Mars Vulpes, alışıldık bir polisiye kurgunun sınırlarını aşarak düşünmek ile bulmak arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor.
Çocukluk ülkesi, yetişkinlerin haritalarına asla tam olarak sığmayan, her köşesi gizemler ve sürprizlerle yüklü, kendine özgü bir ülkedir. Oranın yurttaşları bir kaldırım taşının yerinden oynadığını, bir duvarın renginin biraz daha solduğunu, bir bahçe kapısının gıcırtısının değiştiğini ilk fark edenlerdir, zira onlar dünyaya tepeden bakmaz; dünyanın çatlaklarına eğilir, o çatlakların içinden sızan ışığa ve karanlığa aynı anda tanıklık ederler.
Ne var ki bu ülkenin sınırları, yalnızca mevsimlerin dönmesiyle ya da yılların geçmesiyle çizilmez; beton yükselebilir, sermaye sokakları yeniden şekillendirebilir, bir ağacın yerini otopark, bir arsanın yerini ise rezidans alabilir. Ancak en sinsi değişim, biz bakmayı bıraktığımızda, dikkatimizi başka yöne çevirdiğimizde, kaybettiklerimizi kanıksadığımızda gelendir.

Ödüllü polisiye yazarı Suat Duman'ın Günışığı Kitaplığı'nın Gizemli Maceralar koleksiyonunda yayımlanan Mars Vulpes dizisinin ilk iki kitabı olan Kayıp Kuş Sesleri ve Sana Meydan Okuyorum, işte tam da bu sessiz dönüşümlerin ve görünmez çatlakların izini sürüyor. Bizler de Mars Vulpes ve dostlarıyla birlikte gizemlerin sisli koridorlarında dolaşırken duyulmayanı duymaya, görünmeyeni görmeye ve “Nasıl”dan önce “Neden” diye sormaya koyuluyoruz.
Mars Vulpes, alışıldık bir polisiye kurgunun sınırlarını aşarak düşünmek ile bulmak arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Mars’ın dünyasında “Bulucular” yalnızca cevabın peşinden gidenler değildir; aksine onlar düşünerek arayanlar, ararken düşünenler ve her bulgunun ardında yeni bir sorunun belirmesine izin verenlerdir. Mars ve dostları Cemil ve Güneş için de bir gizemi çözmenin belli bir formülü yoktur, olsa da kullanmaya lüzum yoktur zaten, zira onlar için düşünmek, sonuca ulaşmak için başvurulan bir araç değil, arayışın bizzat kendisidir.
Kayıp Kuş Sesleri, Mars’ın mahallesinde bir şeylerin eskisi gibi kalmayacağını hissettiren bir sessizlikle açılır: Çok sevdiği kakadu kuşları ötmüyordur artık. Bu sessizlik, Mars’ı, kendi mahallesinin giderek değişen ve tanıdıklığını yitiren yüzüyle karşı karşıya bırakırken okuru da kendi çocukluğunun kaybolan kuşlarıyla yüzleşmeye çağırır.
Yetişkinler için şehirlerin değişmesi çoğu zaman hayatın kaçınılmaz akışının bir parçasıdır. Yeni binalar yapılır, yollar genişletilir, mahalleler dönüşür ve bütün bunlar “ilerleme” sözcüğüyle açıklanır. Henüz kendini çevresinden bütünüyle ayrı bir varlık olarak görme huyuna yakalanmamış çocuk içinse, yaşadığı mahallenin hikâyesi kendi hikâyesinden ayrı kurgulanamaz. Bundan dolayıdır ki, yetişkinlerin yalnızca yeni olanı gördüğü yerde bir çocuk, gölgelerin arasında kaybolanlara da bakar. Nitekim, kimin dünyasının ne pahasına değiştiği sorusunun cevabı da orada saklıdır. Mars ve dostları da işte tam olarak bu cevabın peşindedir.
Dizinin ikinci kitabı olan Sana Meydan Okuyorum, Mars’ın sorgulayıcı bakışını bu kez ona anlatılan hikâyelere, daha doğrusu, bu hikâyeler anlatılırken geride bırakılanlara yöneltiyor. Çünkü Mars için asıl mesele, önüne konan seçeneklerden birini seçmek değil; o seçeneklerin neden orada olduğunu ve neleri dışarıda bıraktığını sorgulamak. Kitabın interaktif yapısı ise Mars’ın bu bakışını doğrudan okura devrediyor. İster çocuk ister yetişkin olsun, her yaştan okur bu kez hikâyenin kıyısında duran bir gözlemleyici olmaktan sıyrılıp anlatının izini süren ve önüne konan cevapların ardındaki soruları arayan bir takım arkadaşı hâline geliyor.
Okuru da kendi dünyasının bir Bulucusuna dönüştüren bu yaklaşım, merakın peşinden gitmek için özel bir zamana ya da yere ihtiyaç olmadığını, bazen yalnızca bakışımızı değiştirmenin, bildiğimizi sandığımız dünyayı yeniden kurmaya yeteceğini hatırlatıyor. Suat Duman, yalın ve akıcı anlatımıyla gizemi gündelik hayatın içine yerleştirirken, yer yer şiirsel bir dile yaslanarak çocukluğun dünyaya bakışındaki o canlılığı korumayı da ihmal etmiyor. Mars Vulpes’in dili, kolayca okunan ama geçip gitmeyen; küçük ayrıntılara, sessizliklere ve sezgilere yer açan bir anlatı kuruyor. Bu anlatının içinde, herkesin geçip gittiği yerlerde durup bakmayı bilenler için her sokak bir hikâyeyi, her suskunluk bir soruyu, her çatlak ise bir kapıyı andırıyor. Eh, bize de kapıyı tıklatmak, içeriye şöyle bir göz atmak ve kim bilir, belki de kendi gizemimizin peşine düşmek kalıyor.

.gif)






