Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Haziran 2021

Kitap

Yavuz Dizdar: "Bireysel hikâyenizin geleceği sadece geldiği zaman anlaşılır."

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


Yavuz Dizdar’la Nemesis Kitap tarafından yayımlanan yeni deneme kitabı Tarifsiz Neşe Değerli Hüzün hakkında konuştuk.

 

Serkan Parlak: Yeni kitabınız Tarifsiz Neşe Değerli Hüzün’de “Sorgulamaya başlayan insan işe nedense anılarını yazarak başlamaz, anılar sorgulamaya giden yolun kaldırım taşları olarak döşenir, yeterince mesafe kat ettiğine ister inansın, isterse daha yolun başında olsun, kâğıt başında olanın cevap aradığı soru hayatın anlamı olacaktır,” diyorsunuz. Yeni kitabınızın ortaya çıkış sürecinden hareketle yazıyla, özellikle deneme türüyle, olan ilişkinizi nasıl açıklarsınız?

Yavuz Dizdar: Ben aslında yazma eylemine “Bir deneme yazayım,” diyerek çıkmadım, yazdıklarım benim kendimi ikna sürecinde yaşadıklarım, düşündüklerim ve seçimlerimin bir özetinden oluşmakta, yani siz hayatımın bugününe dek olan denemelerimin ara raporunu okuyorsunuz desem pek hatalı olmam. Deneme yazmanın mantığı sanırım buradan kaynaklanıyor, insanlar olay, eylem ve sonuçları bir şekilde kendi içlerinde tartışıp gerekçeli karar oluşturduklarında bu değerlidir. Dünyada yaşanmış ve yaşanmayı bekleyen sayısız öykü var. İnsanlar hayata içlerinden geçeni gerçekleştirmek amacıyla ama illaki kulaklarına fısıldanmış olan söylencelerle başlar, bu bir yoldur. Yol önce dümdüz gider gibi görünür ama sonra ister istemez ayrımlara erişir; mesela karşınıza yolu kesen bir nehir çıkar, ya riski göze alıp nehri geçersiniz, geçemezseniz kıyın kıyın devam etmek zorunda kalırsınız ama bu durumda menzilden uzaklaşılması söz konusu olacaktır.

Başarılı bir doktor olmak üzere yola çıkan yaşam, tıbbın yönünü değiştirecek yaklaşımlarla sonuçlanmasa da başarılıdır, kazanılan parayı başka alana yatırırsanız yine başarılı olursunuz ama artık âlim olmak beklentisi bitmiş, başka alanda da başarılı olmak düşüncesi sizi hedefinizden uzaklaştırmıştır. Ses sanatçısı olmak için de yola çıkabilirsiniz, kumaşınız doğru terziye düşerse olur, kumaş uygun değilse kendinizi başka bir yerde bulursunuz. Bu tür ikilemler hayatın cilveleridir ama vardığınız noktayı içinizde tartışıp kendinizi ikna edebiliyorsanız bundan mükemmel denemeler ortaya çıkar. Çok çalışıp yokluktan var olan zenginlerle, köyden çıkıp Nobel alan âlimler arasında okunmaya değerlik açısından fark yoktur. Zaten çok iyi koşullarla başlayıp daha fazlasını olamamak da bir deneyimdir ama yazanı ya da okuyanı bulunmaz.

SP: Hayat size limon verir, siz limonata yapmayı becereceksiniz, diyorsunuz. Günümüz modern insan bunu gerçekten başarabilecek mi?

YD: Limondan limonata yapmayı başarmanın modern insan olmakla alakası yok, hayat çoğunluk için sadece limon verecek kadar cömerttir. Modern insanın bunu deneyimlememesindeki kısıtlılık limonatanın da hazır olarak satılmasından kaynaklanıyor, tek dezavantajımız bu, yani “Zaten var, zaten yapmış, zaten bedeli ödenirse satın alınabilir,” algısı insanın genel zaafını oluşturur. İnsan yapısı gereği bir miktar tembeldir, daha doğrusu iyice tembelleşti, hayallerinin peşinden gitmek yerine ona sunulanı hayali olarak benimsemeyi tercih etti.

Dünyanın bugününü hazırlayanları günümüz insanından farklı kılan sadece bu, çoğu kişi varlıklı doğmuş ama varlığını hayallerini gerçekleştirmek amacıyla harcamayı bilmiş, adları tarihe geçmiş. Önemli bir kısmı elindeki olanakları geliştirmekle kalmış ama eriştikleri noktada başlangıçtakinin çok ötesine varmış, onlar da tarih yazmış. Birkaç isimle örnekleyeyim. İlk gruba örnek Von Humboldt’tur. Varlıklı ailenin gezgin oğlu, coğrafi keşif ve açıklamaların büyük kısmını ona borçluyuz. İkincisine örnek Pele’dir, fakir mahallenin top oynamayı seven seçeneksiz çocuğu, idole dönüşmesi boşuna değildir. Sonuçta yaşam en azından limon verir, değil limonata, biraz didinirseniz limonçello da yapabilirsiniz, üstelik bunun katma değeri daha fazladır, siz yeter ki hayallerinizi satın alma seviyesine indirgemeyin.

SP: Yedi ölümcül günah içerisinde kibre ayrı bir yer vermişsiniz ve panzehiri olmadığını yazmışsınız. Bu tespitinizi biraz açar mısınız?

YD: İnsan hayattaki hatalarını bir şekilde telafi edebilir, “yarım elma gönül alma” kolaycılığına kaçmazsanız, istikrarınızı korursanız bu kolaylıkla mümkündür. Günah denilen kavramlar ise biraz izafidir ve insanın akla uydurmasıyla esnetilmeye çok fazla açıktır. Bu akla uydurma özellikle bizim coğrafyaya özgü bir durum, “bal tutan parmağını yalar” konumunun kötüye kullanılmasının çürüme öncesi makul mazereti sayılır ama iş elbette öyle değildir. İnsan ölümcül günah kavramından uzak durmayı kendisine zor gelen bazı yaklaşımlarla kolaylıkla başarabilir.

Yanlış anlaşılmasın, bunlar telafi amacıyla yapılan şeyler değil, uzak durabilmek için bir cins ruh terbiyesi, düşüncelerin arınma yöntemi olarak öneriyorum. En çok tartışılabilir olan şehvet bile sadece cinsel arzu değildir, olmayacak bir şeyin çok istenmesi duygusudur, nefsinizi eğitirseniz bulaşmadan kalmanız mümkündür. Yedi günahın altısında kişinin eylemleri kastedilir, dolayısıyla eyleminize hâkim olursanız temiz kalmak olasılığınız vardır. Ama kibir dendiğinde artık eylem değil, eylemin kaynağı etkilenmiştir, “kendinin üstün olduğu” düşüncesinin bu yüzden panzehiri olamıyor, eylemin kaynağı kirlenmişse ve yaptığının tartışılmaz doğru olduğuna inanıyorsa sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da bugünkü hâlini anlatır. Bu tuzun kokması aşamasıdır, bulaşıcıdır, ötekileri kolaylıkla etkisi altına alır ve ortaya çıkan çürümenin tamamlanması dışında seçeneğiniz kalmaz.

SP: “En kolay soru sanırım bu oldu, bana kalırsa geleceğe hiç bakmamalıyız çünkü geleceği bugün belirler, gelecek aslında bir aldatmacadan ibarettir,” diyorsunuz. Sizce insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

YD: Bence geleceğe bakmak kadar hoş ama bir o kadar da boş bir durum yok, neden bakacağız ki? İnsan genellikle yarınını değil, birkaç saat sonrasını bile “Allah’a emanet” olarak betimler, sonsuz olasılıklar denizinde hangi noktada karaya oturacağınızın ölçütü yoktur. Siz iyi olasılıkları alır bir senaryo kurarsınız, beri yandan kötü olasılıkları alır bir başka senaryo oluşturursunuz ama bunlar adları üzerinde senaryodur. Tamam, akıl teatisine gitmek, farklı senaryoları hesaba katmak iyi ve gerekli bir şeydir ama geleceğinizin bütününü bu senaryolara bağlı kurgulayamazsınız. Çok üretken bir insan, hem başarılı hem de varlıklı, geleceğe kötümser bakmasını gerektiren bir şey yokken Afrika seyahatinde bir böcek sokup felç kalıyorsa öncesinde kurguladığı bütün senaryolar bundan etkilenecektir. Çok varlıklı ailenin muhteşem çocuğu, bir bisiklet kazasında hayatını kaybedebiliyorsa aile de bundan etkilenecektir.

Bu verdiğim örnekler gerçek öyküler, kişi kendi geleceği konusunda hiçbir zaman yüzde yüz söz sahibi olamaz. Ama mesele herkesin yaşadığı ortam ise geleceğe bakmak zorundasınız; mesela Marmara’yı müsilaj kaplamışsa öncekilerin hatasıdır ama herkesi etkiler. Bağrınızdan çıkardığınız adam, olmayacak işlere kalkıştığında toplumu etkiler, o hâlde geleceğe bakacaksanız kendi adınıza bakmayın, geneli ilgilendirecek şeyler cephesinden bakın. Bireysel hikâyenizin geleceği sadece geldiği zaman anlaşılır. Bu biraz da Schrödinger’in kedisine benzer, kutuyu açtığınızda ne bulacağınızı bilemezsiniz ama kutuyu açıp açmama kararı size aittir.

SP: Kitabınızda formatlanmış hayatlara epey yer vermişsiniz. Hayatlarımızdaki formatları kırmanın yolları neler sizce?

YD: Hayat hepimize hele hele günümüz koşullarında ister istemez bir format verir, üstelik bunun büyük kısmını artık derslerde okutulanlarla değil filmlerle, dizilerle, reklamlarla, sosyal medya kanallarıyla yapar. Aileden varlıklı meslektaşımın eşine olan övgüsü “dolarla maaş alması” mertebesinde kalıyorsa, aslında pek televizyon izlemeyen birinin bile formatın dışına çıkamadığını kabul etmek zorundayım. Aynı format bende de vardı, hem iyi bir doktor olmak, beri yandan iyi bir iş adamı olmak beklentisinin birbiriyle örtüşür olmadığını yaklaşık on beş yıl önce anladım. Belki başaran vardır ama bu başarının karşılığında  “kendi olmak” hâlinden ödün vermek zorundasınız. İş adamı olmak uçakta “Business Class” olmak, beklemeden geçmek, en iyi arabaya binmek ve hatta özel şoförü olmakla ilişkilendirilirken gezdiğiniz, oturduğunuz yer ve insanlar da farklılaşmak zorundadır. Ben beceremeyeceğimi anladım ama yürümesi kolay yolu da seçmedim. Formatın bir illüzyon olarak sunduğu başarı gökdelenine tırmanmaya çalışmak yerine, o verilmiş formatı bildiklerim çerçevesinde yeniden gözden geçirdim.

Sonuç ürkütücü oldu, anlatılanların neredeyse bütününün toplumsal kabullenmenin ötesine geçemediğini anladım. Tıbbın pozitif bilim değil sadece betimleme manzumesi olduğunu bu sayede algıladım. Bu bilinç hâlinin ürkütücülüğü, bir yerde bütüne hâkim olmanın olası olmasından ama beri yanda da erişilen konumun bir gün kaybedilebileceği sanrısından kaynaklanıyor. Yarın kalktığımda hâlâ aynı zihin biçimini koruyabilecek miyim endişesiyle yattığımı çok iyi bilirim. Ama formatı kırmanın sunduğu ayrıcalık da bu olsa gerek, kendinize sadık kalmayı başardığınız sürece kazandıklarınız varlığını derinleşerek koruyor. Bilinirliğinizden kaynaklanan şey bile kötüye kullanmazsanız güvenin pekişmesini sağlar ve sonra birileri sizin açtığınız patikayı izlemeye başlar. Bu gurur verebilir ama sorumluluğunuzu artırır, kendinize olan sadakatiniz formatla yerleştirilmiş bütün bir algının çatlamasını da mümkün kılar, bu durumda yeni sorumluluğunuz kırılan formatın yerine daha doğru, insani, istikrarlı ve sürdürülebilir olanı tanımlamanızdır.

SP: Yavuz Hocam, salgın günleri nasıl geçiyor, son dönemde neler okudunuz?

YD: Salgın günlerinden benim pek bir şikâyetim olmadı, kaybedilen akrabalar, arkadaşlar, dostlar ya da tanıdıklar elbette oldu, ben de hastalandım ama geleceğe bakmanın anlamsızlığını hatırlarsanız, bu salgının bir daha olmaması için değişmesi gereken şeylerin listesini kafamda oluşturmayı sürdürüyorum. Benim salgından olumsuz etkilenen tek alışkanlığım akşam okumalarımın aksaması oldu, bir kısmını güne devrettim, yani basıp akşam okumak için çantama tıktıklarımı iş yerinde zaman ayırıp okumaya başladım. Son dönemde okumayı sürdürdüğüm birkaç konu var, biri ahtapotların biyolojisi, biri Galata tarihi ve hâlen elimde bulunan Doğu Hindistan Ticaret Şirketi. Ne alakaları var derseniz, tahmin edilebileceğin çok ötesinde, ahtapot bir yandan biyolojik olarak olağanüstü bir canlı, oysa sembolik olarak dünyaları birbirine bağlayan ilişkiler yumağı. Galata ise geri dönmekte olan Ceneviz, belki de hiç gitmediler, benim doğduğum alan. Doğu Hindistan Ticaret Şirketi ise dünü ve bugünü biçimlendiren dünya algısı, hâkimiyetlerin silahla değil ticaretle biçimlenmesinin fiilen kapansa bile işlevsel olarak hayatta olan en iyi örneği. Daha güncel meselemiz müsilaj da bunlara eklendi. Biz her ne kadar anda yaşasak da ucu bucağı olmayan olasılıklar denizinin sadece bir damlasıyız, bense bardağı taşıran o son damlayı arıyorum, nereye gitti acaba?

SP: Masanızda neler var, önümüzdeki günlerde sizden neler okuyabiliriz, anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?

YD: En iyi kitap henüz yazılmamış olandır derler ya, doğru görünüyor. Evdeki masam giyilip bitirilmiş, doğru zaman ve yeterli kaynak bulununca gidecekleri kuru temizlemeciyi bekleyen gömleklerle dolu. Aklımın masalarında ise yeni bir tıp yorumu, zorunlu bir tarih yorumu ve kirlenmiş, eprimiş, çatlamış, üstüne üstlük amacını kaybetmiş yaşamlar için zorunluluk arz eden bir tutkal var. Bu benim aldıklarıma karşılık dünyama olan borcum. Madem bir işe başladım, onu olması gerektiği gibi devam ettirmek zorundayım. Bilim başta olmak üzere, köhnemiş bütün bir sistemin yeni baştan gözden geçirmek gerekiyor. Yoksa bu da bir müsilaj gibi, kirliliğin tahammül kaldırmadığı ortamda bir çekirdek olarak başlayıp önce yüzeyde, ama sonra bir ağ olup zeminde birikip insanları, canlıları, hülyaları ve hatta rüyaları bile boğacak. Nasıl bir virüs dünyayı durdurmaya yettiyse, bilim söylenceleriyle bağnazlaşmış düşünceler, reklam yansımalarıyla formatlanmış seçenekler hâlâ daha alabileceklerinin sonuncusunu bizi yerimizden kıpırdatmadan ısmarlayıp getirmeyi vaat edecekler. İşte masada bunlar var, fabrika ayarlarına döndürülmesi gereken koca bir geçmiş.

Ama beri yandan bunlar zaten benim anılarım, yani siz aslında geleceği okuyorsunuz, onlar benim geçmişimde kaldı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024