Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Haziran 2018

Öykü

Ali Can Eren • Bir Gecenin Sıcak Olması Ne İlginç Şey

Ali Can Eren

Paylaş

44

0


Yine olmadı, kâğıdı buruşturup odanın bir köşesine savurdun. Sıcakta hiç yazamıyorsun. Belki de biraz ara vermen iyi olabilir ama, veremiyorsun. Yeni bir sayfa… Dalgasız, duru bir deniz gibi, tam karşında. Bomboş bir sayfalar denizi. Oysa zihin denizinde ne fırtınalar kopuyor. Ortalık birbirine girmiş. Devasa dalgalar oradan oraya sürüklüyor içlerinde ne varsa. Bir anda, zihin denizinde gizlenmiş bir balina zıplıyor sayfalar denizinin tam ortasına. İşte o zaman karışıyor ortalık. Durgunken, en azından, boş bir sayfa olan deniz şimdi darmadağın, beraberinde fırtınılar koparan koca bir balina. Her yerde kelimeler var. Üzerleri karalanmış, yasak kelimeler; harfler; sıkıntıdan çizilmiş çeşit çeşit yüzler… İşte büyüklükler bu yüzden tehlikelikeli. Çünkü etrafındaki küçüklükleri bir tarafa savurur, halbuki onlar olmadan bir bütün oluşmaz. Sen de aklındakilerle sandalyeye çakılı kalır, bu güzel hikâyenin neden inşa edilemediğini sorgular, sıkıntıdan patlarsın. Ağustosa özgü akşam rüzgârları giriyor pencereden. Ilık ılık sarıyor saçlarını. Küçük bir ter damlası süzülüyor, şakağından başlayan yolculuğu çenende bitiriyor. Sonra, sonra öylece patlıyor kâağıtta, yazdığın kelimeyi bozuyor. Böyle daha mı iyi sanki? Bozuk bir kelime olsun hikâyenin içinde, nasıl olur? O sırada telefon kaçıncı kez çalıyor, bilmiyorsun. Bir bıkmışlık hali, yeter! Cızırtıya doğru koşuyorsun. Kolların güçsüzleşmiş yazdıkça, ahizenin ağırlığına şaşıyorsun. Hırçın bir ses çıkıyor dudaklarından, “Ne var, şimdi mi,” diye soruyorsun. “Tamam, birazdan çıkıyorum.” Önce öteki ahize kapanıyor, sonra seninki yerini buluyor. Ceketini giyip kapıyı çekiyorsun. Masa lamban açık kaldı, kalem kağıdın üzerinde. Bekliyor olacaklar seni. Odanın içine giren ağustos rüzgârı bırakmayacak yakanı. Bu hikâyenin bir sonu olmalı. Bir gecenin sıcak olması ne ilginç şey. Sokak karanlıkla boğuşmaya başlamış, kaybedeni belli bir boğuşma bu; lambalar ancak kendi diplerini aydınlatıyor. Rüzgâr önce Haliç’e uğruyor anlaşılan, deniz kokusuyla karışık ızgara balık sarmış sokağı. Yokuş aşağı bırakıyorsun kendini. Yangınlara, hırsızlara, müteahhitlere meydan okumuş eski evler, sıra sıra dizilmişler. Bir tanesinin cumbasından küçük bir saksı düşmüş sokağa. Yeşil bedeninden kopmuş sapsarı bir kafa, ardından saksısına kadar toprak parçaları. Bir intihar gecesi bu! Bunun hikâyene bir katkısı olur mu? “Olmaz, intihardan uzak dur, günahtır kızım,” diyor aksakallı bir sokak kedisi. En azından sevgilisine yaptığı serenatı sen, böyle yorumluyorsun. Demek kendine geliyor küçüklükler. “Gelin, dünyanın bütün küçüklükleri birleşsin,” diye bağırmak istiyorsun geceye. Sokaklar artık bitmek üzere, şimdi caddeye çıkacaksın. Sonra deniz kenarından meydana ulaşacaksın. Akşamın bu saatinde rengârenk, aydınlık meydan. Kalabalık bir güruhun sesi geliyor. Hızla yaklaşıyorsun buluşma noktasına. Kalabalığı yarıyorsun, balık ekmekçiler, mısırcılar, işportacılar… Hemen yanınızda Haliç, binlerce yıllık gizemli hazineleri barındıran bir deniz. “Denizler hep gizemli hazineler barındırmazlar mı zaten,” diyor dudakların. “Haliç’in dibindeki altınlarla, zihin denizindeki anlar arasında bir fark var mıdır; sayfa denizlerindeki kelimeler daha mı az değerlidir sanki?” diye soruyorsun yanından geçen yaşlı bir teyzeye. “Beni karıştırma kızım, anlamam ben,” diyor, karşılaştığı sorunun bilinmezlerini tartarak. Uzaktan görüyorsun onu. Köprünün başında, yüzü Galata’ya dönmüş, bekliyor. Bu sahne bir hikâyede olsaydı… “Çok klişe olurdu,” diyorsun. Köprüde bekleyen bir erkek… Ona doğru yaklaşan bir kadın… O fırtınalı denizden böyle bir hikâye çıkmaz doğrusu, ama hayat bir hikâye değil, daha doğrusu, yaratıcı bir hikâye değil, çoğu zaman. Kahramanları olan bizlerin pek çoğu durgun denizleri tercih ediyor sonuçta. “Sonunda geldin,” diyor sarılarak. “Evet, geldim. Neymiş bakalım bu çok önemli şey.” “Hazır mısın,” diye soruyor. Hazırsın, tahmin de ediyorsun artık az sonra olacakları. Yıllardır birliktesiniz, son bir yılda çokça konuşulan geleceğe dair planlar ve senin en sevdiğin yer, Galata köprüsü. Tahmin etmek zor değil. “O zaman, önce şu çiçekleri bir al bakalım,” diyor. "Alalım bakalım,” diyorsun muzipçe. Etraf yavaşça kalabalıklaşıyor sanki. İnsanlar gülümseyerek, merakla bakıyor dizleri üstüne çöken damat adayına. Bir anda alkış kopuyor. Elleri ceketini yokluyor damat adayının. Yüzük geliyor anlaşılan. Ama sen, bir an bir gündüz düşünden çıkıyorsun. “Tam dalacak zaman, kendine gel,” diyorsun içinden. Ama kontrol edemiyorsun, aklın masada kaldı. Kâğıtta, kalemde ve ağustos rüzgârında; fırtınalı denizlerde kaldı aklın. Damat adayı senin gibi değil, onu seviyorsun, ama o durgun denizlerden yana. Sen fırtınaların kadınısın. Fırtına rüzgârlarına kapılmış kelimelerin zihninde kök salmış her şeyi yıkması zevk veriyor sana. Gözün damat adayına takılıyor, elini ceketinin cebinden çıkartıyor. “İşte burada!” Biraz soluklanıyor, kutuyu açıyor yavaşça, sonra gözlerinin içine bakıyor direkt. “Sevgilim, benimle evlenir misin?” Evet, tam da bunu bekliyordun. Bekliyordun ama, bir an öylece kalıyorsun. “Evet, tabiki seninle evlenirim,” demek istiyorsun, ama dudakların kıpırdamıyor. Kaşların havada kaldı. Etraftakiler sizi izliyor. “Bir şey söylemiyecek misin,” diyor. Söyleyeceksin aslında, ama tek kelime çıkmıyor ağzından. Denizler, fırtınalar, rüzgârlar ve kelimelerden oluşan bir çılgınlık anı sarıyor aklını. Yavaş yavaş yüzü düşmeye başlıyor. Sadece dizleri üstündeki damat adayının değil, etrafta izleyenlerin yüzü de düşüyor. Kaşları çatılıyor, “Neden bir şey söylemiyorsun,” diye soruyor. “Hadi sevgilim, benimle evlenir misin?” Söyleyemiyorsun işte. Öyle gidiyor sessizlik. Sonra aniden, geceye doğru bir ses çıkıyor dudaklarından, çoşkuyla: “Hayır!” Uzun bir “Aaa,” kopuyor kalabalıktan. “Vah vah; olmaz olsun böyle iş!” Akşam gezmelerindeki yaşlıların el dışları el içlerine çarpıyor, bir sorun var anlaşılan. “Ne,” diyebiliyor reddedilen damat adayı. “Hayır mı, şaka mı yapıyorsun?” İstemsizce gülüyor, acı gülüşü deniyor buna. “Şaka mı, komik değil” Hayır, şaka yapmıyorsun. “Evet” demiş olsaydın kötü bir hikâye olurdu bu, buna izin vermedi zihnin. Bekledi, düşündü, taşındı ve sonunda kurguladı. “Hayır.” İşte, şimdi güzel bir hikâye oldu. Şimdi eve gidip masana oturabilirsin. Işık da kağıt kalem de hazır bekliyorlar. Güzel bir çatışma. Erkek, öylece kaldı herkesin önünde. Kadın, utanç duygusundan ziyade bir zafer duygusuna sahip, fırtınan tam içine dalacağı anı bekliyor. Kalabalık, dizilerde gördüğü bol çatışmalı hayatlara alışık, ama bir ağustos gecesi, deniz kokusu ve ılık rüzgârla bu sahneye tanık olmak daha tatlı doğrusu. Hızlı adımlarla kaçıyorsun, arkana hiç bakmadan. Yokuşu tırmanıyorsun. Her şeye rağmen, hikâyenin bu kadar acıklı biteceğini tahmin etmemiştin, kim bilir ne haldedir şimdi damat adayı? Aksiyonlarla dolu bir hikâye vardı aklında, ama hayat işte, kurgunun belirsiz yolları seni derin bir trajedinin ortasına çıkardı. Yıllardır birlikte olduğun adamdan, üstelik en önemli noktada, bir anda ayrıldın. İyi bir hikâye olsun bu. Sokaklar iyice karanlığa gömülmüş. Lambalar hala yetersiz. Akşam gördüğün çiçeği düştüğü yerden almışlar. Evler hala direniyor düşmanlarına. İki katlı ev tam karşında. Işık yanıyor, pencereler açık. Yazı masana oturmak için nasıl da çarpıyor kalbin. Her şey hazır, çatışma başlasın şimdi. Tek tek bir araya gelecek harflerden kelimeler, onlardan da cümleler yazılacak kağıda. Sonra derin bir acı çekilecek boyuna. Küçük bir ter damlası süzülüyor, şakağında başladığı yolculuğu çenende bitiriyor. Sonra, öylece patlıyor kağıtta. Fırtına diniyor, bir dahaki anına kadar. Artık, balinalar yok ortalıkta. Her şey yerli yerinde, bereketi, bol ve sakin. Kalem, zihin denizinden ağlarını çekiyor artık. Fırtınalı denizde avlanan bir balıkçı oluyorsun. Oradan oraya koşturuyor kelimeler kâğıt üzerinde. Sonra, artık sona geliniyor. Ilık bir ağustos rüzgârı ağları titreterek son damlaları da döküyor. İşte bitti. Gitme vakti. Ama son bir cümle giderken. “Bir gecenin sıcak olması ne ilginç şey.”
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çöl YazılarıG. H. Geray
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cafer Solgun

21 Mayıs 2026

Bir Kürtçe Direnişi ya da Mehmed Uzun

Oysa daha gençti ve söyleyecek sözü bitmemişti ve Diyarbakır’a gelişi için, “Ben buraya ölmek için değil, yaşamak için geldim” demişti.Me dixwest ku em jî wek her kesî li ser axa xwe azad bijîn. Em bi xwe bajon, biçînin, derxînin, û ji bo rojên xwe yên pêş, bi xw..

Devamı..

Ayurvedik Bakış Açısı

Ferhan Yüksel

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024