Allahabad, Kumbh Mela: Ganj kıyılarından yükselen kutsal şarkılar...
25 Mart 2017 Hayat Gezi

Allahabad, Kumbh Mela: Ganj kıyılarından yükselen kutsal şarkılar...


Twitter'da Paylaş
0

İlk başlarda biraz tedirgin olsam da baktım bir şey demiyorlar, sandaletlerimi çıkarıp ıslak zeminde bata çıka ilerliyorum yanlarına. Bu mistik atmosferde ziyaretlerim kısa süreli oluyor elbette.
Ayşe Topbaş
İnsanın rüzgâr kadar hür olduğu göklere Götür beni, insanın tanrılaştığı yere Rig-Veda Nehrin kıyılarında kilometrelerce sıralanmış insanlar mahşer provası yapıyor. Ben de bu sahnenin içinde dolaşıyorum. Sakalları göğsüne inmiş, saçları sırtını kaplayan hacıların peşi sıra yürüyorum. Kadınlar rengârenk elbiseleri ile en şahane renklerin esrarlı pırıltısına bürünmüş. Gerçek olamayacak bir zarafet ile geçip gidiyorlar. Masalla gerçeğin birbirine karıştığı topraklarda yürüyüşümüze Ganj kıyılarından yükselen kutsal şarkılar eşlik ediyor. Ucu bucağı görünmeyen nehrin kenarında, kadınlar kâğıttan gemilerini suya bırakıyorlar. Önce çiçekler koyuyorlar. Ardından kollarından parmaklarına kayan bileziklerin şıkırtıları eşliğinde küçük bir mum yakıp kağıttan kayığın ortasına. Mum bazen rüzgârın etkisiyle sönüyor. Tekrar tekrar çakıyorlar kibritleri. Sonunda aydınlanıyor gemicikler. Ganj’ın sularında çiçek ve ateşle dolu minicik kayıklar süzülüyor. Yüzlerce. Büyülü bir görüntü yüzüyor gözlerimin önünde. Hinduların Prayag adını verdikleri Allahabad kentinde iki kutsal nehir Ganj ve Yamuna birleşiyor. Bu iki kutsal nehrin sularının birbirine karıştığı topraklar, binlerce yıldır milyonlarca Hindu’yu huzura kavuşturan bir hac yeri. Dünyanın en büyük dini toplanma yeri. Sanskritçede kumbh bakraç, mela da toplanma, festival anlamına geliyor. Bakraç Festivali. Bir zamanlar Hint tanrıları güçlerini kaybeder. Güçlerini yeniden kazanmak ve ölümsüzlük iksiri Amrita’yı ele geçirmek için iblislerle işbirliği yapmak zorunda kalırlar. Amrita bir bakracın içinde ortaya çıkar. Tanrılar kutsal suyu, iblislerle paylaşmak istemezler. İksiri almak için kapışırken bakraçtan dökülen, dört damla dört kutsal yeri belirler. Bu kutsal yerlerden biri de Allahabad. Diğerleri Haridvar, Uccain ve Nasik. Şeytanlarla tanrılar arasında on iki gün süren mücadele on iki yıla tekabül ediyor. İşte bu yüzden Allahabad’da on iki yılda bir toplanıyor milyonlarca insan. Bu yıl, yetmiş beş milyon kişinin katıldığı festivalin bir yolcusu da benim. Nehrin kıyılarında olağandışı görüntülere dalıp gidiyorum. Kadınlar tepeden tırnağa süslü. Ganga güzel görmeli onları. Rengârenk sarileri kilometrelerce öteden seçiliyor. Kolyeler, küpeler, deste deste bilezikler takıp takıştırmışlar. Eteklerinin altından görünen çıplak ayaklarında şıngırdayan halhalları var. Ayak parmaklarında taşlı yüzükleri. Yaşlı, genç fark etmiyor. İki kişinin koluna girmiş zorlukla yürüyen doksanlı yaşlarında ihtiyar bir kadının ayaklarına takılıyor gözlerim. Aynı parıltılı yüzükler. Kumbh Mela’ya son gelişi muhtemelen. Kadınlar kağıt gemilerini yavaşça suya bıraktıktan sonra ayağa kalkıp dua ediyorlar, ardından kendilerini bırakıyorlar kutsal nehrin sularına. Bir kadın siyah saçlarını taramak için öne doğru eğilmiş. Başının üstünden öne aldığı uzun saçları parıl parıl parlıyor. Bir başka kadın, bakır bir kaptan döktüğü suyla çocuklarını yıkıyor. Boyunlarına rengârenk ipler bağlanmış üç keçiyle bir adam ortalarında dolanıyor. Kırmızı elbiseli, şişman, kör bir adam ellerini iki yana açmış ilahî söylüyor. Tıraşlı başının ortasından burnuna kadar inen kırmızı dikey bir çizgi var alnının ortasında. Bu çizgi onun Vişnu’yu takip ettiğinin göstergesi. Yere çömelmiş bir erkek kırık bir aynaya bakarak tıraş oluyor. Çocuklar her yanda oyun oynuyor. Yaşlılar ya bastonlarına yaslanıp ayaklarını sürüyerek ya da akrabalarının kollarında sendeleyerek nehre doğru gidiyor. Nereye bakarsam bakayım insanlar gülümsüyor. Beyaz elbiseli bir adam yaklaşıyor. Saçları ıslak. ‘’Merhaba, ne vakittir dolaşıp duruyorsun, kutsal nehre girmeyecek misin?’’ Güven veren dingin bakışları, yumuşak bir ses tonu var. Ne diyeceğimi bilemeden duraksıyorum. ‘’Yarın gireceğim’’ Oysa maalesef ertesi gün bu hikaye burada sona erecek, ben geri döneceğim. ‘’Yarın girmenin bir anlamı yok. Ganga’nın kutsal anı şimdi’’ ‘’Birazdan girerim belki’’ diyorum hiç de inandırıcı olmayan bir sesle. ‘’Ruhsal liderimiz burada, tanışmak ister misin?’’ Ruhsal lideri merak etmiştim doğrusu. Soran gözlerle bakıyorum ona. ‘’İşte orada! Uzun saçlı, yeşil elbiseli olan’’ O kalabalığın, hengâmenin arasında guruyu görmeye çalışıyorum. Saçı sakalı birbirine karışmış bilge bakışlı bir ruhanî lider ararken, kırklı yaşlarının sonlarında bir kadın buluyorum karşımda. Koyu yeşil elbisesi rüzgârda dalgalanıyor, Ganj’ın kutsal suları, uzun siyah saçlarında parlıyor. Uzaktan izliyor bizi. Tekinsiz, ürkütücü bakışları var. El sallıyor. Ben de ona karşılık verip apar topar uzaklaşıyorum oradan. Çünkü aklım Kumbh Mela’nın en enteresan kişileri Naga Sadhular ve Akharalar. İki gün önce başlayan ve ortalığı seller götüren yağmurdan dolayı Akharalar’ın çadırları darmadağın olmuş, pek çoğu, basan sellerin ardından kampı terk edip gitmişti. Benim çadırımın da onlarınkinden farkı yoktu zaten. İki gecedir sırılsıklam battaniyelerin altında, yanımda ne getirdiysem üst üste giyinip soğuktan tir tir titreyerek uyumaya çalışmıştım. Dışarıdan gelen Şiva ilahîleri ve gök gürültüleri eşliğinde Neyse günlerdir kendini göstermeyen güneş bugün kendini gösteriyor, hac yolcuları rahat bir nefes alıyor. Bir görüntüden ötekine kayarak geçip giderken bir adamın avuç içinde tuttuğu pirinci takılıyor gözlerim. Kocaman bir kazanın etrafında toplanan hindu hacılara yemek dağıtılıyor. Bir yaprağın üzerinde servis edilen pilav. Miktarı avuç içi büyüklüğünde. Gidip arka barakalardan birinden cazır cuzur kızarttıkları hamurlardan alıyorum. Gayet lezzetli. Karnımı doyurduktan sonra sahili ardımda bırakıp çadırlara doğru yürüyorum. Henüz kampı terk etmemiş Akharalar, çadırlarını topluyor, kırmızı elbiseli adamlar denklerini sırtlanıp kamyona taşıyor. İlk başta çekiniyorum biraz ama merak korkuya galip gelince bodoslama dalıyorum çadır kente. Naga Sadhular, Şiva’nın dini bütün dervişleri. Üzerlerine elbise yerine, hava giyinen azizler. Rahat yataklarında değil, gökyüzünün altında uyuyorlar. Bir gün bir yerde, ertesi gün başka bir yerde. Çark aralıksız dönüyor, bu çıplak azizler, binlerce yıldır Kumbh Mela’nın olmazsa olmaz ziyaretçileri. Tanrıları anarlarken, azizlerin bazıları çilyum içiyor. Şiva için çekilen esrarlar. Önce ot dolduruyorlar kalın bir çubuğun içine. İki elleriyle sıkıca kavradıkları, kahverengi kalın çubuktan çektikleri esrarın dumanları tütüyor başlarının üstünde. Bir tanesi yüzünü yana çevirip dumanı üflüyor, kor bir yanıyor, bir sönüyor. Duman, buhur kokularıyla rüzgâra karışıyor. Bazı çadırların batılı misafirleri var. Akhralar’la birlikte ateşin etrafında oturmuş, duman tüttürüyorlar. Keyiflerine diyecek yok. Bazı çadırlarda ise vücutlarını külle kaplamış çıplak azizler. Olağan tek bir görüntü yok. Her şey olağandışı. Nereye bakacağımı, nerede ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Kırk yıldır kesmediği tırnaklarını kırılmasın diye sağ elini havada tutan bir adam. Göğsünün altına kadar inen sakalları var. Tırnakları, parmaklarının çevresinde kalemtıraş çöpleri gibi dönerek açılıyor. Çadırların pek çoğunda, bir gurunun etrafına halka halinde dizilen tuhaf, egzantirik görünüşlü adamlar var. Etrafı çiçeklerle çevrili ateşin ortasına oturmuş, çay içiyorlar, babayı dinliyorlar. Çoğunun safran rengi giysileri, uzun sakalları, başlarının üstünde ya türban ya da aynı işlevi gören pöstekiye dönüşmüş uzun rastalı saçlarından yapılı topuzları var. İlk başlarda biraz tedirgin olsam da baktım bir şey demiyorlar, sandaletlerimi çıkarıp ıslak zeminde bata çıka ilerliyorum yanlarına. Bu mistik atmosferde ziyaretlerim kısa süreli oluyor elbette. Birkaç fotoğraf çekip bir başka çadıra geçiyorum. Bir başka guru, bir başka baba, farklı dinleyiciler, farklı müritler. Sonu gelmiyor. Hava kararmak üzere. Son olarak bir çadırdan başımı uzatıyorum içeri. Babanın etrafında üç beş kişi. Ortalarında bulunan küllenmiş ateşin üzerinde bir çaydanlık. Baba dumanını tüttürüyor. Beni görünce yanına çağırıyor. Gidiyorum. Oturmamı söylüyor. Ateşin külünden alıp yavaşça dokunuyor alnımın ortasına. Safran rengi giysili ve türbanlı, sert bakışlı babanın yanında ne yapacağımı bilmez halde otururken, çıplak bir adam oraya buraya koşturarak eşyaları topluyor. Üzerinde giysi yerine boncuklar sallanan adam, omzunun üzerine attığı battaniyeleri, yaygıları çadırın biraz ilerisinde duran kamyonete yüklüyor. Baba oturduğu yerden ocaktaki korların üzerinde kaynayan eski püskü çaydanlığı alıyor. Bana beyaz bir çay ikram ediyor. Bir an duraksıyorum. Dönme zamanım gelmişti, yolum hayli uzaktı ve ben henüz nasıl döneceğimi bilmiyordum. İkramını istemeyerek de olsa geri çeviriyorum, ardından veda edip babanın alnımın ortasına sürdüğü külden leke ile yola koyuluyorum.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR