Miranda July kadınların hormon grafiğini bir romanın kurgusuna aynen uyarlamış ama tıbbın bize biçtiği sonu farklılaştırmış. Menopoz bir son değil, bambaşka şeylerin başlangıcı da olabilir.
Yıllardır değişip dönüşmemi sabırla dinleyen dostlarıma
Evlilik hakkında sürekli konuşuyoruz zaten. Kadınlar kendi aralarında, erkekler kendi aralarında, kadın erkek beraber, bu anlamsız, uygunsuz ama yine de mahkum olduğumuz kurumu her fırsatta konuşuyoruz. Genellikle memnuniyetsizliklerimizi, arada bir memnuniyetimizi, gönüllü ya da gönülsüz bu kurumun içinde kalmaya devam edişimizi, bunun sebeplerini ben bütün evli-bekâr kadın arkadaşlarımla konuşuyorum mesela. Sorunumuz özellikle kadın tarafında bunun gündelik konuşmalarda saklı kalması sanırım. Edebiyatta, sinemada, genel olarak sanatta hâlâ yüzyıllarca süren erkek hâkimiyeti varlığını sürdürüyor ve biz bu kurumu çoğunlukla erkeklerden okuyor, izliyoruz.
Elbette ki yazıda amacım Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ne filan atıfta bulunup bu sisteme nasıl geçildiğini anlatmak değil. Bir derdimiz var ve bu derdi görmezden gelerek yaşamak yerine, bu derdi dibine kadar açan bir kitap okudum ve anlatmak istiyorum. Miranda July her insan evladının kıskanacağı kadar güzel, yetenekli, sanatçı bir aileye doğmuş, yaptığı işler erken yaştan itibaren değerini bulmuş, Amerika’nın kaymağı Kaliforniyalı bir sanatçı. Daha evvel Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil adlı öykü kitabını okumuş, Notos’un 66. Sayısına yazmıştım.
Son dönemlerde gözde yayınevimiz Medusa’nın her şeyi Sevi Sönmez, aylar evvel yeni bir Miranda July kitabı geleceği haberini vermiş, hatta tam da bizim yaşları inanılmaz bir açıklıkla yazdığını çıtlatmıştı. Hevesle beklediğim o gün geldi ve Miranda July’den Dört Ayak Üstünde’yi okudum. Bu arada kitabın Türkçe adı maalesef ki orijinalindeki anlamı vermiyor, All Fours argoda bir seks pozisyonu adı, bizim de bunun için ayrı bir sözcüğümüz var ama o da kitabın sonunda adının bağlandığı heykelin anlamını tam karşılamıyor. O nedenle İngilizcedeki gibi adını görür görmez muzipçe gülümsememiz mümkün olmuyor. Olsun, biz de içine girdikçe gülümsedik.
Romanın girişi oldukça etkili, daha ilk cümlelerden anlatıcı kahramanımızın çılgın ruhuna şahit oluyoruz. “Not, Kusura bakmayın, rahatsız ediyorum, diye müthiş bir girizgâhla başlıyordu. Lütfen, beni rahatsız edin! Rahatsız edin beni! Oldum olası böyle bir notla rahatsız edilmek istemişimdir.”
Harris adında müzik yapımcısı kocasıyla on beş yıldır evli, yedi yaşında bir çocuk annesi, kırk beş yaşındaki isimsiz ana karakterimiz kolayca anlayamayacağımız modern sanat işleriyle uğraşan, başarılı ve görünürde mutlu, Los Angeles’ta yaşayan bembeyaz bir Amerikalı. Daha romanın ilk paragrafından macera istediğini anlıyoruz. Çok mu keskin bir cümle gibi tınladı bu? Hayır, değil. On beş yıllık bir evlilik ya da uzun ilişki geçmişi olan ve üstelik kırklardaki o çılgınlığın ayak seslerini duymuş herkes bu macera isteğini anlayacaktır.
Kısa bir süre sonra iki haftalığına gideceği –elbette uçakla– New York yolculuğunu bir anda Amerika’yı boydan boya arabayla geçme yolculuğuna çeviren kahramanımız yolculuğun eve yakın ilk durağında –yarım saat– mola verecek, camlarını silen genç çocuğu beğenecek ve ansızın tüm planlar değişecek, hatta alt üst olacak, sadece planları da değil…
Kitabın konusunu uzun uzun anlatmayacağım, hatta iki bölüm gibi görebileceğimiz kitabın ikinci bölümünü pek o kadar da sevmedim. Sevdiğim ilk bölüm bana bu yazıyı yazdırdı. Çünkü evet konuşulmayan, yazılmayan pek çok şey var. Miranda July de burada bir kadının geçirdiği dönüşümü, genç bir erkeğe âşık olmasını, onunla mahrem anlarını, evliliğini, anneliğini, hayatına aynı zamanlarda giren perimenopozunu anlatmış da anlatmış. Hatta bence biraz fazla anlatmış, gerçek hayatta da geveze biri olduğunu tahmin edebiliyorum.

Evlilik akdi
Daha evvel de yazmış bulunduğum gibi bin yıldır evliyim ve yine beni tanıyanlara yüzlerce kez söylediğim gibi çok gençken evlenmesem sanırım evlenmezdim. Birlikte yaşamak ailemin kabul edebileceği bir şey değildi, ayrı eve çıkmam mümkün değildi vs… Üstelik sevgililikte en büyük hayaliniz sevgilinizle aynı evde yaşamak oluyor. Tam bir saçmalık ama hormonlar, tutkular, arzular sizi tam da toplumun istediği role hazırlıyor. Ve bam. İmzayı atarak devletimizin tanıdığı bir aile oldunuz artık. İlk fırsatta çocuk yaparak bu ailenin devamını sağlayacaksınız. Aile yılı saçmalığında her şey o kadar, o kadar gözüme batıyor ki anlatamam ama neyse. Bunlar ayrı konular.
Evliliğin ilk yılları evcilik oynar gibi geçiyor gerçekten de, yani severek ve isteyerek evlendiyseniz. Yine de ne olursa olsun, resmi bir kurumun içindesiniz. Kurum derken gayet sözleşme imzalayarak bilmediğiniz bir yapının içine giriyorsunuz. İstediğimiz kadar romantize edip inkâr edelim, bu, evliliğin maddi ve manevi bir anlaşma olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hele çocuk yaptıysanız bu anlaşmaya yeni maddeler ekleniyor.
Aklına geleni pat diye söyleyen bir insan olduğumdan evliliğin çok sıkıcı bir şey olduğunu uzun yıllardır dile getiriyorum. Bir keresinde twitter’da “Evli olduğun kişiyle diz dize oturup kitap okuyacaksın şu hayatta…” gibi bir tviti “İnsan kendi başına kitap okur, ayrıca aynı hobilere sahip olduğun koca mı? Allah korusun.” diyerek alıntılamıştım da epey eleştirilmiştim. Fikirlerim değişmedi. Aynı evde yaşasanız en yakın dostunuzla bile bir yerden sonra ayrışmak istersiniz, bırakın diz dize kitap okumayı. Evlilik devam edebiliyorsa kişisel alan sayesinde ediyor, başka hiçbir şey değil.
Şimdi daha tehlikeli konulara gelelim. Seks gibi. Bana yirmi yıllık evli bir çiftin ilk günkü kadar heyecanlı ve tutkulu seviştiklerini söyleyen olursa kahkahayla gülerim. Ayrıca bunu yazan kitaplara da gülüyorum. Bu gerçek hayat hakkında hiçbir şey bilmediklerini gösterir çünkü. Böyle bir şey yirmi yılı geçelim, üç yılda bile mümkün değil, çünkü arzular bu denli uzun ömürlü olmuyor. Seks eskisi gibi değil diye boşanıyor muyuz peki? Hayır, çünkü evlilik yukarıda yazdığım gibi pek çok maddesi olan bir sözleşme. Artıları eksileriyle bir şekilde yürütüyor, yeni yollar buluyorsunuz. Ha sadece bu sebepten boşanan da vardır elbette, onlara saygılarımı sunar, tebrik ederim.
Romanda kahramanımız en yakın kız arkadaşı Jordi’yle konuşurken kurduğu bazı edepsiz hayallerden bahsedince ikisinin de seks hayatları ortaya dökülüyor. Jordi de uzun yıllardır bir kadınla evli.
“‘Belki sevişirken rol yapabilirsiniz?’ diye önerdi.
‘Siz yapıyor musunuz?’
‘Asla.’
‘Biz de yapmıyoruz.’
‘Kim başlatıyor? Sen başlatıyorsun, değil mi?’
‘Evet’ diye iç geçirdi, “hep ben başlatıyorum.’
‘Aslında bizde de başlatan benim ama sırf baskıdan kurtulmak için.’
‘Ne sıklıkta?’
‘Haftada bir.’
‘Vay’ deyip iç geçirdi. ‘Keşke ben de haftada bir sevişsem!’
Güldüm. Birbirimizin tam tersiydik.”
Ben bu konuşmanın çok yakın bir arkadaşımla hemen hemen aynı cümlelerle yaşandığına yemin edebilirim ama ispatlayamam. Çünkü uzun ilişkilerde hemen hemen hepimizin derdi aynı, sıkılmak.
Miranda July sıkıldığını kendisine bile itiraf etmemiş, çılgınlığını oğlu Sam’le eğlencelerine saklayan ve kırklarını geçmiş bir kadını anlatıyor. Bu arada bu kadın başkalarının yerinde olmak için can atabileceği denli de özgür. Biseksüel, otuzlarına kadar striptiz yapmak dahil çılgın bir hayat yaşamış, yaptığı işlerden bir biçimde para kazanmış, queer pek çok dosta sahip, ekonomik özgürlüğü ve anlayışlı, arkadaş olduğu kocası var. Üstelik kocası horladığı için uzun yıllardır ayrı yattığını, artık haftada bir görev gibi seviştiğini açık açık söyleyen, pek çokları gibi “kol kırılır, yen içinde kalır” mantığıyla özel hayatında ketum olan biri değil.

Olgun kadın, genç erkek, mahrem anlar
İşte bu kadın New York’a gidiyorum diye girdiği otobanın ilk çıkışından çıkıyor. Yeni tanıştığı genç ve evli bir adamla önce uzun yürüyüşler yaparak samimi oluyor, sonra bu samimiyet her gece onu düşünerek yapılan sayısız masturbasyona ilerliyor, adamın aşırı dayaklık biri olması sebebiyle el ele tutuşma, okşama ve dokunmalar bir türlü penetrasyonla sonuçlanmıyor. Burada aldatma nedir konusuna da geliyoruz ama romanın temel ekseni bu olmadığı için uzun uzun bahsetmek saçma olacak. Kırk beş yaşındaki kadın bu ilişki için gayet gerçekçi bir biçimde her şeyi yapmaya hazır, aldatacaksa aldatacak, doğrusunun da bu olduğunu biliyor. Otuzluk erkek öpemem, sevişemem derken her gecesini bu kadınla flört ederek geçirmeyi, her görüşme sonrası onu düşünüp otuz bir çekmeyi aldatmamak kabul ediyor.
Bu flört geceleri elbette bazı özel anları da kapsıyor. Kadının erkek işemeye gittiğinde ansızın elini onun penisinin önüne koyup çişinin parmaklarının arasından akıp gittiğini hissetmesi, yine bir başka zaman erkeğin kadını kucağına oturtup kirli tamponunu çıkarıp yenisini takması gibi cesurca aktarılmış detaylar var. Toy ve korkak erkek yüzünden tam yaşayamadığı cinselliği bu gibi anlarla telafi etmek bile kadın kahramanımıza çok özel ve biricik geliyor. “Aynada birbirimize bakarken önce çok ciddiydik, ardından gülümsedik. Seks belki muhteşem olurdu ama öylesine bir deneyim… Bunu başkasıyla yapamazdık. Bize aitti.”
Açıkçası âşık olmak isteyen bir kadının önünde hiçbir şey duramaz. Âşık olduğu kişi bile. Burada komik bıyığı, bazı muhafazakâr görüşleri, yapmamayı seçtikleriyle bu genç adam, kadının seçtiği kişi. Çıktığı bu yolculukta önünde sonunda bir macera yaşayacaktı muhtemelen ve onu seçti. Onun dansına, konuşmasına, ot içmesine, çocuksu taraflarına vuruldu çünkü bunu yapmak istiyordu. Evlilikten sonra aşk hakkında da romantize edilmiş tüm gerçekleri yıkmak gerekiyor belki de. Hayatımızı hormonlar yönetiyor. Üzgünüm. Kırk sonrası biz kadınlara ne oluyorsa oluyor ve değişip dönüşüyor, belki de menopoza girmeden önce ne gerekiyorsa yapacağım diyoruz. Bilmiyorum.
Kırk yaş sonrası değişimi farklı/aynı biçimlerde ben de yaşadığımdan (beni eskiden beri tanıyan öğrencilerim, arkadaşlarım pandemiyle birlikte anbean bu değişime instagram’da şahitlik ettiler) ve gençliğimden beri duygular ve eylemlerle ilgili sınırlarım az olduğundan romanın ana karakterinin yaşadığı hiçbir şey bana garip gelmedi. Yaşanan bu mahrem anların anlatılması, kocasıyla seks hayatına dair ve sonra kitabın ikinci bölümünde kadınlarla seviştiğinde verdiği detaylar beni hiç rahatsız etmedi. Kitabı bitirdikten sonra baktığım okur yorumlarında gördüm ki epey rahatsız olan varmış. Aynı hayal kırıklığını Zambra’nın Şilili Şair’ine yapılan yorumlarda da yaşamıştım. Şair pornosu bile denmişti güzelim romana. Dört Ayak Üstünde için de midem bulandı, yarıda bıraktım, diyenler olmuş. Hele bir de yazan kadın olunca, yorumlarda kahramanı çocuğuyla bile vurmaya çalışan olduğunu gördüm. Elbette çok öznel yorumlar bunlar ama acaba mahrem anlar, fanteziler, düz bir biçimde aktarılan, kan, meni, tükürük gibi sıvılarla bezenmiş gerçek seks sahneleri bizi niçin bu denli rahatsız ediyor, bir düşünmeliyiz sanki.
Hayat arkadaşlığı neyimiz olur?
Sanırım ben de Miranda July kadar konuyu dağıttım çünkü çok fazla değinilecek detay var. Romanda anlatıcının on beş yıldır devam eden, bebeğinin doğumunda yaşadığı kötü olayların travmasıyla iyice yakınlaştığı, beraber bir çocuk büyüttükleri kocasıyla düzeninin değişmesi gerekiyormuş ve bu değişimin fitilini elbette ki kadın yakıyor. New York’ta geçirmesi gereken süre bittiğinde, geri dönmesi gerektiğinde, kalbi kırık bir biçimde bir daha görüşmemeye karar verdiği genç adamla vedalaştığında, evinin önüne arabasını park edip içeri girmek bile istemediğiyle yüzleştiğinde kendisini parçalıyor. Evimizi barkımızı, evliliğimizi, kocamızı, çocuğumuzu, gizli ilişkimizi parçalayamadığımızda hep yaptığımız gibi, parçalayacak en kolay kişiyi seçiyor: kendisini.
Rüya gibi iki hafta sonrası, eski benliğini, anneliği, beslenme hazırlamayı, görev gibi sevişmeyi unutmuşken tüm bunlara geri dönmek, annelik yapmaya çalışmak, kocan, çocuğun hiçbir şey anlamasın istemek ve bunu yaparken bir yandan yirmi dört saat yanında olmak istediğin kişiyi düşünmek, ondan bir ses gelsin diye umutla telefona bakmak, sonra çocuğunu ihmal ettiğini düşünüp vicdan azabı duymak ve hüngür hüngür ağlayabilmek için evde yalnız kalmayı beklemek… Miranda July sadece seksi, eğlenceyi değil, aşktan ölen bir kadının iyileşmeye çalışmasını da içtenlikle anlatmış.

Üstelik bu yaşadığı üzüntüye rağmen aslında en baştan beri kocasını bırakmak istemediğinin, bunun heyecanlı bir macera olduğunun farkında. Zaten bence kırk beşlik kadınların en tehlikeli tarafı neyi, niçin istediklerini inanılmaz bir netlikle bilmeleri. Olmayacak hayalleri, saçma beklentileri bırakmış. Kartlar açık bir biçimde oyununu oynamaya çalışıyor. Genç erkeğe içinden gelen coşkunlukla “seni seviyorum” dediğinde olduğu gibi.
“‘Beni seviyorsun ama benim için kocanı terk etmezsin.’
Hayret içinde ona bakakaldım. Delirmiş miydi? Yolun yarısında Harris’i bırakıp Davey’e mi koşacaktım yani? Sam de onun üvey evladı mı olacaktı? Harris bir yetişkindi, benim yol arkadaşımdı.”
Ya da romanın en tatlı ve en aklı başında karakteri olduğunu düşündüğüm arkadaşı Jordi’ye söylediklerindeki gibi…
“‘Harris yerine onunla birlikte olmak mı istiyorsun?’
‘Hayır.’ Bu hâlâ en temel ve doğru cevaptı. ‘Harris gibi değil. O sevgilim olsun istiyorum. Onunla sadece dans etmek istiyorum, beraber çocuk büyütmek istemiyorum.’
‘O halde sorun yok.’
‘Bir de onu becermek istiyorum. Bir de öpmek. Bir de bütün gün yatakta, kollarında yatmak.’”
İşte bu kadar basit Bu muhabbetlerin de pek çok kadın arkadaş arasında döndüğüne eminim ama yine ispatlayamam. Burada kadının içtenlikle dile getirdiği bu isteği, “ne bu diyardan gitmek ne de bu deveyi gütmek istiyorum, üçüncü bir yol talep ediyorum” demesini ahlaksızlık, iki yüzlülük, saygısızlık olarak görüyorsanız, toplumsal kuralların boyunduruğuna saplanmış kalmışsınız demektir. Bu isteği duymak ayrı, bununla ilgili harekete geçmek ayrı şeyler. Ne yapacağınız tamamen sizi ilgilendirir ama yukarıda da bahsettiğim gibi evlilik bir sözleşme. Yıllar içinde sürekli değişen iki insanın taraf oldukları bir sözleşme. Ve sanırım bu sözleşmeyi feshetmeyi istememek sadece tarafların “hayat arkadaşı” olabildikleri durumda geçerli. Romanın sonunda da göreceğiz ki üçüncü yol her zaman mümkün, o yolu bulabilene ne mutlu.
Bitirirken
Daha menopoz kısmına gelemedim bile ama bu yazı fazla uzadı. Yine kırklardan sonra hepimizin sözcük dağarcığına giren perimenopozdan, östrojen dengesizliğinden filan da bahsedecektim ama o da bir başka yazıya kalsın. Miranda July kadınların hormon grafiğini bir romanın kurgusuna aynen uyarlamış ama tıbbın bize biçtiği sonu farklılaştırmış. Menopoz bir son değil, bambaşka şeylerin başlangıcı da olabilir.
Amerikalıların kafayı taktığı sağlıklı beslenme, çakralar, kriyojenik işlemler, en ufak şeyde yaşanan travmalar ve bunların hep ebeveynin suçu olması gibi konularda Miranda July çok açık olmasa da dalgasını geçiyor gibime geldi. Yine de bu denli eleştirel bakabildiği bu toplumun bir parçası olarak özellikle romanın ikinci yarısı beni rahatsız edebilecek denli woke’du. Daha doğrusu aldatma ve menopoz konularında fikirlerini aldığı -ki romanın bu kısımlarında Miranda July belgesel tadı yakalamış- arkadaşlarının queer’liğin neredeyse bütün skalasını kapsadığını görünce, üçüncü dünya ülkesinde yaşayan biri olarak, bu kimlikte, bu renklilikte, bu denli bağımsız bir kadın nasıl olur da boşanmaktan bizim kadar korkar diye düşündüm. Romanın ilk bölümünde çocuğunu bırakıp marjinalliği seçmekle suçlanacağını, taşınmak zorunda kalacağını düşündüğü yerler var. Demek ki böyleymiş dedim sonra. Demek ki kadın olmak ve hata yaptığını düşünmek, dünyanın her yerinde aynı sorgulamalarla geliyor.
Dört Ayak Üstünde herkese göre değil ama bunu okumadan bilemezsiniz. Aslı Anar’ın mükemmel çevirisiyle, ilişkiler ve evlilik üzerine düşünmek isteyenlere…






