Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Nisan 2024

Söyleşi

Ahmet Karadağ: "Ülkede yaşanan onca acı beni mutlu son yazmaktan uzaklaştırdı."

Hüseyin Bul

Paylaş

1

0


Tüm yazarlar en iyi bildiğini yazar. Doğal olan da budur. Zor olan bilmediğini ve olmadığını yazmaktır.

İlk öykü kitabı Tutsaklığın Üç Hali Klaros Yayınları’ndan çıkan Ahmet Karadağ, Mahal Edebiyat Yayınlarından yayımlanan ikinci öykü kitabı Dirlik Düzenlik Apartmanı’yla geldi. Özel bir hastanede çocuk doktorluğu yapan yazar aynı zamanda KHK’lı. Yazarın bu mağduriyetinden ziyade –zira birçok şey gibi artık mağdur dahi olamıyoruz, bunun da telif hakkı mevcut siyasi yönetimde :)– ikinci öykü kitabı üzerine konuştuk.

Hüseyin Bul: Dirlik Düzenlik Apartmanı’nı okuduğumda aklıma ilk gelen soruyla başlayayım: Bu kadar acı neden? :) Neden bizi acıyla sınıyorsunuz?

Ahmet Karadağ: Aslında acıyla bir sınama yapmıyorum okuru, içimden geldiği gibi yazıyorum. Sanırım içimde bunlar birikmiş ve taşınca da bunlar taşıyor. Sadece ülkemiz değil, tüm Ortadoğu coğrafyası acıyla kavrulurken başka türlü yazmam mümkün olmamış demek ki. Bu kitaptaki öyküler kafamda oluşmaya başladığında “Öyle acılı öyküler yazayım ki, okuru gözyaşına gark edeyim,” gibi bir düşüncem yoktu elbette. Acının edebiyatını yapmak en avam yazarın işidir diye düşünüyorum. Ama gerek son on yılda zorlu geçen kişisel hayatım, gerekse de ülkede yaşanan onca acı beni neşeli şeyler yazmaktan, mutlu sonlar oluşturmaktan uzak tutmuş sanırım. Zaten en mutlu sonla biten öyküler bile sırf o mutlu son da artık bitmiş olduğu için bir parça acıklıdır. Yazdıkça bu acılı öyküler döküldü bir bir. Bilinçli, kasıtlı bir tercih değildi yani.

HB: Kitabın kurgusunu, tasarısını çok beğendim. Bir çatı, çatı altında çeşitli mesleklere, karakterlere haiz insanların olaylara bakış açıları ve yöntemleri… Oldukça hoş. Çatının oturduğu binada yaşayanlar Türkiye özeti gibi. Ya da bir ailenin farklı düşünen fertleri gibi.

AK: Evet, bir apartmanın farklı kat ve dairelerinde yaşayan altı kahramanın öyküleri var bu kitapta. Hepsinin farklı bir geçmişi, sosyo-kültürel sınıfı, dünya görüşü var. Aslında farklı kesimlerin oluşturduğu bir mozaik yok apartmanda. Mozaik kelimesinde, farklılıklara rağmen bir uyum ve bütünleşme anlamı varken bu öykülerdeki kahramanlar ayrık otları gibi duruyorlar. Ön yargılılar birbirlerine, hatta hiç tanımadıkları halde düşman kesilmişler. Yani bu anlamda Türkiye özeti gibi gerçekten.

ahmet karadağ

HB: İlk öykünüz olan Ben Oyalarım Hatıraları’nda bir Calvino denemesi yapmışsınız, özel bir sebebi var mı? Okuyucunun tamamlama/ birleştirme dikkatini mi ölçtünüz? 

AK: Kitabın ilk öyküsü olan Ben Oyalarım Hatıraları’nda şizofren bir kadını yazdım. Aslında bir Calvino denemesi yapmaktan çok, azıcık da hekimliğimin verdiği cüretle bir şizofrenin duygu ve düşünce dünyasını yansıtmaya çalıştım. Yani öykü kahramanının kendisi gibi öykünün kendisi de kuralsız, imlasız, geveze, fikir uçuşmalı, sanrılı, birden bitiveren, anlatılanın ne kadarı doğru ne kadar uydurma olduğu muğlâk bir tarzda oldu. Yaşlı bir ressam kadının usul usul, güzel güzel delirme sürecini yansıtmaya çalıştım. Bilmiyorum ki becerebildim mi, takdir okuyucunun.

HB: Her öyküde Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki sevgi neydi olgusunu tartıştırıyorsunuz, kutuplaştırma tehlikelidir ama  sizce sevgi nedir?

AK: Her öykü kahramanı öykünün aynı yerinde televizyonu açarak orada Selvi Boylum Al Yazmalım filminin son kısmına rastlıyor. Hepsi için filmin sonundaki Türkan Şoray’ın Kadir İnanır ve Ahmet Mekin arasında kaldığı o son sahne farklı anlamlar barındırıyor. Bu filmi ve sahneyi seçmemin sebebi de buydu. Herkesin farklı yorumlamasına müsait, herkesin kendi geçmişinde bir şeyler bulacağı, tam da zamanında böyle bir yol ayrımını yaşamış olmasının muhtemel olduğu bir sahne olduğu, kurguya geniş imkân sağladığı için seçtim. Zaten de tam da beklediğim gibi oluyor, altı öykü kahramanı da bu sahneye farklı yorumlar yapıyorlar.

Sevgi hakkında benim kişisel görüşümü en iyi yansıtan Mümtaz’ın karısı Suna’nın yaklaşımıdır.  “Sevgi yük olmamaktır, varlığıyla da yokluğuyla da kişinin kimseye yük olmamasıdır. Hiçbir şey beklemeden adanmaktır.”

HB: Çeşme Var Kurnası Murdar öykünüze iyi çalışmışsınız. İçeriden bir tarikat üyesinin dili hâkim öyküye, aşina mısınız o cenaha?

AK: Tüm yazarlar en iyi bildiğini yazar. Doğal olan da budur. Zor olan bilmediğini ve olmadığını yazmaktır. Bir erkek yazarın bir kadının incelikli ruh halini yazması –ya da tam tersi- Orhan Pamuk’un Şişli’yi, Beyoğlu’nu değil de Çukurova’yı yazması, Orhan Kemal’in pamuk tarlalarını değil de akademi dünyasının entrikalarını yazması zor olandır.  Ama bu zor başarıldıkça metnin güzelliği artar. Bu manada mesela Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emekli’si romanında bir Melami şeyhi olan Hilmi Baba’yı ve Melamiler’i o dünyadan olmadığı halde başarıyla ve sanki içeridenmiş gibi anlatması bizi etkilemiştir. Ben de Çeşme Var Kurnası Murdar isimli öyküde bir tarikat evinde kalan tıp öğrencisini anlattım. O dünyaya aşinalığım bire bir deneyimlemek suretiyle olmadı hiçbir zaman. Her Konyalı kadar benim de etrafımda bu tipten insanlar olmasına rağmen, öyküdekine benzer bir deneyimleme yaşamadım. Ancak öykü sizde ve okurda bu duyguyu oluşturabilmişse, sanırım yukarıda bahsettiğim şey gerçekleşmiş ve bilmediğimi ve olmadığımı yazarken büyük bir gerçeklik duygusu oluşturabilmişim.  

ahmet karadağ

HB: Öykülerinizin dokusuna hâkim olan tema, yalnızlık. Yalnızlığın öyle ya da böyle halleri. En tanıdık olanı da son öyküdeki Levent’in köşeye sıkışmışlığı… Çok sık yaşadığımız bu durum acaba bizim örgütlü toplum mücadelemizdeki başarısızlığımızın sonucu mu? Ne dersiniz bu konuda başarılı olabildik mi?

AK: Çok haklısınız öykülerdeki temel tema yalnızlık. Kahramanların her biri ya mutlak ya da göreceli bir yalnızlık içinde. Ancak en ağır yalnızlığı yaşayan öykü kahramanı Levent. Bir siyasi sakıncalı olarak arandığı için bu apartmanda bir gizlilik ve yalnızlık içinde yaşamaya çalışıyor. Levent’in yalnızlığı, doğası gereği kimsenin yardım edemeyeceği türden bir yalnızlık. Aslına bakarsanız bu öykü kurguyla ve gerçekliğin en iç içe olduğu bir öykü ve yaşamımdan izler barındırıyor.

Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursam, böyle yalnızlıkları gidermede toplumsal ve örgütlü bir başarı sağlayamadığımızı düşünüyorum. Git gide yalnızlaşan, içine kapanan, içine kapandıkça da öfkesi artan bir toplum oluştu son yirmi yıl içinde. Siyasi sakıncalılar açısından bakınca biraz daha katı bir yalnızlaşma süreci söz konusu oluyor. Bir şekilde yurt dışına çıkabilenler sürgün hayatının zorlu yalnızlığıyla, bu fırsatı bulamayıp da kalanlar söylediğiniz köşeye sıkışmışlıkla hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Benim durumumda olduğu gibi, hapis cezanızı tamamlasanız bile, işsizlikle, ötekileştirmeyle, hatta bir çeşit lanetlenmeyle mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Size karşı oluşan toplumsal öfke bir türlü bitmiyor.

HB: Tekrar başa dönersek, hazineden ayrılan bütçe ve savurganlıklarından dolayı tartışılan Diyanet, en son kalabalık bir heyetle İskandinav ülkelerine gizli bir gezi tertiplemişti, Milli Eğitimin bütçesiyle yarışan böyle bir kurum neden cemaatlerin, tarikatların önünü kesemiyor? Öykünüzde cemaatlerin devletle olan bağına değindiğinizden soruyorum.

AK: Çünkü siyaset ayakta kalabilmesini bu kurumlara borçlu. Tarikat ve cemaatler sadece insan kaynağı olarak değil, finansal anlamda ve toplumsal etkileri anlamında da devletin vazgeçilemez destekçisi durumunda. Camiler, tarikatlar ve mensupları mevcut iktidarın seçim merkezleri ve propagandacıları gibi çalıştığı için önüne kesmeyi geçtim, bizatihi destekliyorlar. Yani önünü kesememe değil, kesmek istememe söz konusu.

HB: Türkiye’deki edebiyatın çölleştiğinden, güdükleştiğinden söz ediliyor son zamanlarda, yeni bir Yaşar Kemal ya da Aziz Nesin çıkmaz deniliyor, ne düşünüyorsunuz?

AK: Cevabım bu söyleşinin ilk sorusuyla ilişkili olacak aslında. Edebiyat acının üzerine kuruludur dersek çok da yanlış bir genelleme yapmış olmayız doğrusu. Tüm dünyada ve ülkemizde büyük yazarlar ve edebiyat olayları büyük buhranlar sonrasında ortaya çıkmıştır. Avrupa’daki büyük yazarlara baktığımızda birçoğu itibariyle dünya savaşları yıllarında ve sonrasında ortaya çıkmış ve yazdıkları eserler kitleleri etkilemiştir. Ya kişisel yaşamında acıya, sürgüne, hapse maruz kalmış, ya da ülkesinin kaderiyle birlikte bunları yaşamış olanlar kalıcı edebiyat eserleri üretmişlerdir. Bu anlamda da ülkemizde son yirmi yıldır yaşanan ağır acıların büyüklüğü ve çeşitliliği, edebiyat hayatımızın geleceği açısından ümit vericidir. Ne çok yazar hapis ya da sürgün görmüştür son yıllarda… Hiç merak etmeyin, bunca acıyla ülke yeni Yaşar Kemal’lere, Aziz Nesin’lere, Nâzım Hikmet’lere gebedir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Taşın Altındaki KuşÖ. A. Bozdemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Thomas Manuel

17 Temmuz 2025

Fantastik Romanlar ve Politika

Sonuç itibariyle okuduğumuz kitaplar hiçbirimizi bu dünyanın fiziksel sınırları ve dolayısıyla da sert gerçekliği dışına çıkarmaya yetmezGörünen o ki, mesele kurmaca olduğunda hem akademide hem de okurun zihninde tuhaf bir hiyerarşi söz konusu. Örneğin edebi kurgu – pol..

Devamı..

Sally J. Pla’nın İçimdeki Okyanus Roma..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024