Ece Erdoğuş Levi, Başıma Gelen Acayip Şeyler'de, okuru, gölgesinden bile korkarak yaşadığı için hayatın güzelliklerinin farkına varamayan Tibet karakteriyle tanıştırarak yeni bir yolculuğa yelken açıyor.
Ece Erdoğuş Levi’nin yazıp çizdiği Başıma Gelen Acayip Şeyler'de, okuru, gölgesinden bile korkarak yaşadığı için hayatın güzelliklerinin farkına varamayan Tibet karakteriyle ve onun dönüşümüyle tanıştırarak yeni bir yolculuğa yelken açıyor.
Ece Erdoğuş Levi, öğrenim hayatı boyunca yazdığı kompozisyonlarla sınıfının göz dolduran öğrencilerinden biri olmuş. Yazıyla olan ilişkisinin değerini yazılarını paylaştıkça anlamış. Başlarda –kendi deyimiyle- “büyükler” için “sıkıcı” kitaplar yazmış. Sonra kızı Masal dünyaya gelince kendini çocuk kitaplarının büyülü dünyasının içinde bulmuş. İlk kitabı “Dünya İçin Bir Şans”da, Suriye’deki savaştan kaçan Tahir’in hikâyesini anlatmış. Ardından kızı Masal’ı kitaplarının kahramanı hâline getirerek onun İstanbul Maceraları’nı kaleme almış. Ece Erdoğuş Levi, şimdi de hem yazıp hem de çizdiği, Timaş Çocuk etiketiyle yayımlanan Başıma Gelen Acayip Şeyler'de, okuru, gölgesinden bile korkarak yaşadığı için hayatın güzelliklerinin farkına varamayan Tibet karakteriyle tanıştırarak yeni bir yolculuğa yelken açıyor.
Tibet’in diğer adı “korku”. Bunu ben değil, bizzat kendisi söylüyor. 9 yıllık yaşamının ilk üç yılını karanlıktan, kalan altı yılını ise topluluk önüne çıkmaktan, bir arkadaş edinmekten, evin bir yerlerine gizlenen canavarlardan, mini mini kedilerden, köpeklerden, yılanlardan, sineklerden ve bilumum hayvan çeşitlerinden ve de literatürde adı bile olmayan dinozorlardan korkarak geçirmiş. Hatta ufacık Japon balıklarından bile korkmuş! Yaşıtları sınıfta birbiriyle şakalaşırken, kendi dünyalarını bir “sahne”ye çevirip en güzel oyunlarını sergilerken Tibet kabuğunda kıvranarak dönüp duran bir çocuk olmuş. Görünürse birilerinin mutlaka uğraşacağını düşünerek görünmez olmayı seçmiş. Ancak işler tersine gitmiş ve o kaçtıkça herkes onu kovalamış. Herkes onun zaafından yararlanarak dalga geçmiş. Fakat bir gün “başına bir şey gelmiş”. Mecazi değil, gerçek anlamında bir şey.
“Pişmiş tavuk” Tibet!
Tibet her zamanki gibi sağ salim okula varabilmek için duvarlara yapışık vaziyette mahallenin en belalı kedisi Enişte ve yine mahallenin en irisi Ender’le karşılaşmamak için yolunu tutmuşken pencerenin birinden fırlatılan bir ayakkabı başına isabet etmiş. Tibet, ufak çaplı bir kayık misali olan 48 numaralık bu ayakkabının kafasına denk gelmesinin şokunu henüz atlamamışken yine aynı pencereden bir kadının bağırışları içinde onlarca eşya aşağı düşmeye başlamış. Tibet de bu eşya tepesinin içinde kaybolmuş. Tüm mahalleli ayağa kalkmış. Polise, jandarmaya, itfaiyeye haber verilmiş. Nihayetinde Bakkal Recep Tibet’in ayağına ulaşmış ve onu eşya çığının içinden sapasağlam çıkarmış. Ama Tibet’in üzerine binen yük çok olduğundan ilk şoku atlatması için ilkyardıma ihtiyacı varmış ve bunu da eczacı kalfası Ferit, Tibet’i tokatlayarak yapmış. Tam randıman alamadığı anlaşılmış olacak ki, bu kez de mahallenin Nebahat teyzesi onun yüzüne bir bidon suyu boca etmiş. Aylardan Ocak olduğu için Tibet suyun etkisiyle iyice çarpılmış. Üzerine bir de bardak boşanırcasına yağmur inmeye başlamış. Tüm bunlar üst üste gelince Tibet cıvatalarda hafif bir gevşeme meydana gelmiş ve kendisini uzaylılar kaçırıp klonlamış! İşin aslında ise kendisi o sırada bir ambulansın içinde hastaneye yetiştiriliyormuş. Bu kadar maceranın üzerine hâliyle yorgun düşmüş Tibet.
Yeni hayata “Merhaba”
Hastanede kaldığı süre içinde gözünü açana kadar uyumuş. Sadece o gün yaşadıklarının getirdiği yorgunluktan değil, o zamana kadar korkudan uykularını kaçıran, sabahlarını zehir eden aynı korkuları defetmek için de uyumuş. Kendine geldiğinde ise yüzünde güller açıyormuş. Annesine takılmış ilk gözleri. Bu kadar güzel miymiş annesi gerçekten? Nebahat Teyze’nin elindeki su şişesinden korkmaya gerek var mıymış? 48 numaralık ayakkabının sahibi Terzi Bülent’in gazabına bir daha uğrama ihtimali de neymiş? Bunları düşünmüş o anda Tibet. Bir gün içinde başına gelen onca şeyi… Ve bunlarla yüzleşmeye karar vermiş. Ne de olsa yanında en sevdiği insanlar varmış. Bir de hastaneden çıkınca sevimli bir köpek sahiplenip eskiden tir tir titrediği bu dört ayaklıyla dost olmuş. Yaz tatilini de dedesinin deniz kıyısındaki köyünde geçirmiş. Ayağını yengeç ısırmış, Tibet gülüp geçmiş. Dedesiyle balığa çıktığında ahtapot yakalamış, Tibet merakla onu incelemiş. Bunların hiçbirinden korkmamış. Korkularını geride de bırakmamış. Sadece onlarla karşı karşıya gelmiş ve böylece yeni hayatına da “Merhaba” demiş.
“Sadece” çocuklar için
Ece Erdoğuş Levi’nin Başıma Gelen Acayip Şeyler'i, “çocuk aklıyla” yazdığını söylemek mümkün. Zira gerçekten Tibet’in başına gelen şeyler “acayip” ve çocuk kitaplarında bir övgü yerine geçen “büyükler için de” yorumu bu kitap için geçerli değil. Olmasın da zaten. Tibet’in yaşadığı korkuları yaşayan kaç çocuk olduğunu hesaplamamız mümkün değil ancak bu tür korkular yüzünden küçük yaşta gökkuşağı yaşamlarını kendi kendilerine zindan eden sayısız çocuk mevcut. Levi de bunun farkında olarak kitabını yazmış ve yine yazınındaki hayal gücüne çizimlerini de ekleyerek ortaya “gerçekten” çocuklar için bir kitap çıkarmış. Tibet’in başına yeni şeyler gelir mi, bilmeyiz. Ancak gelirse de Tibet onların da altından alnının akıyla çıkar. Orası kesin.






