Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Kasım 2026

Kültür Sanat

İyi Roman Yazarını Unutturur mu?

Eser Kuru

Paylaş

0

0


Kelimeyi bulamadığınızda aslında ne söylemek istediğinizi henüz tam bilmiyorsunuzdur, aradıkça, kazıdıkça öğrenirsiniz. Makine o boşluğu bir saniyede doldurduğunda kelimeyle birlikte bu öğrenmeyi de kaçırma ihtimalimiz var. Bence sorun makinenin yazması değil, bizim aramaktan vazgeçmeye dünden razı olmamız.

21 Eylül’de Fransa’da 38 yaşındaki Thélyson Orélien’in ilk romanı Prix du Roman Fnac’ı kazandı. Kısa süre sonra X’te anonim bir hesap, kitabın neredeyse tamamen yapay zekâyla yazıldığını iddia etti ve bir tespit aracının sonuçlarını paylaştı. Orélien suçlamayı kesin bir dille reddetti, romana 2017'de başladığını söyledi. Yayıncısı Grasset de iddiaları kötü niyetli bulduğunu açıkladı. Birkaç gün sonra yazarın eski yazılarıyla ilgili intihal iddiaları ortaya çıktı ve Goncourt Akademisi iki iddiayı birlikte gerekçe göstererek romanı ödül listesinden çıkardı. Ekimde Kanadalı yayıncısı Boréal, taslak dosyaların üst verisinde yapay zekâ izleri bulduğunu açıkladı ve yazarla yollarını ayırdı. Makinenin metne ne kadar karıştığını ise bilmediğini kabul etti. Orélien eski intihallerini kabul ediyor, yapay zekâyı ise hâlâ inkâr ediyor. Tartışma büyüdükçe roman da sattı, Fransa’daki satışlar 65 bini buldu. İntihal ayrı bir mesele, tespit araçlarının ne kadar güvenilir olduğu da öyle. Benim aklımaysa başka bir soru takıldı. Diyelim ki makine bu romanın önemli bir kısmını gerçekten yazdı. Bu, romanı bir anda vasat, ruhsuz, soğuk bir metne mi çevirir?

Bu soruyla uğraşırken aklıma Jorge Luis Borges'in 1939'da yazdığı bir öykü geldi. “Don Kişot'un Yazarı Pierre Menard” adlı öyküde Fransız bir yazar, Don Kişot'u kopyalamadan, kelimesi kelimesine yeniden yazmaya girişir. Ortaya çıkan birkaç bölüm Cervantes'inkiyle harfi harfine aynıdır. Anlatıcı yine de Menard'ın metnini çok daha zengin bulur, çünkü ona göre aynı cümleyi on yedinci yüzyılda eski bir İspanyol askerin yazmasıyla yirminci yüzyılda bir Fransız entelektüelin yazması aynı şey değildir. Borges bunu bir şaka olarak yazmıştı elbette. Bugün o kadar komik gelmiyor.

Yapay zekâyla birlikte yazarın yazmaktan çok seçen birine, bir tür küratöre dönüştüğünü sık sık duyuyoruz. Doğru bir gözlem, ama eksik gibi. Edebiyat bunu çoktandır yapıyor.

Yirminci yüzyılın en ünlü şiirlerinden Çorak Ülke buna iyi bir örnek. T.S. Eliot şiirin uzun ve dağınık taslağını 1922'de arkadaşı şair Ezra Pound'a verdi. Pound kalemi eline aldı, beğenmediği bölümleri acımadan çizdi. Şiir onun elinden neredeyse yarı yarıya kısalmış olarak çıktı. Bugün okuduğumuz Çorak Ülke biraz Eliot'ın, biraz da Pound'un silgisinin eseri.

Sanatta da benzer bir hikâye var. Marcel Duchamp 1917'de New York'ta bir sergiye, üzerine takma bir adla imza atılmış sıradan bir pisuar gönderdi. Ortalık karıştı. Eseri savunan bir dergi yazısı, sanatçının o nesneyi kendi eliyle yapıp yapmamasının hiç önemli olmadığını, önemli olanın onu seçmesi olduğunu söylüyordu.

Seçerek üretmek yeni bir şey değil. Ama bugün seçtiğimiz şeyin kaynağı değişti. Pound'un önünde Eliot'ın kendi yazdığı dizeler vardı. Bizim önümüzde ise makinenin bizim için hazırladığı seçenekler var. Üstelik bu seçenekler rastgele değil. Dil modeli milyarlarca metinden öğrendiği olasılıklara göre çalışıyor, bu yüzden önümüze çoğunlukla en sık kullanılmış kelimeler, en tanıdık imgeler düşüyor. Makinenin sunduğu on başlangıç cümlesi on farklı kapı gibi görünüyor ama çoğu aynı koridora açılıyor.

Makineye haksızlık da etmek istemem. Doğru soruyu sormak başlı başına bir zanaat. İyi bir prompt yazmak, tanığa soru sormaya benziyor. Soruyu yanlış soran avukat, en dürüst tanıktan bile işe yarar bir cevap alamaz. Makineden hep aynı koridoru alan biri belki de hep aynı soruyu soruyordur. Soruyu değiştirdiğinizde cevabın da değiştiğini bu araçlarla mesaisi olan herkes görmüştür. Bazen insanı şaşırtacak kadar değişir.

Yine de seçen insan fikrinin karanlık bir tarafı var. Her gün aynı menüye bakan biri bir süre sonra listede olmayan yemeği istemeyi unutur. Zevkimiz önümüze konana göre şekillenir. Yazar için de durum farklı değil. Makinenin aklına gelmeyen cümleyi aramayı bıraktığı gün, seçtiği cümle ne kadar iyi olursa olsun kendi sesinden uzaklaşıp bir ortalamaya yaklaşmış olur. Oysa edebiyat tarihine bakınca hep ortalamadan sapanları hatırlıyoruz. Faulkner'ın soluk aldırmayan cümleleri ya da Oğuz Atay'ın kendi kendine laf yetiştiren anlatıcıları hiçbir olasılık hesabında ilk sıraya çıkmazdı. Sait Faik'in yarım kalmış gibi duran öykü sonlarını da buna ekleyebiliriz.

Küratörlük tek başına yazarı kurtarmıyor. Asıl mesele seçimin nereden geldiği. Beğendiğiniz bir cümleyi alıp kullanmakla, ne aradığınızı bildiğiniz için uymayanları elinizin tersiyle itmek aynı şey değil. Birinde makine size ne istediğinizi söylüyor, ötekinde siz ona ne istemediğinizi gösteriyorsunuz. Bu çağda yazarı yazar yapan şeyin “hayır, bu değil” diyebilme inadı olduğunu düşünüyorum, özellikle de önünüzdeki seçenek kusursuz göründüğünde.

Doğru kelimeyi bulamamak da işin parçası. Gustave Flaubert, Madame Bovary üzerinde çalışırken sevgilisi şair Louise Colet'ye yazdığı bir mektupta bir sayfanın bütün gününü aldığını, çoğu zaman tek bir kelime için saatlerce boğuştuğunu anlatır. Bitmiş yüz yirmi sayfa için en az beş yüz sayfa yazmıştır. Bu genelde bir eziyet olarak anlatılır. Bana öyle gelmiyor. Düşünce o sürtünmenin içinde biçim alıyor. Kelimeyi bulamadığınızda aslında ne söylemek istediğinizi henüz tam bilmiyorsunuzdur, aradıkça, kazıdıkça öğrenirsiniz. Makine o boşluğu bir saniyede doldurduğunda kelimeyle birlikte bu öğrenmeyi de kaçırma ihtimalimiz var. Bence sorun makinenin yazması değil, bizim aramaktan vazgeçmeye dünden razı olmamız.

Hukuk bu konuda edebiyattan daha az kararsız. Bizim hukukumuzda bir eserin korunması için sahibinin hususiyetini taşıması gerekir. Hususiyet, eski ve güzel bir kelime. Makinenin hususiyeti olur mu sorusuna bugünkü genel eğilim hayır diyor. Amerika'da Kris Kashtanova adlı bir sanatçının yaşadığı bunu iyi gösteriyor. Görsellerini Midjourney adlı yapay zekâ aracına ürettirdiği çizgi romanı Zarya of the Dawn önce tescil edilmişti. Amerikan Telif Hakkı Ofisi resimlerin nasıl yapıldığını öğrenince tescili daralttı. Metin ve sayfaların düzeni korundu, resimler korunmadı. Ofis 2025'teki raporunda da prompt yazmanın tek başına insanı yazar yapmaya yetmediğini söyledi. Avukat olarak bu mantığı anlıyorum ama yazar olarak içime tam sinmiyor. Yönetmen kamerayı kendisi tutmaz, yine de bizim hukukumuz onu sinema eserinin sahipleri arasında sayar. Prompt yazan herkesin yazar sayılması gerektiğini söylemiyorum. İki satırlık bir komutla çıkan metni sahiplenmek bana da fazla geliyor. Ama haftalarca uğraşan, makinenin önerdiklerini geri çeviren, yeniden soran ve sonunda aradığını bulan birinin emeğini hukukun bir gün en azından tartışacağını düşünüyorum.

Fransız düşünür Michel Foucault'nun yazar işlevi dediği şey en çok bu alanda yaşıyor. Bir metnin arkasında, gerekirse hesap verecek bir isim arıyoruz. Bu yazıyı da başta buraya bağlamayı düşünmüştüm. Okurun yazara bir tanığa güvenir gibi güvendiğini, makinenin ise hiçbir şeyin arkasında durmadığını yazacaktım. Sonra Homeros'u hatırladım.

İlyada'yı kimin yazdığını bilmiyoruz. Homeros diye biri gerçekten yaşadı mı, tek kişi miydi, yoksa kuşaklar boyunca sözlü gelenekte biriken şiirler sonradan bir isme mi bağlandı, bugün hala tartışılıyor. Buna “Homeros Sorunu” deniyor. Ortada bir imza da yok, hesap verecek biri de. Akhilleus'un öfkesi yine de binlerce yıldır anlatılıyor. Edebiyat tarihi boyunca dönüp baktığımız şey kimin yazdığı olmadı, ne yazıldığı oldu. Bir metnin değeri, üretildiği aracın menşe şahadetnamesine yani köken belgesine bakılarak ölçülmüyor.

Yazarların kendi kitapları hakkında konuşmasını da bu yüzden pek merak etmem. Bir yazar romanını anlatmak için romanından daha çok konuşuyorsa, o romanı bizim için değil, kendi zihnindeki kusursuz ve hatasız anlaşılma egosu için yazmıştır diye düşünürüm. Okuru özgür bırakmayan her açıklama ona fırlatılmış bir hakaret gibidir. Bir kitabın yapay zekayla yazılıp yazılmadığı sorusu da bana aynı türden geliyor. O da okuru sayfadan alıp sayfanın dışına, kitabın nasıl üretildiğine bakmaya çağırıyor.

Yazarın emeğini küçümsediğim sanılmasın. Yazar masadayken vardır. Makine kullansın ya da kullanmasın, cümleyi tutan da, ötekileri çöpe atan da, aramaktan vazgeçmeyen de odur. Kitap okura geçtiğinde ise geri çekilmeyi bilmesi gerekir. Fransız eleştirmen Roland Barthes 1967'de buna yazarın ölümü adını vermişti. Ona göre okurun doğabilmesi için yazarın sahneden çekilmesi gerekiyordu. Yapay zeka çağında bu fikir bana eskisinden de yerinde görünüyor.

Yazının başında andığım Borges öyküsü de yazarla değil, okurla biter. Anlatıcı, Menard'ın Don Kişot'unu övdükten sonra bize küçük bir oyun önerir, bir kitabı başka birinin yazdığını düşünerek okumayı. Bu oyunun en durgun kitapları bile bir maceraya çevirdiğini söyler. Fransa'daki tartışmanın nasıl biteceğini, Orélien hakkındaki iddiaların doğru çıkıp çıkmayacağını bilmiyorum. Bildiğim bir şey var. İyi bir roman, birkaç sayfa sonra kimin yazdığını unutturur. Unutturamayan roman ise imzası kimin olursa olsun kaybetmiştir. Homeros'un kim olduğunu bugün de bilmiyoruz. İlyada'yı yine de okuyoruz.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yaşam Nedir? Ölüm Gerçek midir? | videoKurzgesagt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

29 Ekim 2026

Brezilya Seçimlerinin Sonrası

Flávio Bolsonaro yenilmiş olabilir ama Brezilya’nın aşırı sağla mücadelesi devam etmek zorunda.  Hafta sonu Brezilya’da gerçekleştirilen seçimlerde Luiz Inácio Lula da Silva, oyların %51,8’ini aldı ve adeta sürpriz denebilecek bir çoğunlukla yeniden cumhurbaşkanlığına se..

Devamı..

Celal Güngördü: "Bir insanın yüzü, haf..

Uğur Ugan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024