Aden: Kendileriyle ilgili arayışları, çelişkileri hiç bitmeyen yazarları peşinden sürükleyen şehir.
28 Şubat 2017 Hayat Gezi

Aden: Kendileriyle ilgili arayışları, çelişkileri hiç bitmeyen yazarları peşinden sürükleyen şehir.


Twitter'da Paylaş
0

Karşıma önce Arthur Rimbaud çıkıyor. Suskunluğu tercih eden büyük şair. Yirmi bir yaşında yazmayı bırakıp kendini seyahatlere ve tehlikeli maceralara veriyor. Üstelik bir daha geri dönmemecesine keskin bir bırakışla. Yirmi beş yaşında son parasını Aden’e kalkan bir gemiye yatırıyor.
Ayşe Topbaş

Yolculuk, bir telafi edilemez kayıplar silsilesidir.

Paul Nizan

Gökten süt yağdıran meşhur sufinin camisine doğru yürüyorum. Abdullah al-Aydarus. Kendisiyle aynı ismi alan sokağın sonunda cami yer alıyor. Al-Aydarus’un kerametlerinin yanı sıra başka marifetleri de var. Kendisinden Hadhramaut’u kahveyle tanıştıran sufi olarak bahsediliyor. Müritleriyle yaptığı gece zikirlerinde uykuyu bertaraf etmek için kahveyi kullanıyor. [caption id="attachment_26004" align="aligncenter" width="800"] Abdullah al-Aydarus camisi.[/caption] Camiye giriyorum. Ahşap tavanlı, ahşap direkli, dikdörtgen bir salon. Salonun sonunda bulunan beyaz kemerlerin ardında iki adam yavaşça geçerek gözden kayboluyor. Yeşil halının üstünde seyrek aralıklarla oturan camii ahalisi bana bakıyor. Sıcaktan koruyan pervaneler dönüyor üzerlerinde. Onları rahatsız etmemek için birkaç kare fotoğraf çekip hemen çıkıyorum. Tahiriler zamanınının meşhur sufisi Abdullah’a veda edip kentin daha sonraki yolcularına doğru ilerliyorum. [caption id="attachment_26003" align="alignright" width="400"] Gat saati.[/caption] Yemen’in tüm kentlerinde olduğu gibi burada da gat saati gelmiş. Yanaklar şişmeye, gözler dünyadan uzaklaşmaya başlamış. Üç genç adam bir duvarın dibine oturmuş, gat çiğniyor. Hepsinin yanakları akıl almaz derecede şişmiş. Burunlarının dibine kadar kadar girip fotoğraf çekmeme bir şey demiyorlar, öylesine sakin, kayıtsızlar, deklanşörden kalkmıyor parmağım, sürekli basıp duruyorum. Aden’de görülmesi gereken yerlerden biri tarihi su tankları. Tawila. İslam öncesi Himyerî Krallığı (İÖ 100 - İS 525) döneminden kalma sarnıçlar gerçekten enteresan. Kızıl Deniz'i ve Aden Körfezi'ni elinde tutan Himyerî Krallığı’na ait çok az şey kalmış ülkede. Biri de Tawila Sarnıçları. Kat kat yükselen sarnıçlar. Toplam elli üç sarnıçtan günümüze yalnızca on üç tanesi kalmış. Selleri önlemek amacıyla ve su deposu olarak kullanılanlar var. Aden’de bir sonraki durağım Zerdüştlere ait bir tapınak. Üç katlı beyaz bir bina. İçine girmek yasak. Fotoğraf çekmek de elbette. Beyaz tapınağın beyaz giysili temsilcisi gönülsüz olarak birkaç bilgi veriyor. Bir an önce gitmemi isteyen bir hali var. Ben veda edip uzaklaşırken beyaz elbiseli Zerdüşt rahibi rahatlıyor. 13. yüzyılın ünlü gezgini Marco Polo’nun yolu Aden’e düşüyor. Harikalar Kitabı’nda Aden Krallığı’nda halkın tümünün Müslüman olduğunu, Hıristiyanlardan nefret edildiğini söyler ve şu hikâyeyi anlatır. Habeş Kralı, aziz yaşamı süren bir piskoposu çağırır. Adamı Kudüs’e gidip İsa Mesih’in önünde dua etmesi için görevlendirir. Epeyce zahmet çeken piskopos karadan, denizden yolculuk ederek Kudüs’e varır, kutsal kabirde duasını eder, saygıyla secdeye varır. Kendisini gönderen kral adına da armağanlar sunup dönüş yoluna geçer. Dönüş yolunda Aden’e gelir. Aden krallığında Hıristiyanlardan nefret edilirmiş. Hıristiyanları görmek istemezler, baş düşmanları sayarlarmış. Aden sultanı, piskoposun Hıristiyan olduğunu öğrenince adamı yakalatır, Hıristiyan olup olmadığını sorar. Muhammed’in dinine girmezse onu utanç içinde bırakacağını söyler. Piskopos kabul etmez, kendini öldüreceğini söyler. Bunun üzerine sultan adamın zorla sünnet edilmesini buyruk verir. Adamı sünnet ederler, iş bitince bırakırlar. Böyle bir aşağılamadan piskopos büyük acılara kapılırsa da, düştüğü durumdan ötürü öteki dünyada Tanrı’nın kendini ödüllendireceğini düşünür. Habeş ülkesine döner, krala başına gelenleri anlatır. Habeş kralı savaş ilan eder ve çok sayıda Müslüman öldürerek öcünü alır. Aden hakkında bu hikâyeyi anlattıktan sonra Hind gemilerinin karabiber ve baharat getirdiği Aden limanından, malların küçük gemilere aktarılıp nasıl yolculuğa çıktığı ile devam ediyor. Kendileriyle ilgili arayışları, çelişkileri hiç bitmeyen yazarları peşinden sürükleyen Aden. Karşıma önce Arthur Rimbaud çıkıyor. Suskunluğu tercih eden büyük şair. Yirmi bir yaşında yazmayı bırakıp kendini seyahatlere ve tehlikeli maceralara veriyor. Üstelik bir daha geri dönmemecesine keskin bir bırakışla. Yirmi beş yaşında son parasını Aden’e kalkan bir gemiye yatırıyor. Son şiirini yazmasının üzerinden yedi yıl geçtikten sonra, Aden rıhtımına beş parasız iniyor. Burası allahın belası bir kara parçasından başka bir şey değil ona göre. Fransız bir kahve ithalatçısının yanında az bir ücretle kâtip olarak işe başlıyor. Habeşistan, Harar macerasına atılmasına neden olan da bu Fransız kahve tüccarı oluyor. [caption id="attachment_26005" align="aligncenter" width="800"] Arthur Rimbaud'nun evi.[/caption] Arthur Rimbaud’nun Aden’deki evi, Harar’daki evini gördükten sonra, tam bir hayal kırıklığı. Görünüşte hiçbir özelliği olmayan üç katlı bina, şu an otel olarak kullanılıyor. Adı Rambow Hotel. Binanın altında otelin kafesi ve bir banka yer alıyor. On altı yaşında yazdığı şiirinde gitmeye can attığı yer Aden miydi? Önümde duran puslu, gri binada neler yaşanmıştı? Yoksa gitmek için can attığı yer, Habeşistan’da bulunan Harar mıydı? Muhtemelen öyleydi, Harar’dı, Aden değil. Harar zamana direnen yüzlerce hatta binlerce yıl önce nasılsa muhtemelen aynı olan tuhaf, büyülü bir kentti. Tıpkı yazarın kendisi gibi. Yıllar sonra onun izinden bir başka Fransız yazar geliyor kente. Bütün kapıları çalması, her şeyi denemesi, reddettiği çözümleri tecrübe etmesi gereken bir başka yazar. Genç, öfkeli muhalif Paul Nizan. O da varoluşu terk etmek istiyor. Ardında adres bırakmadan. "Bizden ve kendisinden kaçmak zorundaydı" diyor ünlü varoluşcu yazar onun için. Menzilin dışına çıkıyor. "Tüm taklitlerinizi yanınıza alıp defolun yaşamdan." Küçümseyici bir elveda ile yola koyuluyor. Başıboş gezginlerin umutsuzluğunun ne demek olduğunu Kızıldeniz’in, Hint Okyanusu’nun kıyılarında öğreniyor. Doğu’nun büyüleyici, unutulmaz kokusu, ezan sesleri, gemiden indirilen mallar, boş meydanlarda uyuyan insan kümeleri, Kuran öğrenmeye giden çocukların haykırdığı ayetler, dumanaltı küçük kahvelerin kapı ağzında yere çömelmiş nargile tüttüren adamlar. Hamalların ağızlarında nakaratsız iş türküleri. Sahte süslerden, toplumsal mücadelelere karşı üretilen yanılsamalardan, ikiyüzlülükten uzak bir yaşam. Paul Nizan, "Aden, doğduğum ülkedeki her şeyi anlayabileceğimi öğretmişti bana" diyor iki yıl süren Aden yolculuğundan geri döndüğünde. Ardından Rotaları ve güzergahları reddediyor. [caption id="attachment_26006" align="aligncenter" width="526"] Aden'de kat kat yükselen sarnıçlar.[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR