Başka hiçbir şey, müzik kadar uhrevî bir aşkınlık ve kavrayışla insan ruhuna nüfuz edemez. Edebiyatın bile ulaşamadığı diplere sızar müzik ve bir melodi en usta, en ozanca sözcüklerin ifade edemediği, kişinin kendisinin dahi henüz keşfetmemiş olduğu duyguları insan yüreğinde tutup yakalar .
Müzik, sanatların en yücesinde oturur ve esin perileri üfler insan denilen canlının fokurdayan yüreğine. Müzik bir bakıma en vahşi, en eğitilmemiş tabiatımızın evren ve doğayla yarenlik ettiği ezeli yoldaşıdır. An olur, kelimeler kifayetsiz kalmaz mı? Zaman olur, konuşmak bile ağır gelmez mi ruha? Konuşmak, anlatmak, dinlemek çözmez, çözemez kendimizle veya bir başkasıyla aramızdaki düğümleri. Bilemeyiz çoğu zaman içimizde dönüp duran, burgaçlanan, çalkalanan, kaynayıp taşan, bulanan ve durulan suların dilini, meramını. Bilemeyiz yürek daralmalarımızı, sıkılmalarımızı, incinmişlik ve hayıflanmalarımızı dile dökmeyi. Doğru ve yerinde sözcüklerle dağılmış, zarar görmüş parçalarımızı bir araya getirmeyi bilemeyiz. İnsan yüreği öyle derin, karmaşık ve uçsuz bucaksız bir evren ki, kişi ne kadar yetkin olursa olsun lisan bazen yetersiz kalır hissettiklerini anlatabilmeye. İşte sadece müzik başarır; bütün dillerin, hudutların, kültürlerin, algıların ve kavrayışların dar, yavan, kısıtlı zindanlarından çıkarabilmeyi insanı. Ve yine her şeyi olduğundan da zorlaştıran hatta çarpıtıp hakikatinin şirazesinden kaydıran tüm iletişim biçimlerinin üstünde, hürriyetinin hazzı ve coşkusuyla ruhun bin bir cefasına derman olan yine müziktir.
Müzik dinleyen insan bir tür trans halindedir. Kimsenin ufuklarında değildir, hatta bestekârın, o müziğin yaratıcısının vizyonunun bile ötesine geçip kendi kozmosunda, kendi semalarında, kendi okyanusunda uçar müziğinin cerbezesine kapılmış kişi. Müzik, avını büyüleyen bir yılan gibidir aynı zamanda. Çok kişi olmuştur, müzikle uğraşırken aklın öteki kıyısına geçmiş. Müzik kelimenin bütün olumlu ve olumsuz anlamıyla bir tılsımdır. Olanakları müzik kadar sınırsız ikinci bir sanat yoktur.

İşte Mısırlı şarkıcı Nagat El Sagira'nın (1938) "Ana Bashak El Bahr" isimli şarkısı da (1980 çıkışlıdır) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız müzikal tılsımın en nadide örneklerinden biridir. Bir şarkının veya müziğin lisanı olmaz, dememize bilmem lüzum var mı? Arapça, Farsça, İtalyanca veya bilmem neyce... Müzik bu kültürel duvarları yıkar, Neşet Ertaş'ın "gönülden gönüle giden gizli yol" diye dizelere döktüğü, yeryüzündeki herkesin bildiği ama basireti, idraki ve sezgileri kadar nasiplenebileceği lisanla konuşur bu şarkı da.

Ana Bashak El Bahr, arabesk bir şarkı ancak arabeskin bizim memleketteki yaygın, dejenere, ucuz replikalarıyla ilgisi yok tabii ki. Nagat El Sagira'yı yan yana koyabileceğimiz ilk isimler Mısır'ın efsanevi sesi Ümmü Gülsüm ve yine ünü bütün dünyayı sarmış Lübnanlı kült şarkıcı Feyruz olurdu. Ama şarkıdan uzaklaşmayalım biz. Ana Bashak El Bahr, Arap müziğinin klasik orkestrasyonunun en önemli enstrümanları olan yaylılar ve perküsyon ritimleriyle girer önce. Ama dört nala değil usul usul, hani Pery Como'nun "Killing Me Softly"sindeki gibi. Girizgâh ılık ılık adeta iksirli bir şurup gibi akar içinize, sıcak soluğunu üfler ve eritir buzlarınızı, yumuşatır katı, gergin sinirlerinizi. Sonra Nagat'ın kadifeden, ipekten sesi değer kulaklarınıza. Daha bir dakika bile olmadan bütün direncinizi kırar, paslanmış kapaklarınızı açar ve teslim alır şarkı sizi. Alır Kahire'ye, Beyrut'a, Fas'a, Cezayir'e götürür, bütün Kuzey Afrika'da gezdirir ruhunuzu. Bir zamanların Fenike'sinde, Kartaca'sında, Bereketli Nil havzalarında, Kenan diyarlarında, Keldani, Süryani, Memlûki, Fâtimî kültürlerinde dolaştırır. Şarkı ilerledikçe, Nagat'ın tuncu eritecek denli dokunaklı söyleyişi akkor olup akar ve o eski şaşaalı günlerinde Akdeniz'in dört yanındaki limanlara uygarlığın bin bir çeşit kokusunu taşıyan Müslüman, Venedik, Ceneviz kalyonlarını getirir aklınıza. Belki bir ticaret gemisinin pruvasında durmuş, bilgin bakışlarıyla uzak ufukları izleyen El Kındî'nin, El Râzî'nin ruhları da bu şarkının ezgilerine gizlenmişlerdir, kim bilir?
Belki de dizlerinizi kırıp ezilenlere, terk edilenlere, adaletsizliğe uğramışlara, oğlu veya kızı, anası veya babası despot yöneticilerin karanlık zindanlarında kaybolmuş bağrı yanık, kimi kimsesi olmayan insanlara ağlamak istersiniz bu şarkıyı dinlerken. Şu yalan dünyada sevgiyi, aşkı bulamamış, mutsuz yalnızları ve yüreklerinde türlü türlü gurbetlerin hasretini çeken dünya sürgünü bedbaht ruhları düşünürsünüz Ana Bashak El Bahr dinlediğinizde. Arap halklarının kara yazısı gelmez mi peki aklınıza? Fas'ta, Cezayir'de, Ürdün'de, Libya'da, Suriye’de ve halklarının acı çektiği bütün coğrafyalarda zorbalığa, tahakküme, sömürüye ve her türlü boyunduruğa isyan eden yüreği kocaman kadınlar da gelmez mi aklınıza? Ana Bashak El Bahr, binlerce devrimin gür soluğunu da taşıyor. Yüreğinizde öyle bir ateş yakıyor ki, dünyanın zulme uğrayan tüm ulusları yanında, tiranlara karşı omuz omuza direnmek için neyi bekliyoruz daha, diye haykırmak istiyorsunuz.

Fakat, aynı zamanda ruha kuvvetli bir yaşama sevinci de aşılıyor bu şarkı. Başımı alıp gideyim diyorsunuz, Midak'ın, İskenderiye'nin sokaklarına karışayım, piri fâni yaşlıların dizlerinin dibine oturayım, “hele anlat baba,” diyeyim istiyorsunuz mesela. Ya da sıcak sam yellerinde koyulaşıp güzelleşmiş misk, amber kokan feraceli kadınların sürmeli gözlerindeki şehveti ve tutkuyu göreyim, oradan Şam'a, Kudüs'e, Sicilya’ya, Marakeş'e ve nihayet Endülüs'e kadar uzanıp o coğrafyaların kültürlerini, müziklerini, yazgılarını, kederlerini, aşklarını, toprağını, rüzgârını, kokusunu içime çekeyim. İçime çekeyim; çünkü ben de biraz Sevilla'yım, biraz Beyrut'um, biraz Tunus'um. Ben Akdeniz'im, zeytinin, çölün, şarabın ve mitosların emzirdiği çocuğum.
Ana Bashak El Bahr'ın sizi nerelere götüreceğini, uçsuz bucaksız gönül dünyanızın hangi sahillerine çağıracağını bilemezsiniz. Ana Bashak El Bahr o tılsımlı şarkılardan. Şifa da olabilir ruhunuza, zehir de. Zehrinin içinde şifa gizleyen şarkılardandır belki de. Binlerce senelik geçmişi olan bir coğrafyanın, peygamberlerin, tanrıların, savaşların, firavunların, kralların ve kraliçelerin tozu ve külüyle yoğrulmuş bu şarkının harcı. Dünya kuruldu kurulalı yeryüzünde kargaşanın hiç eksik olmadığı memleketlerde dövülmüş cevheri. Sessizce dinleyelim.






