güncel kılan özellikler. Yazarın niteleyişiyle bu “uzun hikâye” bizlere zaman duygusu hissettirmede de olağanüstü başarılı. Hızlı bir tempoyla giden ilk bölüm, Raif’in gençliğini ve duygularını aynen yansıtır. Önce yabancı bir ülkeye gelmenin çekingenliğiyle geçen ağır tempo, onun aşkı bulmasıyla hızlanıverir. İkinci bölümse, kendini bu taşra kasabasına mahkûm etmiş bir insanın yaşamına, taşradaki zaman akışına uygun olarak durağanlaşır; beklenecek bir şey yoktur, değişecek bir hayat yoktur; beklenen son, ölümdür... Ve yazar, bu dingin yaşam ile sözdizimi arasındaki uyumu yakalar. Ancak böylelikledir ki, okur, o canlı, umut dolu gençliğin yerini tükenmiş, nihilist bir yaşamın almasının trajedisiyle duygudaşlık edebilir.
Öykü, klasik Yunan trajedilerinin temel bir özelliğini taşıyor. Önce bir hazırlık dönemi, ardından gelen mutluluk ve onu takip eden yıkım. Tüm bu süreç, yani mutluluğun ardından gelecek felaket, yine trajedilerin yapısına uygun olarak, öykünün çatılışı nedeniyle önceden haber verilmiştir. Zaten felaketin kaçınılmazlığının bilgisidir trajedinin etkisini artıran.
Evet, bu romanda savaşı doğrudan anlatmaz, şiddet sahnelerine yer vermez Sabahattin Ali. Ama bireylerin hayatlarına yaptığı etkiyi derinlemesine hissettirir. Raif ve Maria’nın kaderlerini kesen ve Raif’i kendi kabuğuna çekilmeye iten nedenin savaş olduğunu biliriz. Bu bilgi, Maria’nın götürüldüğü toplama kampında öldüğü haberi, yıllar sonra Ankara garında bir Alman kadının ağzından fısıldanacaktır. Öyle bir fısıldama ki boşlukları tamamlayarak hikâyeyi geriye doğru tamamlayacak, yıllar sonra bir başka yazar –Doğan Akhanlı– Madonna’nın Son Hayali romanında Maria’nın izini toplama kamplarında sürecektir.
Kürk Mantolu Madonna, asıl etkisini “son” yazısıyla birlikte gösteriyor. Ağzımızda kalan buruk bir tattır. Keşke dersiniz; keşke öyle olmasaydı, keşke savaş çıkmasaydı, keşke kızını gördüğünde donup kalmasaydı, keşke... Keşkeler sürüp gidecektir, ama hiçbir motif, Hollywood veya Yeşilçam melodramlarındaki rastlantısallıklarla benzer değildir. Evet, rastlantılar bu yaşam trajedisini belirlemiştir, ancak, bu rastlantılar bütünüyle toplumsal, siyasal, ekonomik nedenlerin üzerinde yükselir. Aslında onlar zorunluluklardır.
Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insandı, ve kuşkusuz, bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak, hiç kimse Sabahattin Ali’de çıplak bir ideolojik manipülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okurun gözüne sokmaz. Kürk Mantolu Madonna bir yandan toplum ve geleneksel aile yapısına, öte yandan savaşın akıldışılığına açık bir tavır alıştır aslında. Okur, bu hüzünlü aşka engel olan savaşa da, parlak genç öğrencinin Anadolu’nun bir kasabasına gömülmesine, yaşamdan el etek çekmesine de öfkelenmeden edemez. Oysaki, Sabahattin Ali yalnızca –üstelik bütün öykülerine göre daha dingin bir üslupta– bir yaşam anlatısı yapmaktadır. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan.