Amerika’nın büyük yayıncıları bir yandan teknoloji firmalarına karşı telif davaları açıyor öte yandan aynı firmaların ürettiği yapay zekâ araçlarına sımsıkı sarılıyor.
Geçtiğimiz hafta sonu Yazarlar Birliği’nin düzenlediği Yazarlar ve Okurlar Forumu etkinliğinde yazarlık ve yapay zekâ konulu bir panele katılmadan önce hafif bir sahne korkusu yaşadım.
Cevap vermekte zorlanacağım bir sürü soru geleceğini hissettim ve çoğu insan gibi ben de kendimi böyle çözümsüz durumların içinde bulmaktan hşlanmam. Yine de sık sık “bilmiyorum” demeye hazırlıklıydım. Günümüzde yapay zekâdan söz etmenin doğası da tam olarak bu değil mi? En tutkulu teknoloji taraftarları bile yapay zekânın gelecekte nelere sebep olacağını bilmiyor. Bizim gibi acemilere düşense etrafımızda gördüğümüz kadarından sonuç çıkarmaya çalışmak.
Fakat benim konuşmacı olarak yer alacağım panelden bir önceki panele dinleyici olarak katıldığımda, panelistler uzun uzun herhangi bir şarkı sözünü ya da film alıntısını kitaplarına koymadan evvel izin almak gerekip gerekmediği konusunu tartışlar ve bu beni hayli şaşırttı. Zira mevzu bahis adil kullanım (fair use) düzenlemeleri olduğunda yayıncılar aksi bir davranışta bulunmamak için olabildiğince titiz davranır ve öteki medya şirketleri tarafından kendilerine açılabilecek olası bir telif davasının korkusuyla temkini elden bırakmaz. Yayımlayacağınız kitap bir şarkıcının biyografisiyse elbette üç beş satırı kullanabilirsiniz ama bundan fazlasına nadiren göz yumulur.
Kendi panelim başladığında bana yöneltilen sorular genellikle yapay zekânın sanatımızı, beynimizi, düşünme biçimimizi, tabiatı ve geçim kaynaklarımızı nasıl değiştirdiğine dairdi ve bütün bunların arasında aklıma ilk gelen, teknoloji patronlarının “adil kullanım” iddiasıyla kendilerini bütün kitaplar üzerinde hak sahibi ilan ettiği oldu. Kabul edelim ya da etmeyelim, kitaplarımız sanki onlara aitmiş gibi davranıyorlar ve bize de oturup izlemek düşüyor. Yani, “sus ve olmasına izin ver” buyruğu söz konusu. Ve böyle bir dayatma, doğrusunu söylemek gerekirse, bende mide bulantısı yaratıyor.

Kariyerim süresince adil kullanım meselesi üzerine çok düşündüm. Tumblr’daki esprili bir projeden doğan ilk kitabım Slaughterhouse 90210 yayımlanmadan önce Macmillan’ın hukuk ekibi, dizilerden alınan ekran görüntülerinin ancak ayrı ayrı telif ödediğim takdirde basılabileceğini belirtti. Kendi imkânlarımla bütün fotoğraflar için Getty gibi ajanslara ödeme yaptım ve sırf bunun için yaklaşık elli bin dolar harcadım.
Gelin görün ki, şu an bulunduğumuz noktada yapay zekâ şirketleri büyük dil modellerini eğitmek için kitaplardan tutun da resimlere, fotoğraflara, müzik parçalarına ve sinema eserlerine kadar telifli eserleri olabilecek son noktaya kadar sömürüyor, üstüne bir de bunun adil kullanım olduğunu ileri sürüyor. Bu konudaki savunmaları daha ilginç, kendi yaptıklarının “çalmak” değil, “okumak” olduğu iddiasındalar. Oysa kısa bir süre önce gizliliği kaldırılan belgeler, Open AI’ın yazarlar da dahil bütün eser sahiplerine nasıl bir zarar vereceğini bildiğini gösteriyor. Elbette biliyordu. Ama görünüşe bakılırsa bu durum ABD yargısının pek umurunda değil. Yazarlar Birliği’nin yapay zekâya karşı harekete geçmesi sevindirici ancak Büyük Beşli olarak anılan yayınevleri (Penguin Random House, Harper Collins, Simon & Schuster, Hachette Book Group, Macmillan) aynı ölçüde adım atmıyor.
Amazon’un yayıncılık sektöründeki tekeli uzun süredir yayıncıların gündeminden düşmeyen bir konu. Buna rağmen ABD hükümeti -Demokratlar iktidardayken bile – 2,8 trilyon dolar piyasa değeri olan bu şirket hakkında tekel karşıtı (antitröst) bir soruşturma başlatmaya yanaşmadı. Şimdi de Amazon, Anthropic ve OpenAI’a büyük yatırımlar yapmış durumda ve yaratıcılığı esas alan bütün sektörleri az bir direnişle çökertebileceğine kuşku yok.
Yayıncılar, en azından üst yönetimdekiler, teknoloji şirketleri karşısında çoktan pes etti. Gürültü koparmak şöyle dursun, gıkları çıkmıyor. Wired muhabirlerinden Adam Morgan, geçtiğimiz hafta yaptığı bir haberde üç büyük yayınevinin pazarlama metinlerini, kapak yazılarını ve kapak görsellerini yapay zekâya hazırlattığını belirtti. Yani yayıncılar bir yandan yapay zekâya karşı telif davaları açıyor öte yandan kendi çalışanlarının emeğini değersizleştirmek pahasına sırtlarını yapay zekâ yazılımlarına dayıyor. Üstelik bu teknolojinin sektör açısından ne gibi varoluşsal sorunlara gebe olduğunun da gayet farkındalar. Bana kalırsa büyük yayınevleri, yapay zekâyla nasıl mücadele edeceklerini tasarlamak yerine iş akışlarında yapay zekâdan nasıl daha fazla faydalanıp insan emeğini kapı dışarı edeceklerini düşünüyor ve bu ikincisine daha fazla zaman ayırıyor.
Yapay zekâya karşı verdiğimiz hâkimiyet savaşında yayıncıların hepimizin ezilen taraf olduğunu görmemesi gerçekten çok can sıkıcı. Hatta insanı çileden çıkarıyor diyebilirim. Amerika’daki ara seçimlerin yapay zekâ ve teknoloji şirketleri üzerindeki kamu denetimini artırmasını ummak elbette mümkün ama Cumhuriyetçiler kadar Demokratların da büyük teknoloji şirketlerinden aynı ölçüde medet umduğunu düşünürsek böyle bir beklentiye girmek boşuna olur. Yapay zekânın geleceğimizi nasıl etkileyeceğini gerçekten bilmiyorum ama bir şeyden kesinlikle eminim: Çalışanlar çok daha fazlasını hak etmesine rağmen şu an çoğu işletme sorgusuz sualsiz yapay zekânın efendilerine teslim oluyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan

.gif)






