Bu aşamada özellikle bir uyarı yapmalıyız: öğrencileri tabi tuttuğumuz testler gerçek anlamda bir eğitim olmadığı gibi PISA da bir okul değil.
Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISA) 2025 yılı raporu 8 Eylül’de yayınlandı ve yayınlanır yayınlanmaz da sayısız yoruma, karşılaştırmaya hatta sınıflandırmaya neden oldu. Fransa sıralamada geriye düşerken bazı ülkeler ilerledi, bazılarıysa kendi konumu korudu. Ve her zamanki gibi konuşulan tek konu yine sıralamalar oldu.
Bahsettiğimiz sıralamaların belirli faydaları yok değil ama çok daha önemli bir soruyu gölgede bırakma olasılıkları her zaman var: Okulda geçirdiğimiz yıllara nasıl bir anlam yüklüyoruz?
Eskiden eğitim alanındaki ilerlemelerin ölçülmesi, bugüne nazaran çok daha basitti. Öğrenci sayılarını, eğitim süresini ve alınan diplomaları ölçüt olarak alıyor ve elde ettiğimiz rakamlarla, grafiklerle tatmin oluyorduk. Ve elbette bu tarz bir yaklaşımı benimsemek için gayet geçerli sebeplerimiz vardı. Zira temel eğitim süresinin artması ve demokratikleşerek herkes için erişilebilir hale gelmesi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli toplumsal dönüşümlerinden biriydi.
Fakat çocukların büyük bir kısmının okula devam etmesiyle birlikte sorun daha farklı bir boyuta taşındı. Artık bir çocuğun eğitim sistemine ne kadar süreyle dahil olacağını bilmek yetmiyor. Şu an karşı karşıya olduğumuz mesele, eğitimle geçen onca yılda neler yaptığımız ve geçen bu sürenin bizi nasıl dönüştürdüğünü anlama meselesi.
Sıralamaların ötesine geçmek ve gidişatı gözlemlemek
PISA 2025 sonuçları bu soruya yeni bir boyut kazandırdı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) üyesi ülkelerin değerlendirmeye konu olan üç temel alandaki ortalama öğrenci performansı, PISA’nın başlangıcından beri kaydedilen en düşük seviyede. 2015 ve 2025 yılları arasına baktığımızda matematik alanında 22 puanlık, okuduğunu anlama becerisindeyse 28 puanlık bir düşüş olduğunu görüyoruz. 2022 yılında, 15 yaşındaki öğrencilerin %16’sı bu üç temel alanda başarısız olurken 2025 yaşında söz konusu oran %20’ye yükselmiş durumda.
Fransa fen bilimlerinde 483 puanla OECD ortalamasının (482) üzerine çıkarken okuduğunu anlama ve matematik alanlarında ortalamanın biraz altında kaldı. Fakat burada asıl dikkat çekici olan, ülkenin genel sıralamadaki yerinden ziyade öğrencilerde gözlemlenen düşüş eğilimi: 2022 yılından beri öğrenciler okuduğunu anlama alanında 18, matematikteyse 16 puan aşağıya düştü.
Peki bunca sırlamadan ne öğreniyoruz? Yirmi beşinci, yirmi yedinci ya da otuzuncu sırada olduğumuzu bilince nereden geldiğimizi, hangi yöne ilerlediğimizi ve hangi öğrencilerin ilerleyip hangilerinin gerilediğini öğrenmiş oluyor muyuz?
Bu sorular karşısında Strateji ve Planlama Yüksek Komiserliği’nin Fransa’daki eğitim düzeyi hakkında hazırladığı son raporu düşünmemek mümkün değil. Fransa’da eğitim alanında ciddi bir eşitsizlik var ama karşılaşılan zorluklar yalnızca dezavantajlı gruplarla ilgili değil, kimi alanlarda en başarılı öğrencileri bile etkileyen bir durum söz konusu.
Halihazırda gördüğümüz eşitsizlik sorununa bir de -özellikle matematik ve fen bilimlerinde- genel eğitim düzeyinin yetersiz olması meselesi ekleniyor. Kısacası yalnızca ortalamalara bakmak yeterli olmadığı gibi yalnızca eğitimdeki eşitsizliği ön plana alıp bahane olarak kullanmak da yeterli değil.
Eğitimi yaygınlaştırmak, eğitimi demokratikleştirmek anlamına gelmez
Fransa, eğitime erişimin büyük ölçüde yaygınlaştığı bir ülke. Bu, hafife alınmaması gereken tarihi bir başarı. Ne var ki erişimin neredeyse bütün nüfusu kapsar hale gelmesi, bu ölçüde bir demokratikleşmenin nitelik açısından ne durumda olduğunu düşündürüyor. Artık mesele yalnızca kimin okula gittiği değil, okulda ne öğretildiği ve öğrencilerden kaçının öğretilenleri öğrenebildiği.
Uzun vadeli verilere bakılırsa 1990’lı yıllara kadar ülkeler eğitim düzeyi açısından birbirini yakaladı ama bu eşitlenmenin ardından eğitim düzeyleri birbirinden yine uzaklaştı ve 2000 yılından bu yana bütün ülkelerde eğitim kalitesi gözle görülür bir biçimde düştü. Dolayısıyla PISA 2025 bu hikâyenin sonu olmaktan ziyade, mevcut bakış açısının değişmesi gerektiğini gösteren önemli ölçütlerden biri.
Bu perspektif, eğitimdeki eşitsizliğe farklı bir gözle bakmayı da mümkün kılıyor. Belli başlı becerilerde gelişme kaydedilmediğinde bundan sadece bireyler değil, toplum da etkileniyor ve kolektif beşeri sermayenin bir bölümü hiçbir zaman oluşmuyor.
Fransa’yla ilgili simülasyonlarımız, 1970’li yılların sonlarında eğitim eşitsizliklerini azaltmaya yönelik etkili bir politika hayata geçirilmiş olsaydı ekonomik büyümenin yaklaşık %0,5 daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.
Daha fazla harcama çözüm değil
Maddi kaynak meselesini elbette göz ardı edemeyiz ama Yüksek Komiserlik, Fransa’daki eğitim sisteminin zayıf noktalarına dikkat çekiyor: İlkokul düzeyine ayrılan bütçenin kısıtlı olması, Avrupa ölçütlerine göre öğretmen başına düşen öğrenci sayısının fazlalığı, öğretmen istihdamında giderek artan zorluklar. Kaynaklar önemli ama her şeyin sorumlusu değil.
PISA 2025 uygulanan eğitim politikalarının ve kaynak dağılımının yerindeliğinin, öğrenci başına harcama düzeyine kıyasla daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. Yani daha fazla harcamak yetmez, aslolan uygulanabilir eğitim politikaları oluşturmak ve bu doğrultuda uzun vadeli yatırım yapmak.
Fakat eğitime ayrılan her bir euro ile fiilen edinilen bilgi arasında koskoca bir uçurum var: öğretmenler, öğrenciler, aileler, müfredat, pedagojik uygulamalar, okullar, kurumlar ve zaman. Maddi kaynaklar kendiliğinden mekanik olarak sonuç üretmiyor, bütün bunların bir araya getirilmesi ve kapasiteye dönüştürülmesi olmazsa olmaz bir gereklilik.
Bu da akla nadiren sorulan bir soruyu getiriyor: Öğrenciler öğreniyor, peki ya eğitim sistemleri? Onlar da mevcut uygulamalardan bir şeyler öğreniyor ve kendini bu doğrultuda yeniliyor mu? Nihayetinde unutmayalım ki, eğitim alanında yapılan reformlar illa beklenen sonuçları verecek diye bir kaide yok, aksine kötü sonuçlar da ortaya çıkabilir. Üstelik çok fazla reform, önceden yapılmış olan çoğu reformun olumlu etkilerini yok edebilir. Herhangi bir uygulama bağlamına göre işlevsel olurken başka bir bağlamda olmayabilir. Kimi mekanizmaların düzeltilmesi, derinleştirilmesi, bazen de terk edilmesi gerekir. Bu nedenle eğitim politikası demek, aynı zamanda kolektif bir gözlem, deney, ölçüm, düzeltme ve öğrenme kapasitesi demektir.
Bu açıdan bakıldığında uluslararası düzeyde yapılan karşılaştırmalar bize neyi kopyalayacağımızı göstermekten ziyade, çok daha nitelikli sorular sormamızı sağladığı ölçüde değerlidir.
Ve ardından sıra yapay zekâya geldi
Ele aldığımız mesele, yapay zekânın varlığında çok daha farklı bir boyut kazanıyor. Artık bir öğrenci, öğretmenin kendisinden talep ettiği çeviriyi, özeti, soru çözümünü ya da etkileyici bir kompozisyonu, herhangi bir emek harcamadan saniyeler içinde elde edebiliyor.
Buradan en temel bilgi ve becerilerin dahi önemini yitirdiği sonucuna varabiliriz. PISA sonuçlarıysa okumaya duyulan ihtiyacın azalmasıyla birlikte okuma-anlama süreçlerinde ciddi eksikler baş gösterdiğini ve tam da bilgiyle çevrelendiğimiz bir dönemde aslında tam olarak bu becerilere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor: Önümüze gelen bilgiyi değerlendirmek, birden çok kaynağı birbiriyle karşılaştırmak, yorum yapmak ve eleştirel bir muhakeme kurmak.
21. yüzyılın beşeri sermayesi artık bir kez edinilip sonrasında her daim geçerli olacak bir bilgi birikimi olarak tasavvur edilemeyecek. Çok daha temele inmesi ve adeta sıfırdan başlaması gerekiyor: Öğrenmeyi öğrenmek. Yani erken yaşlarda alınan eğitim, gelecekte mevcut bilgilerin gözden geçirilmesini, insanın kendini yetiştirmesini ve yaşam boyu çevresine adapte olmasını mümkün kıldığı için hâlâ vazgeçilmezliğini koruyor.
Sınıflandırma yapmak için değil, anlamak için ölçmek
Bu aşamada özellikle bir uyarı yapmalıyız: öğrencileri tabi tuttuğumuz testler gerçek anlamda bir eğitim olmadığı gibi PISA da bir okul değil. Hiçbir somut gösterge, bir çocuğun büyüme sürecinde öğrendiği her şeyi bize özetleyemez. Veriler aldığımız kararlara ışık tutabilir ama aynı veriler kolektif olarak neyi aktarmak ya da neyi dönüştürmek istediğimizi bizim yerimize belirleyemez.
Dolayısıyla PISA 2025 sonuçlarını kaçınılmaz bir çöküşün habercisi olarak okumak hatalı bir tutum. Üstelik bazı ülkelerin gidişatı çok daha olumlu. Mesela İngiltere ve Türkiye, her yıl fen bilimleri alanında biraz daha ilerliyor.
Kuşkusuz olduğu gibi alıp da kopyalayacağımız bir model yok. İstediğimiz kadar geçmişe bakalım, tarih bize hazır bir reçete sunmuyor. Daha ziyade ne gibi olanaklarımız olduğunu gösteriyor.
Eğitime ne kadar bütçe ayırdığımızı, kaç öğrencinin başarılı olduğunu, hangi ülkenin ilerleyip hangisinin gerilediğini soruyoruz. Bunların hepsi meşru sorular. Fakat hepsi şu sorudan sonra geliyor: Tabi olduğumuz eğitim sistemi aslında bize neler kazandırıyor?
Öğrenme sayesinde mevcut zamanımızı bilgiye, beceriye, uyum kapasitesine ve nihayetinde de bunların hepsini kolektif olanaklara dönüştürebiliyor muyuz? İşte ölçmemiz gereken şey bu. Nihayetinde asıl maksadımız eğitimi rakamlara indirgemek değil, mümkün mertebe ilerleme yanılsamasından kurtulup gerçeği görmek olmalı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan







