Okur yazarlık sonrası dünyada okuma uğraşı, hayata doğrudan temas eden bir beceri olarak değil, iyi olduğu varsayılan bir eylem olarak görülüyor.
Son zamanlarda en sık konuşulan, tartışılan konulardan biri de konsantrasyon becerisinin kaybı ve dikkat süreleriyle ilgili bütün ikilemler bu becerinin yokluğuna odaklanıyor. Okuryazarlık sonrası toplum, okuma ve yazma eylemlerini bütünüyle ortadan kaldırmıyor ama uzun, okunaklı metinleri, gündelik yaşamın alakasız yönlerini gözler önüne seren kısa videolarla değiştiriyor. Genel okuryazarlık oranı tarihsel açıdan hâlâ oldukça yüksek bir seviyede. Sayfalardaki mürekkepli işaretleri yorumlayarak onlara anlam kazandırmaya yarayan türden bir dikkatse şu an okuryazar bir halkın karakteri ve o karakterin ortadan kalkması halinde toplumların neler kaybedeceğini yönelik tartışmaların odağında. Fakat şikâyet etmeyi bir kenara bırakıp bu kayıp hissine karşı koymak için meseleye farklı bir açıdan bakabilmeli ve okumanın kişilik üzerindeki olumlu etkilerinin yanı sıra aşırı okumanın hangi davranış modellerini güçlendirdiğini de göz önünde bulundurmalıyız.
Yazılı kültür içinde düşünen bireyler başlarından geçen ya da tanık oldukları deneyimleri sürekli okunabilir bir forma dönüştürmeye çalışır. Okuryazarlık sonrası toplumsa paradoksal bir biçimde okuryazarlığın beraberinde getirdiği bedelleri görünmez kılar ve bu bedel, okuryazarlığın iyi yanları kadar kötü yanlarının da farkında olan ama yine de okuma uğraşından vazgeçemeyen yetkin okurlarca sezilebilir hale gelir. Okuryazarlık sonrası dönemin en temel eğilimlerinden biri okuma uğraşını salt bir iyilik olarak ele almakken kaybedilen şeylere yönelik derin farkındalığın, ağır ağır okumanın yerini aldığı da bir gerçek.
20. yüzyılda savaş sonrası dönemin en önemli kurmaca karakterlerinden biri olan ve okuma uğraşıyla fazlasıyla haşır neşir olan ajan George Smiley, aşırı okuryazar bir karakterin bütün rahatsızlıklarından muzdariptir. Casusluk Smiley’ye bir zamanlar en çok sevdiği şey olan akademik keşifleri sağlar ama bu keşiflerin farkı, kendi çıkarımlarıyla disipline edilmiş olmaları ve yalnızca insan davranışının gizemlerini çözmeye yönelmeleridir. Smiley, John le Carré’nin yazdığı ve kendisinin de baş rolü üstlendiği yedi romanda da bu felsefesine sadık kalır. İnsanların dünyasına fazla yaklaşmaz, olan biteni uzaktan izler ve gerektiğinde kendi çıkarımlarının peşine düşer. Mesela Smiley’nin İnsanları’nda KGB’nin efsanevi ajanı Karla’yı, Rus ajanların şefinin kendi kızını da ilgilendiren olağanüstü sofistike ama ahlaki açıdan şüpheli bir şantajla alt eder.
Smiley edebi bir kişilik. Alman şiiri ve felsefesine hayran ve ona uygun, edebi bir üslupla hareket eder ki, bu da kendine özgü kahramanlık anlayışında farklı bir yön olduğu anlamına gelir. Mesela Köstebek’te zamanının büyük bir kısmını arşivlerde, evrak yığınlarının arasında geçirir ve kuracağı oyunun mimarisini ince ince inşa eder.
Le Carré’nin karmaşık olay örgülerindeki entrikaların çoğu -özellikle de Soğuktan Gelen Casus’ta kurguladığı aldatma oyunu- kurmacanın kendi içinde şekillenir ve böylece kurmaca, henüz biçim kazanmamış olan sözü kendi mekanik zorunluluklarına boyun eğdirir. Bu romanlarda okurun dikkatini yoğunlaştıracağı kısımlar, hız, yönlendirme ve anlatının kendisi gerçek dünyada belli bir yere sahip olmasa da ajanların dünyasında her birinin yakın bir karşılığı bulunur. Casus, insan davranışlarını gözetim altında tutarak nihai kontrolü eline almalı, ortada bir karmaşa varsa da o karmaşayı anlaşılır bir hale getirmelidir. İstenmeyen unsurlar ortadan kaldırılır, etrafa saçılan iplikler bir araya getirilip derli toplu bir bütün oluşturulur. Smiley’nin insan doğasının sonucu olan ikilemlere yaratıcı birer çözüm bulma arayışı, kelimelerle ve labirenti andıran sistemleri birbirine eklemler. Bu da yetkin bir okuryazarın zihninin dünyayla kurduğu ilişkiyi yansıtır: gerçeklik yargıya dönüştürülmek isteniyorsa bu ancak uzaktan izlemekle, dikkatli bir gözlemle mümkündür.
Zekice tasarlanmış olan şık komploların hizmetkârı Smiley, insan davranışlarını tahmin etmede ne denli iyiyse duygusal açıdan da o kadar uzlaşmacıdır. MI6’nın yeni nesil sağ kolu Peter Guillam, Smiley’nin bir önceki kuşağından gelen yaşlı MI6 başkanı Control ve gizli servisin olağanüstü işler ortaya koyan zeki arşivcisi Connie Sachs, Smiley’nin yakın arkadaşları olsalar da arkadaştan çok daha fazlasıdır. Öte yandan karısı sürekli Smiley’yi aldatır, Smiley sürekli karısını affeder – ta ki bu işi sonlandırmaya karar verene kadar. Nihayetinde Smiley’nin elinden gelen tek şey, “insan davranışlarının gizemlerini çözmeye yönelik akademik araştırmalardır.” Gerçek hayat ve kendisine en yakın insanlarsa onun için bir gizem olarak kalmaya devam eder.
Tıpkı kurguda olduğu gibi casuslukta da her yol mubahtır – ne kadar çirkin ve kirli olursa olsun. Yazarın olay örgüsünü icra ediş biçimi ne denli mükemmelse okur da bir o kadar affedicidir. Okur hem romancının karakterlere yüklediği kimi can sıkıcı detayları affeder hem de romancının kendi karakterinden gelen kusurları. Fakat Smiley’nin bu gizli dünyayı manipüle etmek için kullandığı araçlar, onun kişiliğinde derin bir kopuşa neden olur. Casusluk eylemleri hesaplı çarpıtmaları gündelik bir ezber haline getirirken casus da böyle bir hayatın kendine özgü bedellerini öder.
Modernist romancıların büyük bir kısmı, Viktorya dönemi romanlarının katmanlar halinde açılan kapsamlı gerçekçiliğini disiplin altına almaya çalıştılar ve bunu yaparken de potansiyel risklerin gayet farkındaydılar. Mesela E.M. Forster’ın Manzaralı Oda romanında George, Lucy Cavendish’in nişanlısı Cecil’i, “kitap ya da resim gibi şeylerle uğraştığı sürece hiç kimse açısından bir sorun yaratmayan ama insanlar söz konusu olduğunda öldürücü hale gelen bir tür” olarak tanımlar. Romandaki dramatik gerilim tam bu odak üzerinde yükselir. Eğer kesinlik ve ayırt etme yetisi gerçek insan karşılaşmalarının karmaşasından kaçmak için kullanılıyorsa estetik incelik ahlaki zayıflıkla sonuçlanabilir. Üslup bakımından son derece yetkin bir yazar olmasına ve dünya çapında ticari bir başarı elde etmesine rağmen kendini sürekli izinden yürüdüğü atalarıyla karşılaştıran ve yetersizlik duygusundan muzdarip olan Robert Louis Stevenson, İskoçya kıyı şeridindeki ilk deniz fenerlerini inşa eden adamlara kıyasla kitapların kendi çapında iyi nesneler olduğunu ancak hayatın yerine geçmeye yetmeyecek denli cansız olduklarını belirtir.
Okuryazarlık sonrası bir dünyada edebî referansların artması ve daha sık dolaşıma girmesi şaşırtıcı değil çünkü artık bir zamanlar taşıdıkları yükten azadeler. Üstelik belirsiz referanslar artık çok daha iyi tolere ediliyor. Kültürel okuryazarlığın azalması ve sanat eserlerinin birbiriyle olan mekânsal ve zamansal bağını sezme yetisinin kaybolmasıysa referansla argüman arasındaki nedenselliği irdelemek için gerekli olan iç disiplini aşındırıyor. Ve şu an bu eğilimi hızlandıran en önemli etken yapay zekâ teknolojisinde kullanılan büyük dil modellerinin sunduğu, doğrudan argümana eklenmeye hazır, insan eli değmemiş parlak açıklamalar. Bu süreç, okuryazarlık sonrası dünyanın gelişini bir felaket olarak gören ve yayınlarında sık sık bu durumu eleştiren yazılar yayımlayan dergilerde bile artık açık bir biçimde görülüyor. Okuryazarlığın sona erdiğinden yakınmak biraz kuru gürültüden ibaret çünkü gerçek okuryazarlık yalnızca kitaplarla değil, aynı zamanda müzikle ve görsel sanatlarla da ilgili. Zira bu sanatlar sözün yeniden biçimlendirildiği ve kimi zaman da mükemmelleştirildiği alanlar. Evet, kelimeler güçlü, hem de çok güçlü. Ancak olup bitenlerin ötesini görebilecek denli engin bir hayal gücüne sahip yazarlar tarafından kullanılmazlarsa bu güçlerini yitirirler ve onlardan geriye hiçbir şey kalmaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan


.jpg)



