Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ekim 2026

Edebiyat

Dicle’nin Sandalı: Bir Kıyıdan Öbürüne Ne Taşınır?

Adalet Çavdar

Paylaş

0

0


“Dünya çeşitli coğrafyalarda akan birçok ırmaktan ibarettir Yuhanna. Çeviri o ırmakları birbirine bağlar. Doğuyla batı, ölümle yaşam, Tanrıyla insan, bâki ile fâni, mutlak ile değişken arasında bir köprü gerekir, çeviri o köprüdür. Bak şu sandala, iki yaka arasında gidip geliyor. Yuhanna, çeviri Dicle’nin sandalıdır.”

Dilin kıymetini en iyi, bir kelimenin yeri değişince bütün cümlenin başka bir şey söylemeye başladığını görünce anlıyorum. İşim başkalarının cümleleriyle çalışmak, bir yazarın tam olarak ne demek istediğini bulmaya uğraşmak. O yüzden bir dili yaşatanın sözlüklerden çok onu konuşan, okuyan, yazan insanlar olduğuna inanıyorum. Nazan Bekiroğlu’nun Dicle’nin Sandalı da biraz bunu anlatıyor. Romanın anlatıcısı Yuhanna bir Süryani. Mezuniyet sınavında hocaları, bir devletleri hiç olmadığı hâlde dillerinin nasıl unutulmadığını sorduğunda cevabı kısa: “Ülkemiz dilimizdir bizim.” Dillerin nasıl unutulduğunu da aynı sınavda söylüyor: “Okuyanı ve yazanı kalmazsa alfabeler ve diller de unutulur, yok olur.” Yuhanna’nın onuncu yüzyıl Bağdat’ı bize uzak bir yer de değil; romanın ilk sayfalarında şehrin taş köprüsü için Diyarbekirli taş ustalarının yıllarca Bağdat’ta ağırlandığını okuyoruz.

Roman Timaş Yayınları’ndan, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. 1957’de Trabzon’da doğan Bekiroğlu, Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı; kitaptaki kısa biyografisinin deyişiyle “Halide Edip’le doktor, Nigâr Hanım’la doçent” oldu, bugün emekli profesör. Kitaptaki eser listesi Nun Masalları’yla (1997) açılıp Mihrican Fırtınası’yla (2024) kapanıyor.

Hikâye 22 Mayıs 918’de başlıyor. Yuhanna on sekiz yaşında, Beytü’l Hikme’nin öğrencisi; çevirmenleriyle tanınan bir Süryani sülalesinin dördüncü kuşağı. Süryanice rüya görüyor, Arapça konuşuyor, kendi deyişiyle Grekçe ağlayıp Pehlevice gülüyor. Romanın ilk sayfasında okuldan koşarcasına çıkıyor, yüzünde geniş bir sırıtma, bir daha dönmemeye kararlı. Gece ödevinin başında uyuyakalmış, rüyasında İsa’nın göğsüne asılan yaftayı üç dilde görmüş ve hiçbirini anlamamış. Hiçbir şey tam olarak çevrilemiyorsa çevirinin ne anlamı var? Ona göre çeviri artık şan ve para getiren basit bir meslek, “köprü değil fitne”.

Dönüşüm aynı gün, Dicle Köprüsü’nde geliyor. Şehlâ gözlü bir gezgin ona Alâaddin’in cinini soruyor: Cin karşısına çıkıp dileğini sorsa ne isterdi? Yuhanna’ya tek dilek yetiyor, dünyanın bütün dillerini anlamak. Gezgin ona pazarda bir salkım üzüm almak için bildiği dilleri tek tek denediğini, sonunda eliyle işaret ederek anlaştığını anlatıyor. Ardından epigraftaki sözler geliyor; gezgine göre çevirmek mükemmel olmak değil, “yaklaşmaya cesaret etmek”. Bir de şunu ekliyor: “Gayesi olmayan yeteneğin tadı yoktur.” Yuhanna yeteneğinin gayesini orada, köprünün üstünde buluyor ve kararından dönüyor. O akşam sofrada babası “Yuhanna, yıkan tarafta olma” diyor, o da “Olmam baba” diye cevap veriyor. Romanın geri kalanı bu sözün sınavı.

Dört yıl sonra, 26 Mart 922’de Yuhanna Beytü’l Hikme’den üstün dereceyle mezun oluyor. Sınavda ona Aristoteles’in empátheia kelimesini soruyorlar. Yuhanna bu kelimenin zamanla yeni bir anlam kazanacağını, bir başka canlının acısını kendi içinde duymak demeye varacağını öngörüyor. Aynı akşam köprüde Hallâc-ı Mansur idam ediliyor.

“Tehlikeli olan buydu, onun haklı olma ihtimali. Dicle kıyısında bir meczup olsa, Hallâc’a kimse dokunmazdı. Bu kıskanç öfkenin sebebi kalabalığın Tanrı’yı çok sevmesi değil, kimsenin Tanrı’yı bu kadar çok sevmeye hakkı olmadığına inanmasındandı. Çünkü Hallâc’ın varlığı hepsinin hakikat tekeline karşı bir tehdit haline gelmişti.” (Sayfa 76)

Bu sahnenin ağırlığı dört yıl önceki küçük bir andan geliyor. Hallâc’ı tutuklayıp Bağdat’a getirdikleri akşam kalabalıkta Yuhanna’nın ekmeği yere düşmüş, onu yerden alıp “Al!” diye uzatan Hallâc olmuştu. Şimdi direğe asılan bedenin elleri kesik, ama Yuhanna’ya hâlâ ekmek uzatıyormuş gibi geliyor. Taş atanların arasında çocukluk arkadaşı var; Beytü’l Hikme’nin kapıcısı iki eliyle bir kaya parçası kaldırıyor. Hallâc’ın bağlılarından bir kadın, taş atan bir çocuğa yalvarıyor: “Yapma! Taşı atma!” Kalabalıkta Müslüman da var, Yahudi haham da, Hristiyan keşiş de; birbirinin dilini anlamayan insanlar nefretin dilinde anlaşıyor. Yuhanna buna “kinin kardeşliği” diyor. Direğin üstündeki adamsa cellâdına “sen benden razı, ben senden razı” diyor.

Girişte bir kelimenin yeri değişince cümlenin başka bir şey söylediğini yazmıştım. Romanda bir kelimenin anlamı bir günün içinde değişiyor. Sabah sınavda empátheia’ya yeni bir anlam biçen Yuhanna, akşam taşlar arasında o anlamı geri alıyor; insanlığın lügatinde öyle bir empátheia yokmuş. Yuhanna ne taş atıyor ne bağırıyor, yine de kendini “vukuatın faili, mefulü, şahidi” sayıyor. Tanık olan da kalabalığa dahil. O gece burnu kendi bedeninden geliyormuş gibi duyduğu bir ceset kokusuyla doluyor, ardından kırk gün yataktan kalkamıyor.

Onu yataktan kaldıran bir sabah Dicle kıyısında oynayan dört çocuk oluyor. Biri Farsça bir ezgi söylüyor, biri Yunanca bir tekerleme, ikisi aynı nakaratı biri Arapça biri Süryanice tekrarlıyor. Diller ayrı; Babil’de dağılan dünya bu dört çocukta da var. Ama nakarata gelince hepsi kendi etrafında dönüyor, taşları birbirine vurarak aynı ritmi tutuyor ve oyun bozulmuyor. Romanın bütün derdi bence bu küçük sahneye sığıyor. Hallâc’ı onunla aynı dili konuşanlar öldürmüştü; bu çocuklar ayrı dillerde konuşup aynı oyunda kalabiliyor.

Köprüdeki gezginin Prens Umman olduğunu sonradan öğreniyoruz. Annesi Abbasi, babası Emevi soyundan geldiği için tahta çıkma ihtimali olmayan bir prens bu. Homeros’un İlyada’sını Arapçaya çevirmiş ama kendi adıyla meclislerde okuyamayacağını biliyor; çevirinin başına Yuhanna’nın adı yazılacak. Prens’in kız kardeşi Vellâde metni temize çekiyor, Prens’e canından çok bağlı sandalcısı Bedir ise hep bir adım geride bekliyor. Yuhanna’nın yolu oradan, bir falcının sözüyle Babil’e, ilk dili arayan küçük bir topluluğa ve Samira’ya uzanıyor. Kimsenin okuyamadığı siyah bir taş levhayla dönüyor ve onu çözmek için bir yıl istiyor.

Sonra Halife’ye karşı ayaklanan Türk komutanın ordusu Bağdat’a giriyor, arkasından yağmacılar geliyor ve şehir yanıyor. Bedir’in sadakati o gece en ağır sınavını veriyor. Prens, Vellâde ve Yuhanna tek kişilik bir saltanat sandalıyla kaçıyor ama sandal ağır, batmak üzere. Hanedan armasını, gölgeliği, minderleri, yelkeni, dümeni söküp atıyorlar; sandal yine yüzmüyor. Sonunda geriye iki kıymetli yük kalıyor ve birinin suya bırakılması gerekiyor. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Romanın en iyi kurulmuş metaforu bu sandal. Romanda yazma da gelin de Hallâc da bir Dicle sandalıyla taşınıyor; kaçış gecesinde ise sandal ancak bir şeyi bırakınca yüzüyor. 

Kaçıştan sonra Yuhanna Dicle’ye kırılıyor. İlyada’daki Karamenderes, yatağı cesetlerle dolunca taşıp savaşa katılmıştı; Dicle ise Bağdat yanarken bir damla su esirgemiş, yönünce sakin sakin akmış. Sonra Yuhanna kıyıda yassı bir kayanın üstünden suya eğiliyor ve suyun aynasında Bağdat’ın geçmişini görüyor: Mansur’un şehrin ilk taşını koyduğu günü, Hallâc’ın direğe çekilişini, alev alan kütüphaneleri, nemli kile ilk çentikleri açan rahipleri, hepsini iç içe. Vardığı sonuç romanın en önemli düşüncelerinden biri: “Bağdat Dicle’yi değil, Dicle Bağdat’ı seyretmişti.” Karamenderes bir anı değiştirmiş; Dicle ise gelecekte biri bu suya baksın ve olanı anlasın diye her şeyi hafızasında tutmuş. Beytü’l Hikme yanmış ama Yuhanna’ya göre hikmet Dicle’nin hafızasında kalmış.

Romanın kuruluşunda en sevdiğim şey ise bir fiil. Beytü’l Hikme’nin ilk katında küçük çocuklara Arapça “yazmak” fiili çektiriliyor: yazdım, yazıyorum, yazacağım. Yıllar sonra Prens, Vellâde ve Yuhanna’nın yolu Endülüs’e düşüyor; Kurtuba’da kurulan Diller Bahçesi’nde Yuhanna öğretmen oluyor ve ilk Latince dersini aynı fiille açıyor. Ders bitince küçük bir kız kapıda duruyor ve soruyor: “Efendim, yarın yine anlatacak mısınız?” Bütün o kayıplardan sonra Yuhanna’ya yeniden bir gaye veren, bu basit soru oluyor.

Bu romanı bugün okurken Hallâc'ın köprüsünden uzaklaşmak zor. Biz de birbirimizin dilini konuşup birbirimizi anlamadığımız bir zamanda yaşıyoruz; kelimeler aynı, ama aynı kelime bir kesim için ötekine yöneltilmiş bir taş. Bekiroğlu'nun köprüdeki kalabalığı tarif ederken kullandığı ifade, "kardeşliğin en zehirli hissi, en lânetlisi olan ortak öfke", bugünün kutuplaşmasını da anlatıyor. İnsanları bir araya getiren şey sevgi değil, aynı kişiye duyulan kin olunca kalabalık, romanın deyişiyle, "bir bedende toplanmış çok başlı bir nefret"e dönüşüyor. Taşlar artık çoğu zaman elle değil, bir ekranın başından atılıyor; atan da yüzünü görmüyor, taşın düştüğü yeri de. Yuhanna'nın yaptığı ise bize hâlâ bir şey söylüyor: Taş atmıyor, ama gördüğünü de görmezden gelmiyor; kendini bu kalabalığın içinde sayıyor ve o gece burnundan gitmeyen kokuyu yıllarca taşıyor. Babasına verdiği söz, "Olmam baba", belki en çok bugüne yakışıyor. Yıkan tarafta olmamak, bazen yalnızca taşı yere bırakmakla başlıyor.

Okuyanı ve yazanı kalmazsa diller unutulur, demişti Yuhanna. Romanın sonunda kendisi bir dilin okuyanını, yazanını yetiştiren bir öğretmen. Dicle’nin Sandalı bir çeviri romanı olarak açılıyor, ilerledikçe birbirini anlamanın romanına dönüşüyor. Belki bu yüzden Yuhanna’nın aradığı şey bir levhadan önce, Dicle kıyısında oyunu bozmayan dört çocukta ve kapıda “yarın” diye soran o küçük kızda saklı. Belki de bizim yapabileceğimiz en fazla şey, sandalı biraz hafifletip karşı kıyıya bir şey taşımaya çalışmak.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hüseyin Kıran: "Bir dili öğrenmek bell..Serap Çakır
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ilgaz Gökırmaklı

24 Kasım 2025

Bir Sansar, Ne Kadar İnsandır?

İtalyan yazar Bernardo Zannoni, ödüllü romanı Benim Aptal Niyetlerim'de bir sansarın gözünden inancı, varoluşu ve insan olmanın ağırlığını sorguluyor.Kimin hikâyesi dinlenmeye değerdir? Hangi kahraman, anlattıklarıyla bizi ikna edebilir? Kulak vermeye değer bir “kahrama..

Devamı..

Bir Çocuğun Sessiz Mücadelesi: Jean-Ph..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024