Çözülme Yonghe’nin “Ben artık bir hayvan değilim abla,” demesiyle başlıyor. Ve nihayet.
2016 Uluslararası Man Booker ödülü Vejetaryen isimli romanıyla 1970 doğumlu, Kore Dili ve Edebiyatı mezunu ve aynı bölümde akademisyen olarak çalışan Han Kang’a verildi. Kang şiir, öykü ve roman dalında eserler üretiyor. Bu kitabın Türk diline çevirisi, ülkemizde gene aynı bölümden mezun ve yabancılararası Kore diliyle yazılmış şiir ödülüne değer görülen Göksel Türközü’ne ait. Her eserde olduğu gibi bu romanda da dil işçiliğinin layıkıyla ve aslına uygun çevirilmesinde bu niteliklerin elbette önemli olduğunu ve okurken verdiği hazda katkısının epey fazla olduğunu düşünüyorum.
Kitabın kendi ülkesi dışında merak uyandırması aldığı ödülün kapı aralamasıyla başlıyor. Okunması yaygınlaştıkça romandaki ensest ve erotik bölümlerin üzerinde bolca tartışılıyor. Böylece gördüğü ilgi daha da artıyor. Ancak kitabı sadece bu açılarla değerlendirmek elimizdeki esere haksızlık olur. Bu yüzeyde kalmak ve derinlere bakmamak demektir.
April yayınları tarafından 2016 yılında birinci baskısı yapılan kitap 2023 yılında on dördüncü baskıya ulaşmış. Kore ülkemize göre ciddi davranış ve değer farklılıkları gösteriyor, ancak benzer yanları da oldukça fazla. Kitabı okurken bu benzerliğin bizi içine çekivermesi doğal ama bunun ötesinde temel insani özelliklere yapılan vurgu dikkat çekici. Kazandığı evrensel boyutun da bu niteliğiyle ilgili olduğu düşünülebilir. Sadece toplumun çevrelediği bir birey hikayesini değil, insani ve düşünsel süreçleri okuyoruz.

Yazar, bir gün otobüs durağında beklerken bir ağaca yaslandığını, bu temasla hissettiği sıcaklık sonrasında romanı yazma kararı aldığını söylüyor. Han Kang şiir, öykü, roman her üç alanda da eserler üretmiş. Şiirin dille daha derinden ilgili ve kişisel olduğunu, öykünün insana ait içinde sakladığı sorulara bir koridor açtığını, romanın da kişisel boyuttan çok insanoğluyla ilgili olduğunu düşünüyor. Bu romanda ağaca dönüşme isteğinin hem soru hem alegori içerdiğini ifade etmiş. Yonghe İnsan olmamayı o kadar istiyor ki ölümden bile korkmuyor. Yazar böyle aşırı bir alegori kullanmasının dikkat çekmek ve düşündürmek olduğunu söylüyor. Eseri baştan beri roman olarak düşünmüş ancak bölüm bölüm dergilerde yayımlatmış. Kore edebiyatında dergiler çok güçlü ve aktif. Bu yolla adım adım esere dikkat çekmek istemiş.
Kitabın adından vejeteryenliğe vurgu yapan, üstelik günümüzde çokça moda olan aktivist bir metin algısı oluşabilir. Ancak hemen ilk bölümle hem dil hem kurgu olarak farklı ve katmanlı bir roman okuyacağımız belli oluyor. Yazarın kendi ifadesiyle cevap vermekten çok soru soran bir roman. İnsanın içindeki şiddeti tamamen reddedip edemeyeceği, normallik ve delilik kavramları, empatinin nasıl mümkün kılınabileceği ya da bütünüyle empatinin imkânsızlığı. Gene yazarın demesiyle, bir ülkeye değil insanığa dair soru sorma isteği.
Yani bu roman sadece Kore atareekil yapısıyla sınırlandırırsak dar bir çerçeveye kapanıp kalmış oluruz. Karanlık ve soğuk bir atmosfere sahip kitap bizi kendimizle, toplumla hatta tüm insan türüyle yüzleşmeye itiyor. Soğukluğu üzerimizde irkilme yaratmadan işlenen temanın gittikçe içine girmemize ve yabancılaştıran yanıyla insanlık saydığımız değerlere gerçekçi gözle bakmamızı kolaylaştırıyor. Buzlu camın ardından bakıyor hissi, içten içe sorduğu sorularla bizi sarsarken araya koyduğu mesafe kitabı sonuna kadar merakla ama sanki bizimle hiç ilgisi yokmuş gibi sürdürebilmemizi sağlıyor.
Roman bir olay örgüsü değil karakter örgüsü. Yonghe’nin ve öbür karakterlerin varoluşsal yolculuğu. Elbette bu vurgu insanı varoluşçu öbür yazarlara götürüyor. Kundera’nın dediği gibi, gerçekten sevmek acıyarak sevmek değildirden, Kafka’nın metamorfozuna. Bir yandan da bu yazarlara hiç benzemeyen bir üslup var ortada. Camus’nun yabancılaşmasının güncel yorumu adeta. Böylece edebi zincire bir halka daha ekleniyor. Günümüze ait özel bir yorum.
Yonghe hep başkasının görzünden anlatılıyor, sadece rüyalarda kendi sesini kullanıyor. Farklı anlatıcıların sesi romanda kendine ait bir hava oluşturuyor. Yazar böyle yaparak belki de karakteri bütün yönleriyle görmemizi amaçlıyor.

Şiddet ve yabancılaşma ana vurgu noktaları. Yonghe doğa, hayvan, kadına karşı duyarsızlığın ve şiddetin yabancısı. Vazgeçilmek istenmeyen toplumsal davranış kalıplarına karşı bir yabancı duruş. Bu duruş bizi roman boyunca karakterin adım adım fiziksel dönüşüm yolculuğuna götürüyor. Çocukluğunda yaşadığı travmaların rüyalarla ortaya çıkması ve sonunda insandan ağaca dönüşüm yolculuğu bu. Âdeta Kafka’nın metamorfozu. Ama burada fantastik bir dönüşüm yok. Fiziksel dönüşüm ön planda. İlk olarak sütyen takmaktan vazgeçmesi ve gittikçe bedeninin kadından çacuğa evrilmesi. Sıkça vurgu yapıldığına göre, burada yazarın sütyeni kadına engel bir set olarak simgelediği söylenebilir.
Başlangıçta koca, toplum ve babayla sembolize edilen otoritenin şiddeti karşısında pasif bir duruş görülüyor. Ancak içindeki şiddetle yüzleşme ve suçluluk hissiyle, kadın olmanın getirdiği hazza, duygulara duyarsızlaşma başlıyor. Nihayetinde kendi varoluşuna karşı bir yabancılaşmayla roman sonlanıyor. Yonghe baştan beri hep soğuk ve mesafeli. Hatta roman boyu bu psikolojik duruşun dönüşmeden ısrarla korunduğu görülüyor. Ancak sakin bir duruştan öte zaman zaman taşkınlığa varan bu pasif-agresif görünüm, şimdi ne yapacak düşüncesiyle karakteri merakla izlememizi sağlıyor.
Baba Vietnam’da savaş ve evrensel şiddete maruz kalmış biri. Yazar babadaki görünümü kasıtlı olarak abarttığını söylüyor. Yonghe şiddeti reddetmeye hayatını adamış olsa da zaman zaman yüzleşmelerle bundan acı çekiyor. Şiddetin karşısında masumiyet de bitkiyle sembolize ediliyor.
Toplum, devlet, koca, baba hep baskıcı. Kendilerine benzetme çabası taşıyorlar. Normlar belirgin ve önce kısmen nazikçe gelen uyarılar ve sonra şiddete giden eylemler.
Olay örgüsü olmaktan çok karakter örgüsü olan roman, klasik tanımına kısıtlananlar için eleştiri konusu olabilir ancak bunun bir zenginlik olduğu kanısındayım. Sonunda yükte hafif pahada ağır bir roman çıkmış ortaya.
Üç bölümden oluşuyor. Tek karakter var ve anlatıcı hiçbir bölümde kendi değil. Yazar rüyalarda farklı bir anlatıcıya geçiyor. Karanlık bir orman. Sivr yapraklı ağaçların arasından geçeyim derken yüzümü, kollarımı yaralıyorum. Üzerimdeki beyaz elbise tamamen kanla ıslanıyor. Daha kitabın başlarında ne okuyacağımızı bize veriyor aslında. Romanı bitirip bütününe yeniden baktığımızda yazılan hiçbir cümlenin öylesine olmadığını anlıyoruz.
Ataerkil ve hiyerarşik ilişkileri görüyoruz. Merak unsurunu hep koruyarak ilerliyor. Daha girişte kanca attığı her şey, orman, ağaçlar, kanlı beyaz elbise, et ve daha pek çok sembol kendini tamamlıyor. Boşluksuz ve sıkı bir yapıdan söz edilebilir. Romana dahil ettiği bütün kişiler döngüsünü tamamlıyor ancak karakterlerin neden öyle davrandıklarına ait iç dünyaları buzlu camın ardında kalıyor.
İlk bölüm dertop edilmiş ağır bir kumaş kütlesi. Sonra metre metre açılıyor her şey. Daha ilk bölümde kendini tanımladığı şekliyle, silik bir adamın silik bir karakter bulmuş olmasının verdiği huzurdan söz ediliyor. Ancak kadının sütyen takmayı reddetmesiyle başlayan vurgu artık onun yavaş yavaş dönüşümünün başlangıcını sembolize ediyor.
Aileleri gördüğü piknik bölümde âniden orman aydınlanıyor ve bahar güneşiyle ağaçların yeşili canlanıyor. Burada ailenin ihtişamını görüyoruz.
Yumuşak çiğ eti diş etlerimde ve damağımda gezdirip kanı emmiştim, ahırın zemindeki kan birikintisine yansıyan gözlerim ışıldamıştı, diyor. Hem tanıdık hem yabancı. Kendi içindeki şiddet duygusuyla ilk yüzleşmesi.
Sevişme sahnesinde savaşta kaçırılmış seks kölelerine vurgu geliyor. Tesadüfen konulan bir cümle değil elbette. Burası 1945’e kadar Japon emperyalizmine kurban olmuş bir ülke. Şiddet ortamı, Kuzey Kore, Vietnam hep bir savaş ortamı. Askerlere seks kölesi yapılmış kadınlar var. Ana tema insani ve toplumsal şiddet olunca buraya bir gönderme olmadan olmazdı.
Patronuyla yemek sahnesinde orta sınıf-burjuvazi ilişkisini görüyoruz. Bize benzer bir kültür. Bunun gibi pek çok kültürel geçişkenlik karşılıklı dizilerin, filmlerin sevilmesinin bir nedeni elbette.
Birisi bir insan öldürmüştü ve başka biri bunu iz bırakmadan saklamıştı ama tam uyandığım sırada her şeyi unutttum. Öldüren mi bendim yoksa öldürülen mi? İçindeki şiddetle yüzleşmeyi görüyoruz.
Aile yemeğinde olanlar oluyor. Kocanın baldız üstünden cinsel göndermeleri, babanın şiddeti... Çocukluğunda yaşadığı köpek olayı. Köpeğin Yonghe’yi ısırmasıyla başlayan olaylar pilavın üstüne bakarken hayvanın bakışını görmesiyle sonlanıyor. İçindeki şiddetle tanışmasıyla suçluluk hissi de başlıyor. Yani yazar ilk bölümde sonrasında vereceği her şeye kancalar atıyor.
İkinci bölümde anlatıcımız ablanın kocası. Sanatçı ve tıkanıklık yaşıyor, bir imgeyi kafasına takıyor. Moğol lekesine duyduğu ilgi, oğlunun tenindeki lekeyi görüp hissettiği şiddetli arzu, sonunda bunu durdurmak istese de başaramıyor. Adam kendini bunun sanatsal bir eylem olduğuna inandırıyor. Yonghe de bitkileşirsem iyileşirim düşüncesiyle hareket ediyor ve Moğol lekesi yoluyla bitkisel bir dönüşümü adım adım izliyoruz.
Üçüncü bölüm abla anlatıya giriyor. Abla sağlıklı görünen, bütün yükü taşıyan biri. Ancak onda da kendine karşı şiddeti görüyoruz. İntihar düşüncesi psikiyatri biliminde kendine yönelen şiddet olarak tanımlanıyor. Doktorların şiddeti de baba figürüne benziyor. Otoritenin şiddeti gene karşımıza çıkıyor.
Çözülme Yonghe’nin “Ben artık bir hayvan değilim abla,” demesiyle başlıyor. Ve nihayet.
Yazarımız yirmili yaşlara kadar Budizm’e derinden yoğunlaşmış ve bu düşünce tarzının kendinde kök saldığını söylüyor. İnsanoğlunun dünyanın merkezinde olmadığı gerçeğinin onun için son derece doğal olduğunu ifade ediyor. Son sahneyi de, güzelliğin şiddetle iç içe geçtiği bir dünyayı kucaklarken insanlık ne kadar ileri gidebilir, sorusuyla bitiriyor.






