Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Şubat 2018

Edebiyat

Yayın Dünyası ve Çeviri Etkinliği Üstüne Notlar

Mehmet Rifat

Paylaş

33

0


Piyasadaki özellikle “çeviri oburları”nın ya da “çevirgenler”in (her ikisi de çevirmeden edemeyenleri belirtir!) metinlerine çeviri eleştirileriyle daha yoğun biçimde yönelmeli, sözde çevirilerin ortalıkta rahatlıkla dolaşamayacağını da göstermeli!
Mehmet Rifat
Çeviriyi Düşünenler adlı kitabın (2003, 2008) aynı başlıklı Giriş niteliğindeki yazısında, çeviriyle ilgili soru(n)ları (çeviri tarihi, çeviri teknikleri, çeviri yöntemleri, çeviri kuramı, çeviri eleştirisi, sözlü çeviri vb.) tek tek ortaya koyduktan sonra şöyle bir saptamada bulunmuştum: “Bu sorular böyle sürüp gidecektir. Bir de son bir gözlem ve soru gibi bir soru: Çeviri metinleri yargılama işini tümüyle terk edin, hata avcılığını tümüyle bırakın, ‘kötü’ çevirilerdeki inanılmaz anlam yanlışlarına aldırmayın ve siz bilimsel bir yöntemle, sağlıklı çeviri metinlerin işleyişine, kurgulanışına ilgi duyun diyelim, bu görüşü de sonuna kadar destekleyelim. Çeviriye yöntemli yaklaşanlar bu tür bir çeviri eleştirisi işiyle uğraşırken de ‘çeviri oburları’ çeviri kültürünün içine ne buldularsa, nasıl buldularsa ‘tıkıştırsınlar’ öyle mi?” (Çeviriyi Düşünenler, 2008, s. 13-14) Böyle bir değerlendirmeyi niye mi yapmıştım? Açıklayayım: Çeviride hem kalkış metninin yapılandırılışına, hem kalkış metninin nesnesine (konu’suna ya da tema’sına), hem de kurgulanacak varış metnine saygı duymayan, gereken özeni göstermeyen çevirmenlere ve editörsüz çalışan yayınevlerinin piyasaya sürdüklerine neden bizler okur olarak saygı duyalım ki? Bu konudaki örnekleri rahatlıkla sıralayabilirim elbette. Ama şimdilik çevirmen ve yayınevi adı vermeden, üstü kapalı biçimde, bir iki örneğe değinmek istiyorum: Kendini bir butik yayınevi yöneticisine herhalde Fransızca da bilirim diye “yutturup”, çağdaş bir akımın yaratılmasında ateşleyici güç olan, bu yanıyla da edebiyat tarihine giren bir kişinin mektuplarını, âdeta bilgisayara çevirtip inanılmaz dil “döküntüler”iyle dolu bir metin oluşturan çevirmen ve böyle bir metni de aynen yayımlayan yayınevi mi ararsınız? Ya da dünyaca ünlü bir anlatı kuramcısının çok önemli bir çalışmasını, o kuramın kavramlarından ve terimlerinden neredeyse hiç haberi olmadan, ayrıca inceleme nesnesinin özelliklerinden de “bihaber” olarak çevirmeye kalkışan, bunun sonucunda da doğal olarak “kocakafalıklar” döktüren mi istersiniz? Ya da doğru dürüst bir çeviri deneyimi edinmeden, sırf bir dili yeterince öğrenmiş olduklarını “sanarak”, sırf curriculum vitae’lerini “şişirebilmek” amacıyla çeviri işine kalkışanların “yarattıkları” çeviri “harikalar”ını mı sorarsınız? Yeniden çeviriler konusunaysa bu yazı kapsamında girmeyecek, yalnızca şunu vurgulamakla yetineceğim: Yayın hakları serbest bırakılmış yapıtların eskiden yapılmış çevirileri üzerinden gidilerek takma olabilecek “çevirmen” ya da “hazırlayan” adlarıyla yayımlanmış metinlere de rastladık. Ayrıca ilgi gören çeviri kitapların bir de korsan yayınlarıyla piyasada dolaşması var. Bütün bu sorun yaratan örnekleri daha da artırabilirim. Mesleğim gereği, yılların akışı içinde saptadıklarım bunlar: Sayıları da giderek arttı. Peki bu işte yalnızca çeviriye soyunmuş olanlara mı yükleneceğiz? Öyle değil elbette! Asıl sorumluluğu bu türden çeviremezlerin metinlerini basan ve piyasaya süren yayınevlerinin üstlenmeleri gerektiği bir gerçek! Çok düşük yüzdelerle çalışmayı kabul edecek genç mi genç çevirmen adaylarını bulup ellerine üstelik zorlu metinler veren ve kendilerine internet üzerinden gönderilen sözde çeviri metinleri de yine akçeli nedenlerle doğru dürüst kalemi olan bir editörün tezgâhından geçirtmeden matbaaya gönderen yayınevleri yok mu sanıyorsunuz? Bir de çok sayıda kitabın kapağında ya da içinde adı çevirmen olarak geçen kişilere güven duyarak onlarla çalışmayı yeğleyen, böylece editör parasından da kurtulduğunu düşünen yayınevleri de var. Oysa onlar da yanılıyor: Hangi usta diye bilinen çevirmen olursa olsun, yayınevine sunduğu çeviri metninin deneyimli bir editörün denetiminden geçirilmesi ve bu editörün gözlemlerinin de yine o usta diye kabul edilen çevirmene son bir kez gösterilmesi gerekir. İşin doğru işleyen sürecidir bu. Denetimde hiçbir büyük anlamsal ve üslupsal sorun çıkmamış olsa da en azından kimi küçük noktalarda çevirmene katkıda bulunmuş olunur. Yoksa gün gelir, usta diye, çeviri metinleri gözden geçirilmeden yayımlanmış çevirmenlerin de hızlı bir akış içinde kimi kez nasıl bir “çalakalem kurbanı” oldukları (yayınevinin de titiz davranmamış olması nedeniyle) ortaya çıkar. Bununla da ilgili örnekler meraklıları tarafından saptanmıştır ve dilden dile dolaşmaktadır. Peki yayın dünyasının ve dolayısıyla okurların dikkatini nasıl çekmek gerekiyor? Öncelikle, yayınevleri açısından, her şey hem çeviri olgusuna hem de okurlara gereken saygıyı göstermekten geçiyor. Çevirmenler açısından da, daha işin başında kendi çeviri yeteneğinin ya da becerisinin sınırlarını bilmek (“haddini bilmek” deyin isterseniz), çevireceği kalkış metnine saygı duymak, varış metni Türkçeyi de hangi düzeyde ve ne türden metinlerde kullanabileceğini kavramak gerekiyor! Kolaylıkla para kazanma alanı değil çeviri etkinliği. Yayınevleri açısından da kolay kazanç yolu olmamalı! İşte bu konuda çeviri eleştirmenlerine, uyarı yapma, yayın piyasasına katkı sağlama açısından büyük iş düşüyor. 1990’lı yılların öncesinde, yaklaşık kırk yıllık bir süre içinde, çeviri eleştirisini de görev bilmiş yazar-çevirmenler ile şair-çevirmenler, kimi kez ağır, yargılayıcı bir söylem kullansalar da (çeviri “facialar”ı, “rezaletler”i, “skandalları” gibi) sonuçta çeviri dünyamızdaki kimi “başıboşluklar”ı bir ölçüde engellemeye çalışırlar ve bunda da çoğu kez başarılı olurlardı. 1983’ten başlayarak üniversitelerde mütercim-tercümanlık bölümlerinin açılması ve 1990’lardan sonra bu bölümlerin hızla çoğalması ve adlarının bilimsel koşulların yerine getirilmesi ölçüsünde çeviribilime dönüştürülmesiyle, çeviri kuramlarının salık verdiği betimleyici çeviri eleştirisi anlayışı giderek yargılayıcı çeviri eleştirisinin yerini aldı. Bunun sonucunda da çeviri tarihi, çeviri sosyolojisi, çeviri poetikası, kültürümüzde çevirinin alımlanması gibi araştırmalar ağırlıklı olarak gündeme getirilmeye başladı. Ben de yargılayıcı çeviri eleştirisinin değil de betimleyici çeviri eleştirisinin yolunu destekleyen, farklı bilimsel etkinliklerin çeviri olgusuna bakışlarını sergileyen yazılar kaleme aldım, kitaplar yayımladım, ortak yayınlar hazırladım, dünyadaki çeviri kuramcılarının bu yöndeki yaklaşımlarını çevirip ya da çevirtip yayımladım: Homo Semioticus (1993, 1996, 2001, 2007, 2011), Çeviri ve Çeviri Kuramı Üstüne Söylemler (1995), Çeviriyi Düşünenler (2003, 2008), Çeviri(bilim) Nedir? (2004, 2008, 2012) vb. Peki sonuç ne oldu? Çeviribilimin kuramsal araştırmaları, çeviri tarihi, çevirinin sosyolojisi, çevirinin alımlanması vb. alanlarda bitirme projeleri, yüksek lisans ve doktora tezleri başarıyla gerçekleştirildi, övgüye değer araştırmalar da yapıldı. Bu çalışmalar yüksek bir kuramsal düzeyde sürdürülürken çeviri yapma pratiği de bazı öğretim kurumlarında giderek ikincil bir düzeye kaydırıldı. Ayrıca piyasaya katkısı olabilecek çeviri eleştirisinden de giderek uzaklaşıldı. Zaten az sayıda olan ve güçlükle sürdürülen kitap tanıtıcı dergiler, gazetelerin kitap ekleri de daha çok yayınevlerinin gönderdikleri arka kapak yazısı niteliğindeki tanıtıcı, daha çok da doğal olarak övücü kısa metinleri aynen sütunlarına taşıma yoluna gittiler.
Unutmayalım, bu işi yapanlar gerçek anlamıyla yazar-çevirmenler ve şair-çevirmenlerdi. Kimsenin de gözünün yaşına bakmazlardı!
Peki bu kadar şikâyetçisin de sen ne diye söylediğin türden çeviri eleştirisi yapmıyorsun, diyebilirsiniz. Ben iş bölümüne inanıyorum: Yıllardır, hem çalışma hakkı hem de dinlenme hakkı olarak, yazarların (benim yazarlarımın) metinlerini çeviriyor, onlar hakkında metinler yazıyor, yayınlar yapıyorum. Yeri geliyor çevirdiğim yazarların Klasik söylemleriyle uğraşıp yoruluyor, yeri geliyor Klasik yanlarıyla haz duyup dinleniyorum; ama yine yeri geliyor çevirdiğim yazarların Modern söylemlerini kavrayabilmek için daha fazla çaba harcayarak yoruluyor, yorulmanın olumlu sonuçlanmasıyla da çeviri sürecinin keyifli bir yolculuk olduğuna karar veriyorum. Çalışma, dinlenme, -hatta tembellik etme haklarımı da hâlâ benim yazarlarımı, düşünürlerimi, felsefecilerimi okuyarak, çevirerek, haklarında eleştirel-denemeler yazarak sürdürüyorum (ayrıca bkz. Barthes, Proust, Baudelaire ve Ötekiler, 2016, s. 18-19). Evet, yargılayıcı türden bir çeviri eleştirisi ya da daha doğrusu yanlışların eleştirisi diyebileceğim metinler yayımlamıyorum. Ama hemen belirteyim, yıllarca derslerimde (Modern Fransız Edebiyatı ve Fransızca-Türkçe Çeviri derslerimde) Fransızca bir metin üzerinde durduğumuzda, o metnin varsa Türkçe çevirilerini de öğrencilerime gösterip birlikte değerlendirmeler yaptığımızı da burada özellikle belirtmek isterim. Ayrıca şu ya da bu biçimde bağlantılı olduğum yayınevlerine de, sorulduğunda ya da gerektiğinde, bu konudaki olumlu/olumsuz görüşlerimi sıklıkla aktardığım bilinir. Yukarıda özellikle 1940’lardan başlayarak 1990’lara uzanan süreçte çeviri eleştirisinin örneklerine daha sık rastlandığından söz etmiştim. Unutmayalım, bu işi yapanlar gerçek anlamıyla yazar-çevirmenler ve şair-çevirmenlerdi. Kimsenin de gözünün yaşına bakmazlardı! Ne var ki bu kişiler bir bir öte dünyaya göç ettiler... Yerlerini dolduracak, çeviri tutkusunu, hazzını ve sabrını edinmiş, metne ve dile saygılı, yabancı dillere ve Türkçeye egemen usta yazar ve şair çevirmenler öyle pek kolay bulunmuyor: Bir Sabri Esat Siyavuşgil, bir Sabahattin Eyuboğlu, bir Nurullah Ataç, bir Nusret Hızır, bir Orhan Veli, bir Vedat Günyol, bir Adnan Benk, bir Yaşar Nabi, bir Suut Kemal Yetkin, bir Oktay Rifat, bir Tahsin Yücel, bir Behçet Necatigil, bir Adnan Cemgil, bir Tahsin Saraç, bir Selahattin Hilav, bir Can Yücel, bir Memet Fuat, bir Akşit Göktürk, bir Rekin Teksoy, bir Cemal Süreya, bir Sait Maden, bir Tomris Uyar vb. yok artık. O zorlu çeviri eleştirisi işini de, bugün için, genç kuşaktan başarılı yazar-çevirmenler ile şair-çevirmenlerin üstlenmeleri gerekiyor!

Şimdi bir yayınevinin çevirmenlere ve editörlere yönelik ideal politikasının ve çalışmasının nasıl olabileceği üstünde durmak istiyorum. Bununla ilgili şöyle bir tablo çizebilirim: Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Rusça, Yunanca, Macarca, Lehçe, Norveççe, Danca, Farsça, Arapça, İbranice vb. dillerden çeviriler yayımlayan ya da yayımlamayı belli bir süreye yayarak amaçlayan bir yayınevinde üçlü bir aşamanın var olması işin idealidir:
  1. Çevrilecek yapıtların tartışılarak seçilmesi işlevini üstlenen ve bu amaçla düzenli toplanan bir Yayın Kurulu’nun oluşturulması;
  2. Seçilen yapıtların çevirisini üstlenebilecek, alanında ustalaşmış çevirmenler ile yetenekleri denenmiş genç çevirmenlere önerilerin götürülmesi;
  3. Çevirisi yapılacak her dil için en azından bir ya da iki editörden kurulu tamzamanlı ya da yarızamanlı editörler ekibinde çalışanların, çevirileri özgün metinle sıkı sıkıya denetlemesi, gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra metni son bir kez çevirmenine göstermesi, arka kapak yazısını kaleme alması, kapak düzeni için önerilerde bulunması, kısa tanıtım yazısını oluşturması.
Fransa’da yıllar öncesinde yakından tanığı olduğum “büyük yayınevleri” böyle çalışıyorlardı (tabii onların çevrilecek diller listesinde Türkçe de vardı). Ama daha da önemlisi ve daha da güzeli, kendi ülkemde de böyle bir çalışma yöntemini ve düzenini yıllardır benimsemiş ve dolayısıyla yıllardır sağlıklı çeviriler sunan bir yayınevinin de yakından tanığıyım. Böyle bir çalışma düzenini, kendine göre şu ya da bu ölçüde üstlenmiş, dolayısıyla sağlıklı çeviri metinler basan başka yayınevlerinin de ülkemizde var olduğunu çok iyi biliyorum. Bu sayının giderek artması çeviri dünyamızın daha da sağlıklı bir düzene kavuşmasını sağlayacaktır kuşkusuz. Yayınevinin çapına göre daraltılıp genişletilebilecek bu üç aşamalı düzen uygulamaya ciddiyetle konduğunda ancak okurlara ÖZGÜN METİNle EŞDEĞERLİ çeviriler sunulabiliyor, ancak o zaman YABANCI YAZARın İKİZ’i değerindeki yazar-çevirmenlerden ve/ya da şair-çevirmenlerden söz edilebiliyor. İKİZ kavramıyla neyi vurgulamak istediğimi belirtmek için yıllar öncesine gidip bir kitabımdaki şu sözlerimi aktarmam gerekecek: “[B]ence şiir çevirisinden çok şiir ve çevirisinden söz etmeli. / ‘Çeviri’ sözünü burada şiirin ikizi olarak görüyorum. Ama aynı ‘doğum’da dünyaya gelmiş bir ikizi değil de, ayrı zamanlarda, ayrı koşullarda benzetim yoluyla dünyaya getirilmesi istenmiş, dünyaya getirilmesi hazırlanmış bir ikizi olarak görüyorum. / İkizlerin ‘benzerlik’ dereceleri farklı olabilir, ikizlerin ‘güzellik’ dereceleri farklı olabilir; ikizlerin ‘bambaşkalık’ dereceleri de söz konusu olabilir. Ama bir bakıma benzetim yoluyla yaratılmış olmak, ikizliğin var oluş koşulunu da belirliyor ne de olsa. / .... / Bir de şu var: Şiir ve çevirisi, yani Şiir ve İkizi, ikiz dünyaya geldikten sonra birlikte yaşayabilecekleri gibi (ikidilli şiir yayınları), birbirlerini hiç görmeden de yaşayabilirler (ikidilli olmayan şiir çevirisi yayınları).” (Gösterge Avcıları, 1. baskı, 1997; 2. baskı, 2000, s. 67-68) Çevirmenlerin de bir yaratıcı, bir yazar, bir şair olarak, ya da yabancı bir yazarın veya şairin İKİZ’i olarak yaşayabilmesi, dolayısıyla doğrudan kitap kapaklarında adlarına yer verilmesi, yazıların ya da kitapların kaynakçalarında adlarının özellikle belirtilmesi için de yukarıda yayınevi yöneticilerine yönelik olarak sıraladığım çalışma aşamalarından geçirilmiş sağlıklı metinlerin yayımlanması vazgeçilemez bir koşuldur. Piyasadaki özellikle “çeviri obur-ları”nın ya da “çevirgenler”in (her ikisi de çevirmeden edemeyenleri belirtir!) metinlerine çeviri eleştirileriyle daha yoğun biçimde yönelmeli, sözde çevirilerin ortalıkta rahatlıkla dolaşamayacağını da göstermeli diye düşünüyorum! Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Yanlış anlaşılmasın, çevirilerin hiç hata barındırmamasından söz etmiyorum; değindiğim türden çeviri eleştirisine konu edilecek olanlar, bence, hata sınırını çoktan aşmış, “metin ve dil saygısızlıkları”yla dolu sözüm ona çeviriler.

Hem yayın dünyasının hem de okurların “hıfzıssıhha”sını düşünmek gerekir!

Beylerbeyi, Ocak 2017

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sıradan bir durumun harikulade grotesk..M. Cem Öztüfekçi
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

14 Kasım 2025

Tchaikovsky’nin Dehası

Muazzam teknikler kullanır. Tchaikovsky’nin yeteneği ve müziksel dehası asla tartışılmaz. Ancak bir şekilde, klasik müziğin üç büyüğü Bach, Mozart ve Beethoven ile birlikte anılmaz. Belki de Batı Avrupalı olmadığından, bunların hemen ardından sayılacak “iyiler” arasındadır adı...

Devamı..

Herkesin Aşkı Kendine

F. Berna Uysal

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024