Ghibli’nin bu denli başarılı olmasının sırrı, Batı tarzı hikâyelerle Japon estetiğini bir araya getirmesinde saklı.
Studio Ghibli filmleri genellikle oldukça muğlak bir kategori olan “Japon animasyonları” kategorisinde değerlendirilir ki, bu da çoğu izleyicinin filmlerden olan beklentisinin yönünü Japon kültür ve hikâyelerine çevirmesine neden olur. Ama doğruya doğru, her ne kadar çoğumuz Japon hikâyeleri beklese de, öyle olmasa bile Ghibli’nin çıkardığı filmler karşısında büyülenmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
Studio Ghibli’nin ilk uzun metrajlı animasyonu Laputa: Gökteki Kale 1985 yılında gösterime girdi ve o zamandan beri de neredeyse yaptığı her animasyon film eleştirmenlerce övgüyle karşılandı. Ghibli’nin uluslararası alanda duyulmasını sağlayansa önce Prenses Mononoke (1997) oldu, ardından en iyi animasyon dalında Oscar ödülü kazanan Ruhların Kaçışı (2001).
Ghibli’nin kurucuları Hayao Miyazaki ve Isao Takahata, üniversite yıllarından beri Batı tarzı hikâye anlatıcılığına ilgi duyuyorlardı. Miyazaki, Gakushūin Üniversitesi’nde İngilizce çocuk edebiyatı üzerine çeşitli etkinlikler düzenleyen kitap kulübünün üyesiyken Takahata, 1970’li yıllarda Avrupa tarzı animelerin yer aldığı televizyon programı World Masterpiece Theater serisinin yönetmeniydi. Batı sanatı ve mimarisinin Studio Ghibli’nin filmleri üzerindeki etkisi başlangıçta yalnızca estetik öğelerle sınırlıydı. Bu ilk filmler, hikâye yönündense geleneksel Japon masallarına ve mangalara dayanıyordu. Mesela Küçük Cadı Kiki (1985) bir Avrupa metropolünde geçecek şekilde tasarlanmıştı ama aslında Japon yazar Eiko Kadono’nun romanından uyarlamaydı.

Batı etkileri
Ne zaman ki, Miyazaki’nin yönetmenliğini üstlendiği Howl’un Yürüyen Şatosu (2004) gösterime girdi, bu durum değişti. Howl, Studio Ghibli’nin hikâyesini doğrudan Avrupa’ya ait bir öyküden – İngiliz yazar Diana Wynne Jones’un aynı isimli romanından – alan ilk uyarlama oldu.
Zaman içerisinde gerçek bir Miyazaki hayranı olduğu anlaşılan Jones’un çalışmaları, Ghibli filmleriyle hemen hemen benzer temalar taşıyordu: Fantastik ortam ve durumlar, türe özgü normların birdenbire terse çevrilmesi ve ne yaptığını bilen, kararlı kadın kahramanlar. Ama bu demek değildi ki, Ghibli orijinal hikâyeleri olduğu halleriyle bıraksın. Mesela Howl’un uyarlamasında filme kimsenin galip gelemediği, uzun yıllardır süren bir savaş ve aslında Irak Savaşı’na karşı bir protesto olarak tasarlanan beden değiştirme hikâyesi eklendi. Ve anlatı bakımından orijinal metne pek sadık kalmamasına rağmen Howl’un Yürüyen Şatosu şu ana kadar Ghibli’nin elinden çıkmış animasyon filmler arasında en sevilenlerden biri haline geldi.
Fakat uyarlama konusunda karşılaştığımız bu örnek, ilginç bir unsuru gözler önüne seriyor: Ghibli’nin filmlerinde kaynak materyal, yönetmenlerin kendi yaratıcı süreçlerinde kullandıkları sanatsal bir sıçrama noktası işlevi görüyor.
Buna karşın Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz serisinden uyarlanan Yerdeniz Öyküleri (2006) Ghibli’nin başarılı çalışmaları arasında nadiren yer alır. Hatta yazar Ursula K. Le Guin’e fikri sorulduğunda, “Bu izlediğim benim kitabım değil,” demiştir, “bu sizin filminiz.”
Bu muhtemelen Yerdeniz Öyküleri’nin yönetmeninin Hayao Miyazaki değil de, onun oğlu Goro Miyazaki olmasından kaynaklanıyor. Filmin ilerlemekte güçlük çeken olay örgüsünün ve basitleştirilmiş ahlak anlayışının arkasında yatan sebep Ghibli tahtının potansiyel varisi olan Goro Miyazaki’nin animasyon film konusundaki deneyimsizliği olabilir ama yine de sanatında takdir edilecek pek çok yön var.
Yerdeniz Öyküleri’nden sonraki Ghibli filmi olan Ponyo (2008) içinse Miyazaki, bir kez daha Batı anlatı tarzından faydalandı. Küçük Deniz Kızı’ndan uyarlanan Ponyo’nun hikâyesi Miyazaki’nin ellerinde öylesine farklı bir hal aldı ki, izleyenlerin çoğu hikâyenin arkasında oldukça bilinen başka bir hikâye olduğunu anlayamadı.
Zira filmde karşımıza çıkan kişi, karada romantizm arayan güzel bir genç kız değil, zeki, bir o kadar da vahşi ve özgür ruhlu bir kız çocuğu. Bu haşarı çocuğun peşine düşer, özgür ruhunu deniz ötesine nasıl taşıdığını ve eş zamanlı olarak arkadaşı Sōsuke’ye nasıl aşık olduğunu izleriz. Feminist açıdan bakıldığında Miyazaki metni baştan sona yeniden üretmiş ve ataerkil bir ahlak öyküsü olmaktan çıkarıp toplumsal cinsiyet rollerinin ötesine geçen, çocukluğun sevincini ön plana çıkaran bir öyküye dönüştürmüştür.

Uluslararası başarı
Ghibli, Batı tarzı hikâyelerden uyarlamalar yapmaya ya da bu tarz hikâyeler yaratmaya devam etti. Miyazaki’nin halefi olarak yetiştirilen yönetmen Hiromasa Yonebayashi’nin yönettiği ve her ikisi de 20. yüzyıl ortalarından yazılan klasik İngiliz çocuk romanlarından uyarlanan Aşırıcılar (2010) ve Marnie Oradayken (2014) bunlardan yalnızca ikisi.
Bu hikâyeler hem Batılı izleyiciler açısından tanınabilir bir doku oluşturuyor hem de estetik yönleriyle İngiliz kırsalını anımsatan Japon kırsalında çıkılacak kısa solukluk keşiflere olanak tanıyor. Bu tür animasyonlar Ghibli’nin marka haline gelmesinde önemli bir role sahip ve uluslararası alanda elde edilen başarının da büyük bir parçası. Japon estetiğine, tarihine ve hikâyelerine daha fazla yer veren Ruhların Kaçışı (2011) ve Prenses Mononoke (1997) elbette çok daha fazla tanınıyor ama bunlar şaşırtıcı bir biçimde Ghibli’nin filmografisinin çok küçük bir bölümü.
Anime araştırmacısı Rayna Denison’un da belirttiği gibi bu Avrupa palimpsestleri son yıllarda Ghibli’nin en önemli gelir kaynaklarından biri haline geldi. Filmlerinin sahip olduğu üstün nitelikler ve sanatsal değer bir yana, bu durum Ghibli’nin filmlerinin uluslararası düzeyde niçin bu kadar sevildiğini bir ölçüde açıklayabilir. Studio Ghibli, Batı tarzı hikâyelerle Japon estetiğini, hemen hemen herkesin keyif alarak izleyebileceği bir karma bir yapıya dönüştürüyor.






