Kimi zaman gerçeklikle düş arasında aklım durdu. Özellikle romanın finali çok zorladı, anlamak için birkaç kez okumam gerekti…
Fulya Kılınçarslan: Murakami’nin romanlarında gerçek ve gerçeküstü öğeler iç içe olmasına rağmen karakterler gerçeklik algılarını kaybetmiyor, “tuhaf” hatta “büyülü” denebilecek anlar yaşıyor ancak bir sonraki adımda hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Üstelik Murakami bu gerçeküstü hâlleri, Batı romanında sıklıkla gördüğümüz “delilik, sanrı, yanılsama” gibi açıklamalarla meşrulaştırma ihtiyacı da duymuyor. Japon edebiyat geleneğinde gerçeküstü öğelerin rolü nedir?
Ali Volkan Erdemir: Budizm’le birlikte Japon edebiyatına giren düş ögesi var. Gerçekle hayal birbirine karışıyor. Budizm’in özünde de yaşamın bir düş olduğu, ona kapılmadan ama onu da yok saymadan bir orta yolda buluşma fikri ağır basıyor. Diğer yandan Japon masallarının tuhaf ve büyülü yanlarını göz ardı etmemeli. En bilinen Japon masalı Prenses Kaguya'da yaşlı oduncu ışıl ışıl parlayan bir bambu ağacını keser, içinden el kadar bir kız çocuğu çıkar, çocuğu olmayan yaşlı çift onu evlat edinir. Parladığı için ona parıltılı, ışıltılı anlamını çağrıştıran Kaguya adı verilir. Masalın sonunda anlaşılır ki bu kız aslında Ay’dan gelmiştir ve yine Ay’a dönmelidir. Murakami’nin eserlerindeki Ay bezemeleri, ortadan kaybolan kızlar, bana hep bu masalı çağrıştırır. Bu masalın sonundaki Ay’dan gelme sahnesi de Budist resimlerde yer alan kişinin son nefes verme anını çağrıştırır bana. Gökyüzünden bir bulut üzerinde çeşitli müzik aletleri çalan melekler yeryüzüne inip o kişiyi ya da ruhunu alıp göğe çıkarırlar.
Zen Budizmi’nin yanı sıra klasik Japon inancı Şintoizm de Japonya’da düşle gerçekliğin iç içe geçmesinde ayrı bir öneme sahiptir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru oluşturulan, Kamikaze pilotları olarak bildiğimiz tokkotai birliklerindeki askerler de intihar saldırılarından önce birbirleriyle vedalaşırken, yakın zamanda diğer tarafta görüşmek üzere, derlermiş. Buna göre ölüm, sadede bir boyut değişimidir. Bu da Murakami’nin romanlarındaki duvardan geçişler, bir kapıdan diğer yana geçmeleri akla getirir.

FK: Murakami ile ilgili İngilizce yayımlanan inceleme yazılarına baktığımda “nadir” bir tarzının olduğundan ve metinlerinin tek bir kategoride değerlendirilemeyeceğinden bahsediliyor. Türkiye’de ise gerçeküstü öğelerin yer aldığı her tür metni illa “fantastik” kategorisine yerleştirmek gibi bir eğilim var. Sence bu yanılgının kaynağı ne? Okuduğunu anlamamak mı, araştırmamak mı yoksa külliyen her şeyi yanlış anlamak mı?
AVE: 2016’da “Klasik anlatım sanatını popüler kültür, Japon gelenekleri, büyülü gerçekçilik ve felsefi tartışmalarla cesur bir şekilde harmanladığı” için verilen Hans Christian Andersen Ödülü’yle Murakami, Andersen’ın izdeşi olarak kabul edilmiştir. Bu onun hem Japon hem de dünya edebiyatındaki nadirliğini en güzel anlatan açıklamalardan biri bence.
Murakami’nin Kumandanı Öldürmek romanını ele alalım. Bu roman acaba hangi kategoriye sokulabilir? Bir yanda Japonların 1937 yılında Çin’in Nanking şehrinde yaptıklarını açıkça katliam olarak aktarıyor olayın tüm çıplaklığıyla. Gelecek vaat eden bir piyano sanatçısının Çin’de işlemek zorunda kaldığı cinayeti bir türlü sindirememesi, Japonya’ya döndükten sonra bileğini keserek intihar edişini okuyoruz yine bu romanda. Yaşamı kurtarılsa bile o ellerle artık piyano çalamayacak; ciddi bir eleştiri var bu satırlarda. Diğer yandan bir tablodan çıkan, üstelik Japonya’da bulunmayan bir ögeyi, “commendatore/kumandan”ı gerçek üstü haliyle kullanıyor. Murakami edebiyatı içinde ayrı bir tarza sahip İmkânsızın Şarkısı, Sputnik Sevgilim gibi romanlar da Kumandanı Öldürmek’ten farklı bir tarzla yazılmış. Dolayısıyla, Murakami’yi tek bir kategori içine koymak doğru değil.
FK: Eski Yunus Otel’in geçirdiği değişim, film yıldızı Gotanda’nın serzenişleri veya “Kutsal vergi indirimi aşkına” gider gösterilen tele-kızlar. Kapital ve iradeli kölelik arasındaki ilişki romanın her köşesinde varlığını hissettiriyor. Ama öte yanda da Koyun Adam gibi zamandan ve mekândan ari bir karakter var. Oysa Türkiye’de yayımlanan öykü ve romanlara baktığımızda kapitalizm gibi “ciddi” meselelerle Koyun Adam gibi “düşsel” öğeler pek yan yana gelmez. Japon ve Türk edebiyatını, daha doğrusu yazarların ve edebiyat çevrelerinin tutumunu bu açıdan karşılaştırırsak…
AVE: Önceki cevabımda söz ettiğim gibi Murakami’nin tarzı oldukça farklı. Açıkçası bu tarzı için uzun bir süre Japon edebiyat dünyasından soyutlanmıştı; Japonya’dan ABD’ye gidişi de mevcut Japon edebiyatı camiasında tarzının kabul görmemesi bir yana yıkıcı eleştiriler almasıydı. O da eleştirilere yanıt vermekle zaman kaybetmek yerine kendi tarzının peşinden gitti. Nihayet son birkaç yıldır söz konusu çevreden de kabul görmüş olmalı ki artık öyküleri, ilk sayısı 1893’de yayımlanmış aylık edebiyat dergisi Bungakukai’da yer alıyor.
Öte yandan, Japonya’daki akademik ortamlarda, sempozyumlarda Murakami hâlâ eleştirilir, yazarlık niteliği tartışılır. Popülist olmakla suçlanır. Kahve aralarındaki sohbetlerde onun Akutagawa Ödülü alamamış olmasından, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamayacağından söz edenler olur.
Bununla birlikte, uzun yıllardır Japon edebiyatı Murakami üzerinden değerlendiriliyor. Öyle ki diğer Japon yazarlar üzerine yazanlar da “Japon edebiyatı Murakami’den ibaret değil” derken aslında Murakami’yi referans alıyor. Ülkemizde Natsume Soseki başta olmak üzere yeni Japon edebiyat eseri çevirilerinin tanıtımında mutlaka Murakami’nin o yazarla ilgili söylediklerinden birkaç cümle kullanılıyor.
Japon edebiyatının izini Murakami üzerinden sürmek sadece ülkemize özgü değil. 2018’de Murakami çevirmenlerinden akademisyen Jay Rubin’in Japon öyküleri seçkisi (The Penguin Book of Japanese Short Stories) yine Murakami’nin kapsamlı sunuşuyla yayımlandı.
Neticede kabul edilse de edilmese de Murakami 41 yıldır çeşitli türde yazıyor, çeviriler yapıyor; Mesleğim Yazarlık’ta kullandığı “ring” benzetmesi üzerinden söylersem, yazın ringinde 50 dile çevrilen ve çok okunan eserleriyle zamana ve eleştirilere karşı aralıksız üreterek meydan okumaya devam ediyor.

FK: Murakami’nin karakterleri genelde obsesif ve detaylara düşkün – örneğin Dans Dans Dans’ın karakterlerinden biri olan Yumiyoşi, kıyafetlerinin yeterince düzgün olup olmadığıyla takıntılı. Ve biz ne zaman Yumiyoşi’yi görsek onun takıntıları sayesinde aslında nerede olduğumuzu da hatırlıyoruz – büyük bir otel, ciddi bir iş yeri. Bu kadar katı bir detaycılık ve ritüeli andıran davranış biçimleri Japon kültürünün bir uzantısı mı yoksa karakterler bu detaylar sayesinde gerçeklikle bir bağ mı kuruyor?
AVE: Japonya’daki ilk izlenimlerimden biri insanların işlerini sakinlik içinde özenle yapmalarıydı. Markette olsun, postanede olsun, öğrenci işlerinde olsun, o anki işlerini titizlikle yaparak işin hakkını verirler. Buna bakarak sözünü ettiğin davranış biçimlerinin Japon toplumunda genel bir durum olduğunu söyleyebilirim. Yine “kusur örtmek” de oradaki öğretilerden biridir. Bir Budist tapınağın girişinde bir özdeyişle karşılaşmıştım; o deyiş tam aklımda kalmadı ama içeriğini aktarayım. Bilindiği gibi Japonya’da tapınaklara girerken ayakkabı çıkarılır ve geriye doğru döndürülüp eşik önüne konur. Eğer bu ayakkabılardan biri düzgün konmamışsa onu, sahibine fark ettirmeden düzeltmen beklenir. Demek istediğim, düzen Japon toplumunun her ayrıntısına nezaketle işlenmiştir.
Diğer yandan, edebiyat açısından bakınca acaba diyorum, Yumiyoşi’nin üniformasını çıkarıp derli toplu bir halde koyması belki de önceki karakterini düzgün bir şekilde bir kenara bırakıp başka bir kendine bürünmesi mi? Ne de olsa otel çalışanı ve o otelin bir odasında otelin kurallarına karşı çıkarak müşteriyle birlikte kalıyor. Otelle bağlantısı olan üniformasını kırışmayacak şekilde koyarak otele saygısını koruyor, ama özel yaşamına sahip çıkarak da yapacağından geri kalmıyor. Böylece iki tarafa da saygısını korumuş oluyor.
FK: Murakami’nin öteki kitaplarında olduğu gibi Dans Dans Dans da hayli sürükleyici ve yönüyle biraz riskli çünkü dikkati elden bırakan bir okur, gerçekle düş arasında gidip gelen atmosferde her an kaybolabilir. Peki çeviri süreci nasıl ilerliyor? Murakami’nin kitaplarını çevirirken hiç yolunu kaybettiğin oldu mu?
AVE: Evet, olmaz mı hiç? Mesela bu romanda bazen odalarda kayboldum. Kimi zaman gerçeklikle düş arasında aklım durdu. Özellikle romanın finali çok zorladı, anlamak için birkaç kez okumam gerekti… Murakami’nin başka romanlarında da oluyor bu. Okuduğumdan beri aklıma takılmıştır; Sputnik Sevgilim’de Sumire gerçekten var mıydı yoksa K. bir şizofren mi? Myu karakterini K’nın zihni mi uydurdu? Bu romanda geçen Yunan adasını bulduğunu sanan o kadar çok kişi var ki… Murakami okurun zihniyle oynayıp onu şaşırtmayı seviyor.
Dans Dans Dans’taki kaybolmanın bir başka türünü Yasunari Kawabata’nın Karlar Ülkesi’ni okurken de yaşamıştım. O romandaki zaman geçişlerine dikkat etmezsen seni yolundan alıverir ve zihnin kar gibi beyaz içinde kalır; bu karlı romanın amacı da bu olabilir; beyaz hiçlik içinde önce kendini kaybetmen, sonra da bulman; bulabilirsen, bulma niyetindeysen.
Dans Dans Dans
FK: Murakami evrensel bazı karşılıkları olan imgeler vasıtasıyla sadece gerçekle gerçeküstünü değil aynı zamanda bilinci ve bilinçüstünü birbirine bağlıyor. Örneğin Kumandanı Öldürmek’te “kuyu” imgesi veya Dans Dans Dans’ta “asansör” imgesi. İmgelerin insan zihninde yol açtığı etki düşünülenden çok daha fazla o yüzden şunu merak ediyorum, çeviri yaparken metnin içine yazardan bile daha fazla giriyorsun üstelik çift dilde düşünmek zorundasın, bu çok ciddi bir süreç peki bu esnada çevirdiğin kitaplar düşünsel olarak seni değiştiriyor mu veya diyelim ki Murakami söz konusu, karakterlerin başından geçen türde “tuhaf” olaylar yaşadığın oluyor mu?
AVE: Murakami’nin düşün dünyası bana çok tanıdık geliyor, o yüzden değişmek bir yana sanki onun bazı karakterleriyle kendimi olumluyorum. Daha önce bir başka söyleşide demiştim, Murakami’yi Türkçeleştirmek benim için adeta bir terapi. Çeviri yaparken kendimi o eserin içinde buluyorum. Bu romanda da oldu: Başkarakterle sandviç hazırlayıp aheste şekilde yedim, tarzıma hiç uymasa da Yuki’yle onun sevdiği müzikleri dinledim, Ame’nin büyüleyici güzelliğini hayranlıkla seyrettim, dedektifin olay ve bürokrasi karşısındaki çaresizliğini hissettim, sorgu odasından çıkıp gün ışığına kavuştum, nihayetinde de sahilde Dick North’la soğuk bira içip sızdım… Ertesi sabah gerçek dünyaya uyandım.
Sputnik Sevgilim’deki K. adlı karakterle doğum gün, ay ve yılımın aynı oluşu bana çok tuhaf gelmişti. İkinci Murakami çevirimdi, başta yılda bir çeviri yapmayı düşünürken Sputnik’in ardından büyülenmiş gibi ara vermeden devam ettim. Böylece 2016’da Kadınsız Erkekler’in yayımlanmasının ardından şimdilerde on birincisini çeviriyorum.
FK: Çocuğunu otelde unutan bir anne, tele-kız cinayetleri, usulsüzce gözaltında tutulan bir yazar, savaşta tek kolunu kaybeden eski bir asker… Şimdi, garip bir çelişkiden bahsedelim istiyorum, bütün bu karakterler Türkiye’de yayımlanan bir öykü ya da romanda bir araya gelse karşımıza bambaşka bir manzara çıkar ve ajitasyon üzerinden prim yapmaya duyulan ihtiyaç her sayfada iliklerimize işler. Buraya kadar tamam çünkü Türkiye’deki edebiyat çevreleri, Türkiye’deki okur profilinin mağduriyetten beslenen metinleri tercih ettiği konusunda neredeyse hemfikir. Öyleyse şunu sormak istiyorum, madem okurun tercihi mağduriyetten yana Murakami niçin bu kadar çok okunuyor?
AVE: Murakami’nin karakterlerini yargılamamasını seviyorum. Onun yazdıklarını okurken kendimi küçük dalgaların hafifçe sahile vurmasını seyrettiğim andaki gibi büyülenmiş hissediyorum.
Murakami’nin karakterleriyse kendilerini olduğu gibi kabul eden ya da kendilerini bile göre girdaba/içinde bulundukları şartlara bırakan kişilerden oluşuyor genelde; o girdapta boğulabilir ya da girdap onu bir kıyının sakin kollarına fırlatabilir. Mesela bu romanda Dick North, aşkı uğruna Ame’nin etrafında dört dönüyor, kendisi de mahvolacağının farkında ama girdaptan kendini almıyor, alabilir ama almamayı tercih ediyor; öyle yaşamayı göze alıyor. Öldürülen tele-kızın maddi bir sıkıntısı yok; seks işçiliğini eğlence ve merak için yapıyor. Bu karakterlerin özsaygıları dikkatimizi çekiyor… Başkarakterin telekızlarla olan arkadaşlığında da yargılama yer almıyor. Bunun gibi birbirlerini yargılamayan Murakami karakterlerinin dışında, Murakami’nin kurduğu psikolojik atmosfer öylesine başarılı ki çocuğunu otelde unutan anneyi de yargılamıyoruz. Dolayısıyla onun romanlarını okurken insanları -belki de en başta kendimizi- yargılamıyor, olduğu haliyle kabul etme/edilme kıyısına bırakıyoruz.
Kumandanı Öldürmek
FK: Dans Dans Dans romanının Murakami romanları içindeki yeri nedir?
AVE: Murakami’nin ilk romanı bilindiği üzere, 1979’da yayımlanan Rüzgârın Şarkısını Dinle. Üçüncü kitabı Yaban Koyununun İzinde’de farklı bir tarz arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz. Beşinci romanı İmkânsızın Şarkısı gerçekçi bir roman; Japonya’da rekor sayıda satışının ardından Murakami 1988 yılında yayımladığı Dans Dans Dans’ta artık kendine özgü tarzından emin hale geliyor bence. Az önce sözünü ettiğimiz o nadir tarzını perçinliyor.
Murakami’nin romanlarında eleştirilen şeylerden biri bazı tekrarlardan kaçınmaması. Murakami’nin şifreleri olarak da kabul edilen bu tekrarların başlıcaları kuyu, ayna, kayıp kedi, cevapsız telefon… Bir de karakterler var. Bu romanda Koyun Adam yine karşımıza çıkıyor. Bu karakter Murakami edebiyatında önemli bir yere sahip, öyle ki bir söyleşisinde “Sonsuza dek kahramanımdır Koyun Adam” diyor Murakami. Türkçede Yaban Koyununun İzinde’de tanıştığımız Koyun Adam karakteri Türkçede yayımlanan “Tuhaf Kütüphane” öyküsünde de geçiyordu. Bunun dışında “Sydney’in Yeşil Caddeleri”, “Spagetti Fabrikasının Sırrı” ve “Koyun Adam’ın Noel’i” öykülerinde de yer alıyor.
Yine Murakami romanlarının birinci tekil şahıs anlatıcısı “ben” karakterinin yakın arkadaşı Fare’den Dans Dans Dans’ta söz ediliyor. Zengin bir aileden gelen, yazar olmak için üniversiteyi bırakan bu karakter “Fare Üçlemesi” olarak adlandırılan Rüzgârın Şarkısını Dinle, Pinball 1973 ve Yaban Koyununun İzinde’de önemli bir yer tutar. Dans Dans Dans, Murakami’nin Fare karakteriyle vedalaştığı romandır.
FK: Son sorum, Dans Dans Dans’tan sonra Haruki Murakami çevirilerinde neler okuyacağız?
AVE: Bu yıl sonuna doğru yayımlanacak Pinball 1973’le Murakami’nin mevcut romanları Türkçede tamamlanmış olacak.
Öte yandan 2020’de Murakami’nin Japonya’da art arda üç kitabı yayımlandı. Biri kendi özel t-shirt koleksiyonu üzerine, diğeri babasını, anlatının odağına bir kediyle yaşadıklarını koyarak anlattığı anı kitabı, üçüncüsü ise bir öykü kitabı.
2021’de dünyaca ünlü maestro Seiji Ozawa söyleşisiyle başlayacak Murakami çevirilerini, anı kitabı ve yeni öykü kitabının takip etmesini hedefledik.
Bu arada bir önsezi ve ümidim de Murakami’nin önümüzdeki iki yıl içinde yeni bir kısa roman ortaya koyacağı yönünde. Merakla bekliyorum.






