Yazar için çeviri, insanlığı birleştirir. Çeviri, yazar için bir misafir ağırlama biçimidir, kelimenin yabancılığını silmeden ona ev açmaktır.
“Şiddet içeren çevirinin çaresi yine çeviridir, çünkü kavimler ve kabilelere dağılmanın çaresi de insanlıktır. Bu dağılma, İncil’deki Babil efsanesinde, insanların kibriyle inşa ettikleri kulenin çöküşüyle anlatılır; bu çöküş aynı zamanda tek bir Ademî dilde birleşmiş insanlığın da sonunu simgeler. Kur’an’da bu Babil efsanesi yoktur; aksine, kavimlerin ve kabilelerin çeşitliliği birincil gerçek olarak sunulur. Hucurat suresinin 13. ayetinde, “[...] tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık,” denir. Bergson’un hatırlattığı gibi, biz her şeyden önce bir kabile türüyüz, doğal olarak bize benzeyenlere ve bizim dilimizi konuşanlara eğilimliyiz. Bergson da bize, bu ayetle aynı bakış açısıyla, kabileleri aşan bir “açık toplum” yaratma sorumluluğunun bizde olduğunu söyler. İnsanlık, nostaljimizin nesnesi değil, aksine ufkumuz ve görevimizdir. Tanrı kabileleri yarattıysa insanlığı inşa etmek de bize düşer.”
Souleymane Bachir Diagne'nin kitabı Dilden Dile Çevirinin Konukseverliği, çevirinin sadece kelimeleri bir dilden diğerine aktarmak olmadığını, aslında kültürler arasında bir köprü kurmak, yabancıya kapı açmak anlamına geldiğini anlatıyor. Amanda Gorman'ın şiirinin çeviri tartışmasıyla başlayan giriş okurun aklına pek çok soruyu hemen getiriyor: Kimliklerimizi mi çeviriyoruz, yoksa deneyimlerimizi mi? Çeviri sadece kelimeleri değil, düşünceyi, kültürü, tarihi de yanımızda taşıyan bir köprü mü? Ve biz, bu köprünün üzerinde yürürken ne kadar farkındayız?
Kitabın orijinal adı De langue à langue: L'hospitalité de la traduction. Türkçe çevirisi Dilden Dile: Çevirinin Konukseverliği, Ozan Kırıcı ve Seda Sevinç Kesim tarafından yapılmış. Yazar Souleymane Bachir Diagne, Senegal doğumlu bir filozof; Sorbonne ve École Normale Supérieure'de eğitim görmüş, Derrida ve Althusser gibi isimlerin öğrencisi olmuş. Dakar Üniversitesi'nde öğretim üyeliği, Senegal cumhurbaşkanına danışmanlık ve Columbia Üniversitesi'nde profesörlük yapmış. 2025'te Hervé Deluen Büyük Ödülü'nü almış. Kitap, Timaş Yayınları'ndan geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Kitabın girişinde, Amanda Gorman olayı gibi güncel örneklerle tahakküme karşı çeviriyi anlatılıyor. Birinci bölüm, dilbilimci ile yerli halk ve uzaylı karşılaşmasını inceliyor – Quine'in radikal çeviri deneyi ve Arrival filmi gibi. İkinci bölüm, sömürge dönemindeki aracıları ve sözlü edebiyat çevirisini ele alıyor. Üçüncü bölüm, klasik Afrika sanatının Avrupa'ya "çevirisini" tartışıyor; iade meselesi ve primitivizm eleştirisi var. Dördüncü bölüm, filozofun çevirmen olduğunu savunuyor; Benveniste ve Kagamé gibi isimlerle dil-gramer ilişkisini kurcalıyor. Beşinci bölüm, Spinoza ve Gazali'den örneklerle kutsal metinlerin çevirisini sorguluyor.
Temel tema, çevirinin konukseverlik, yabancıya ev sahipliği yapmak, tahakkümü aşmak olduğu. Diagne, çeviriyi diyalog, melezleme ve merkezsizleşme olarak görüyor. Ana tez,, çevirinin imkansız ama gerekli bir eylem olduğu; bunu da Berman'dan alıntılarla destekliyor. Sömürgecilik bağlamında, diller arasındaki eşitsizliği kırmaya çalışıyor – diglossia'ya karşı direniş gibi. Kitabın temel sorusu ise şu: Çeviri sadece bir dilsel işlem midir, yoksa kültürler ve düşünceler arasında bir konukseverlik pratiği midir? Yazar bu soruya açıkça ikinci yanıtı veriyor. Çeviri, bir açılma, bir misafir etme, bir “ötekiyle” karşılaşma eylemi. Bu yüzden Diagne, çeviriyi sadece diller arasında değil, inançlar, sanatlar ve düşünceler arasında da izliyor.
Yazarın yaklaşımı deneyimsel ve örnek odaklı. Akademik olsa da hikâyelerle hafifletiyor: Arrival filmi, Gorman şiiri, Hampâté Bâ'nın Tierno Bokar'ı gibi. Üslup yoğun ama erişilebilir; teknik terimleri (mesela "radikal çeviri" veya "translatio studii") açıklayarak kullanıyor. Okura samimi sesleniyor, iyimser bir tonu var.
Yazar için çeviri, insanlığı birleştirir. Çeviri, yazar için bir misafir ağırlama biçimidir, kelimenin yabancılığını silmeden ona ev açmaktır. Kitap ilk olarak 2022'de Fransızca yayınlamış, sömürgesizleşme ve çokkültürlülük tartışmalarının ortasında. Günümüzde göç, kimlik krizleri hâlâ ve sanırım süresiz bir zaman diliminde geçerliliğini koruyor. Mesela Gorman tartışması gibi kimlik-çeviri çatışmaları artıyor. Bugün kimlik tartışmaları, kültürler arası gerilimler gündemden düşmüyor. Böyle bir çağda Diagne’nin çeviriyi bir barış dili, bir paylaşma alanı olarak düşünmesi çok değerli.
Kitabın ilk bölümü, dilbilimciyle ilgili ilginç bir örnekle başlıyor: Quine adında bir düşünür, bir dilbilimciyi hayal ediyor; bu kişi bilinmeyen bir dilde “gavagai” diye bir kelime duyuyor. Acaba bu “tavşan” mı, yoksa başka bir şey mi? Bu soru, çevirinin bazen ne kadar belirsiz olabileceğini gösteriyor. Ama yazar, bu belirsizliği aşmanın yolunun “yardımseverlik ilkesi” olduğunu söylüyor; yani karşımızdakine saygıyla yaklaşarak anlamaya çalışmak. Bir de Arrival filmi var, filmde uzaylıların dili Heptapod, zamanı farklı algılamamızı sağlıyor; karakter Louise bu dili çözdükçe geleceği görmeye başlıyor.

İkinci bölümde ise Tierno Bokar’ın hikâyesi var, sömürge döneminde bir tercüman, Tierno’yu kurtarmak için sorguda kelimeleri ustaca değiştiriyor. Bu, sadece bir aracıdan gerçek bir çevirmene geçişi anlatıyor; çıkar için değil, anlamı korumak için yapılan bir iş. Üçüncü bölümde Afrika sanatı öne çıkıyor: “Fetişlerin gücü” ve “mutantların dansı” gibi ifadelerle, Afrika’dan Avrupa’ya taşınan heykellerin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Mesela müzelerde sergilenen bu eserler, orijinal anlamlarından kopup yeni bir hayat buluyor; hatta iade edildiklerinde bile yolculukları bitmiyor. Dördüncü bölümde ise dilin felsefesine dalıyoruz: Benveniste, Yunanca’da “olmak” fiilinin Ewe dilinde nasıl farklı dağıldığını gösteriyor. Kagamé’nin Bantu düşüncesi ise Batı’nın dil üstünlüğünü sorguluyor. Çeviri, bu bölümde dilleri eşitliyor, Batı merkezli bakış açısını kırıyor.
Kitabın beşinci bölümü, kutsal kitapların çevirisiyle ilgili beni epey düşündürdü. Yazar burada çeviriyi iki farklı şekilde ele alıyor: “dikey” ve “yatay” diye ayırıyor. Dikey çeviri, sanki gökten inen bir sözün insan diline ulaşması gibi; mesela Tanrı’nın mesajının ilk kez bir dile dökülmesi. Yatay çeviri ise o mesajın başka dillere yayılması, farklı kültürlerde hayat bulması. Bölüm, Şeyh Hamidou Kane’in Belirsiz Macera romanından bir hikâyeyle başlıyor. Orada Samba Diallo adında bir çocuk, Kur’an’ı ezberlemeye çalışırken dayak yiyor, ama o sözlerin gizemli gücüne de hayran kalıyor. Dikey çeviri işte bu: Tanrı’nın sözünün insan diline inmesi, sanki bir mucize gibi kusursuz ve değişmez. Yatay çeviri ise daha hareketli; bir dildeki kutsal metnin başka dillere çevrilmesi. Yazar, bir din âlimi olan Sanneh’in görüşünü eleştiriyor. Sanneh, Hristiyanlığın çeviriyle yayıldığını, İslam’ın ise hep aynı dilde, Arapça’da kaldığını söylemiş. Ama Diagne buna katılmıyor; ona göre Arapça bir dil olarak baskın değil, aksine başka dillerde bile o sözler yeniden şekilleniyor. Mesela Wolofal gibi dillerde Kur’an’dan şiirler yazılmış, Moussa Ka gibi şairler bunu göstermiş. Bu da gösteriyor ki, her dil değerli ve çeviri bu değerleri çoğaltıyor.
Bir de Spinoza’nın Teolojik Politik İnceleme adlı eserinde, Tanrı’nın sözünün kalpte yaşadığını, taş tabletlerde değil, insanların ruhunda olduğunu söylüyor. Hikâyeye göre Musa tabletleri kırdığında, asıl önemli olanın maddi bir şey değil, içteki inanç olduğunu anlamışız. Yozlaşma değil, tam tersi, yeni bir hayat katıyor çeviri.
Dilden Dile sadece çevirmenlerin değil, dillerin ve kültürlerin dünyasına ilgi duyan herkesin okuyabileceği bir kitap. Çeviriyi teknik bir iş olarak görmeyen, ona etik ve politik bir derinlik katan bir metin. Çeviri, insanlığın dilidir. Biz dillerin birbirine açılan kapılarında mı duruyoruz, yoksa kapıyı kapatan bekçiler miyiz? Çeviri sadece kelime mi, yoksa kültür mü?
Bir not ve bir dilek: Umarım bir çevirmen tarafından da bu kitap hakkında bir yorum yazısını bir an önce okurum. Bu yazı tamamen kişisel çeviri okurluğu deneyimiyle yazılmıştır.






