Alois Hotschnig’in Belki Bu Defa Belki Şimdi’deki tüyler ürpertici öyküleri neden yazdığını bilmiyorum.
Bir yıl önce Oggito’da yazmaya başladım. Beni çok etkileyen bir yazarın, Gerbrand Bakker’in üç kitabını art arda okuyup yazdığım “Kuytular” bu mecradaki ilk yazımdı. Sonraki aylar boyunca okuduklarım arasında beni yeni yerlere götüren kitaplar ve onların yazarları hakkında yazmayı sürdürdüm. Oggito’da yayınlanan sekiz yazıma konu ettiğim bütün kitapları çok sevdim. Onlar hakkında yazarken acı da hissettim, neşe ve geleceğe dair umut da. Bazen yazara bazen roman kahramanlarına şefkat duydum. Bağlar, bağlantılar kurdum. Ama sanırım en önemlisi, yazı yoluyla başkalarını görebilme becerim arttı.
Bu bir yılın ardından ilk kez, sevip sevmediğimi bilmediğim bir öykü kitabını, Belki Bu Defa, Belki Şimdi’yi1 okuduktan sonra bir yazı yazmam gerekiyor. Hukukta rıza hilafına diye bir ifade vardır ya, ben bu yazıya rızam hilafına başladım. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursam, bu yazıyı yazmak, okuduğunuz satırları yazan kişinin iradesini yansıtmıyor. Sipariş bir yazı bu, hayatımda en yakından tanıdığım genç kızın siparişi.
Kitabın durmadan komşularını izleyen bir adamın hikâyesini konu eden ilk öyküsünü bitirip, “Yürümenin İki Çeşidi” adlı ikinci öyküsüne başladıktan biraz sonra önüme çıktı genç kız, karşımda dimdik durdu, “Unutmadın, biliyorum,” dedi. Onu duymazdan gelmeye çalıştım önce, bir erkeğin sokaklar ve yıllar boyunca bir kadını takip ettiği o öyküyü okumaya devam ettim. Kaybolmadı ortadan, “Git çalışma odandaki dolaptan eski defterleri çıkar, otur oku, onların arasında izleri bulacaksın,” dedi bu kez. El kadar kızın talimatıyla yukarı çıkmayacaktım elbette, çıkmadım. Ama o ısrar etmeyi sürdürdü. “En azından,” dedi, “okumayacaksan, en azından yaz. Kitap bittiğinde ben hâlâ burada olursam, lütfen bu kitabı yaz.” İşte o yüzden şu an burada, birlikte bilgisayarın başındayız.

Belki Bu Defa, Belki Şimdi eserin Türkçe basımının içindeki öykülerden birinin adı. Avusturyalı yazar Alois Hotschnig’in Almanca yayımlanan kitabının adıysa Die Kinder beruhigte das nicht, yani “Çocukları yatıştırmadı bu” kitaptaki öykülerden birinde geçen bir cümle. Gerçekten de ne çocuklar sakinleşti öyküler boyunca, ne yetişkinler. Benim genç kız da ikinci öyküden sonra takip ve gözetleme halleri bir daha ortaya çıkmamış olsa da kitabın sonuna kadar etrafımda gezindi.
Bense ondan beterdim. Bu öyküler okurken bana başka hiçbir şey değil, yalnızca huzursuzluk veriyordu. Yazınsal olarak çok değerli metinlerdi ama ben ve koltuğumun kolçağına tünemiş halde, bir kitaba, bir bana, bir dışarıdaki ağaçlara bakan, saçları yaz güneşiyle sararmış edebiyat düşkünü genç kız o değeri ıskalıyorduk. Bir ara, “Türkçesi mi kötü acaba,” dedi. “Hayır, çeviri iyi,” dedim, “baksana metinler akıp gidiyor. Mesele başka.”
Mesele şuydu: Dengem bozulmuştu. Okuduğum her öykünün ardından kitabı kapatıp bulamayacağım bir yere saklamak istiyordum. Aklımdan onu balkondan aşağı, komşu bahçeye fırlatmak bile geçti. Fakat aynı zamanda okumaya devam etmek için tuhaf bir arzu da duyuyordum. Sonra eserin orijinal adını görünce Hotschnig’in tam da bunu, dengemi bozmayı amaçlamış olabileceğini fark ettim. Öyleyse eğer, yazara şapka çıkarmak gerek, başarısına diyecek yoktu. Çoğunluğunda zamanın sürekli yer değiştirdiği için yakalanamadığı, hepsinde ürkütücü nesnelerin ve yerlerin betimlendiği öykülerden oluşuyordu kitap. Bütün odaların tıka basa oyuncak bebeklerle dolu olduğu ev, can çekişen böcek, sazların durmaksızın birbirine karıştığı nehir kıyıları, yosun tutmuş duvarlar, üstündeki isimler değişen kapı zilleri, yerleri değişen evler, evleri değişen insanlar, kaybolmaya ve kaybetmeye -sözcüğün her iki anlamıyla- yazgılı olduğumu hissettiriyordu. Öykülerdeki tek bir karakter bile sevilesi değildi. Yalnızca kitaba adını veren öyküde yıllardır hiçbir aile buluşmasına gelmeyen Walter amcaya sempati duyabildim, sanırım herkesten uzaklaşmayı seçtiği için. Başımı kitaptan her kaldırışımda yalnızca benim kızı ve çam ağaçlarını gördüğüm, bahçedeki karatavukların seslerini duyduğum, insanlardan uzak olduğum için şanslı hissettim. Ne fena.
Hotschnig’in öykülerinin tamamı okuru uyanamadığı karabasanlardakine benzer derin karanlıklara indiriyor, biri bile çıkış ihtimali vermiyor. “Yabancısın,” diye bağırıyorlar. Bazıları, “evinde ve güvende olduğunu mu sanıyorsun, değilsin. Ne evindesin ne de güvende, seni gözetleyen birileri hep var, gittiğin her mahallede, yürüdüğün her sokakta arkanda biri var,” diyor alaycılıkla. “Aile yalanın merkezidir, annen, baban, kocan, sevgilin, herkes sana yalan söyler,” diyor öbürleri. “Hiçbir zaman aklını kaybetmeyeceğini sanıyorsun ama gün gelir bir psikiyatri hastanesinde sanrılarının arasında duyabildiğin tek şey yan odadaki hastanın ayak sesleri olur,” diye parmak sallıyorlar. Kabuklu bir böceğin can çekişerek ölümünün ve karıncaların böceğin gövdesini oyup parçalayarak içini boşaltması sahnelerinin an be an betimlendiği öykü peki? “Yeryüzü can çekişerek ölüyor, yağmacılar alıp götürebildikleri ne varsa götürüyor,” demiyor mu?
Yaşam tükeniyor. İnsan yönünü çoktan kaybetti. Artık hiçbir şeyden emin değiliz. Kerteriz olarak aldığımız değerler, kurduğumuz bağlar, paylaştığımız anlam aşına aşına kaybolmaya yüz tuttu. Yapayalnızız, birbirimize ve dünyaya yabancıyız. Sırtlarındaki anahtarlarla kurulmuş, yeryüzüne fırlatılmış kurmalı bebekler gibi amaçsızca dolaşıyoruz.

Bu düşünceleri zihnimden silmeye çalıştım. Hotschnig’in beni de indirdiği kuyudan yukarı çıkmak için tutunacak ip aradım, bulamadım. Bir ara odanın köşesindeki koltukta yazıyı bitirmemi bekleyen genç kıza baktım. Yüzünün önüne düşürdüğü saçlarını incecik parmaklarının arasından geçiriyordu. Konuşmak istiyor da yanlış bir şey söylemekten çekiniyor gibiydi. “Hadi söyle ne söyleyeceksen,” dedim. Saçlarını üfleyerek havalandırdı. Gözleri çıktı ortaya. “Korkumuzu da yaz artık,” diye fısıldadı. Hangi korkudan söz ettiğini hemen anladım. Onun, benim, ikinci öyküdeki kadının, galiba bütün kadınların yaşadığı, şiddetten kurtulmak için saldırganla pazarlık yapmak dahil her çözüme başvurmayı göze aldıran, bazılarımızı bir gölge gibi hayat boyu takip eden emniyetsizlik duygusunu yazmamı istiyordu.
Kadınları düşünmeye başlayınca kızın bilmediği bir şey olduğunu fark ettim. O benim korkumuzu belki bir çırpıda değil ama yıllara yayılan uğraşla parçalara ayırdığıma, her bir parçayı tuzla buz olmuş kristal bir bardağın parçalarını tutar gibi ışığa tuttuğuma, içlerindeki gökkuşağını gördüğüme ve sonra onları sonsuza dek yok ettiğime tanıklık etmemişti. “Korkacak bir şey yok artık, emniyetteyiz,” dedim. İnanmadı. Anlattım ona, kendimi, yapabildiklerimi, geldiğim yolları anlattım. Söylediklerimi başını sallaya sallaya, dikkatle dinlerken kuyudan çıkacağım ipi de sallandırmış oldu: Kendimi hatırlamak.
Yine de bu kitaba dair hâlâ bilmediğim şeyler var. Alois Hotschnig’in Belki Bu Defa Belki Şimdi’deki tüyler ürpertici öyküleri neden yazdığını bilmiyorum. Kapanda olduğunu bilmeyen huzurlu insanlara nerede olduklarını anlatabilmek için mi. Sıkıştıkları kapanlarda korkanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek için mi. Belki de kendi sıkıştığı kapanları yazıyla parçalamak içindir. Hepsi mümkün, hiçbiri doğru da olmayabilir, ama ne fark eder. Önemli olan şu: Ben kitabın arka kapağını gördükten sonra bu kitabı neden okumak istediğimi artık biliyorum. Yıllardan beri ilk kez bir taleple karşıma dikilen o genç kızın sözünü dinlemeye cesaret edip öyküleri sabırla okumaya neden devam ettiğimi, onu yatıştıracak güce sahip olduğumu, bu yazıyı neden yazdığımı, bunların hepsini biliyorum artık.
Çalışma odasındaki dolaba dönerken halinden memnun görünüyor genç kız. “Sipariş yerine ulaşacak mı,” diye sordu merdivenleri çıkarken. “Hiç merak etme sen,” dedim.
1 Alois Hotschnig, Belki Bu Defa Belki Şimdi, Çev. Mustafa Tüzel, Yüz Yayınları, 2020






