Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ağustos 2025

Edebiyat

Agustina Bazterrica, Leziz Kadavralar: Etik mi, Lezzetli mi? Menüde İnsan Var! Ne Bekliyorsunuz, Davet mi?

Nedim Dertli

Paylaş

0

0


Leziz Kadavralar ontolojik sınırları zorlayan, terminolojisiyle şiddetin dilini deşifre eden ve edebiyat ile politik teori arasında kurduğu ara yüzle çıplak gerçeği sanatsal yaratıyla harmanlayan esnek ve güncel bir anlatıdır.

Arjantinli Agustina Bazterrica’nın Cadáver Exquisito (2017) romanı, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Leziz Kadavralar adıyla ilk basım: Çınar Yayınları, 2020– Haziran 2025’te Siren Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Çağdaş Latin Amerika edebiyatında neo-liberalizmin etik, ekonomik ve politik çöküşünü türcülük (speciesism) ve endüstriyel tahakküm temaları üzerinden rahatsız edici bir dille tartışan eser, biyopolitik şiddetin norm haline gelişini ve insan bedeninin metalaşmasını distopik bir düzlemde okura aktarır.

Bazterrica alegorik soyutlamalardan kaçınarak otoritenin baskısını somut ve hissedilir bir gerçeklikle işler ve “yaşanabilir hayat”ın sınırlarının kapitalizm tarafından yeniden çizildiği tekinsiz ve kaotik bir dünyayı betimler. Bu bağlamda Leziz Kadavralar salt türcülüğe ya da ayrımcılığa karşı çıkan spekülatif bir kurgu/anlatı değil; aynı zamanda modernitenin “yeni insan” tanımını, insanlık durumunu, savunmasız, karmaşık yaşam pratiklerini ve çağın krizlerini merkeze alan antropolojik ve ontolojik bir sorgulamadır.

“İnsanları öldürüp gizli gizli yemeye başlayan gruplar vardı. Basın komşuları tarafından saldırıya uğrayan, dört parçaya bölünen ve pişirilen iki işsiz Bolivyalının vakasına yer vermişti. Bu haberi okuduğunda tüyleri diken diken olmuştu. Herkesçe bilinen ilk skandal buydu ve neticede topluma et ettir, nereden geldiği de önemli değildir düşüncesini aşılayan da yine bu olaydı.”1

Klasik distopyaların aksine alegorik ya da sembolik göndermelerle değil; doğrudan fiziksel, endüstriyel ve politik nosyonlara dayanan metin dilsel ve bedensel gerilimler aracılığıyla biyopolitika kavramını, iktidar ilişkilerini, popülist eğilimleri ve küreselleşmeyi eleştirel bir bakışla yeniden yorumlar. Kuramsal bağlamda Giorgio Agamben’in Kutsal İnsan (Homo Sacer) adlı eserinin izini süren roman, sermaye sınıfının ve devletin insan bedenini “üretilebilir” ve “tüketilebilir” bir meta olarak araçsallaştırmasını cesurca teşhir eder. Dolayısıyla yazar, yaşamın değerinin yalnızca ekonomik ölçütlerle belirlendiği bu yeni rejimde “insan eti endüstrisi” aracılığıyla beden, siyasal iktidar ve finansal sermaye (piyasa aktörleri) ilişkilerinin kesişiminde kurumsallaşan sistematik şiddeti estetik bir perspektifle görünür kılar.

Bazterrica insan-merkezci (antroposantrizm) hegemonik yapıların işleyişini tersine çevirerek türlerarası hiyerarşiyi ve insanla nesne arasındaki ilişkiyi yarı ezoterik bir biçimde irdeler. İnsanların hayvanlarla yer değiştirdiği distopik evrende türcü şiddetin nesnesi hâline gelen “yenilebilir insanlar”ın dönüşümünü/başkalaşımını Derrida’nın fallogosentrizm (fallo-merkezcilik ve logo-merkezcilik) düşüncesiyle somutlaştırarak yeniden canlandırır. Anlatı insanın diğer canlılar üzerindeki “antropik iktidar”ını su yüzüne çıkarırken türler-arası etiğin sorunsallarını da kendi yatağında tartışmaya açar.

“Görülenle söylenen hiçbir zaman örtüşmez.” – Gilles Delluze

Bu yeni üretim-tüketim rejiminde, farklı sipariş listelerinin oluşturulması, kadavraların (göçmenler, paryalar, evsizler, marjinaller, aşırı yoksullar, vd.) kesime hazırlanması –özellikle ses tellerinin operasyonla alınması– salt biyolojik bir operasyon değildir; çünkü “et konuşmaz”. Bu müdahale, bireyin itiraz etme kapasitesinin ya da karşı çıkma refleksinin biyoteknik olarak ortadan kaldırılmasıdır. Sesin kesilmesi ve bastırılması direncin imhası anlamına da gelir. Donna Haraway’in sessiz özneler imgesini yansıtan Bazterrica’nın distopyasında kadavralar konuşamaz; söz hakları otorite tarafından teknik bir müdahaleyle gasp edilmiştir. Beden böylece hem maddi hem de sembolik düzlemde (anlam ve kimlik düzeyinde) kökten metalaşır.

“Pek çok çiftlikte karınlarını parmaklıklara vurarak, yemek yemeyi bırakarak, o bebeğin doğmaması ve et işleme tesisinde ölmemesi için elinden geleni ardına koymayarak fetüslerini öldürenlerin sakat bırakıldıklarını biliyor. Sanki olacakların farkındalarmış gibi, diye geçiriyor aklından.”2

Judith Butler’ın yaşanabilir hayat ve yas tutulabilir beden kavramlarını referans alan Bazterrica, distopyasında insan-hayvan ayrımının radikal geçirgenliği ile düşünsel, siyasal ve sınıfsal bir bağ kurar. Toplumdan dışlanan bireylerin biyopolitik bir “ölüme terk edilme” süreçlerini, –kesim öncesinde hangi koşullar ve aşamalardan geçtiklerini atlamadan– kadavralar arasında yapılan cinsiyete ve ten rengine dayalı ayrımları, kadın bedeninin optimize edilerek bir “üreme makinesi”ne dönüştürülmesini ve devletin artık sadece yaşamı düzenleyen değil, yaşamı kategorize eden, değer biçen ve yasal yollardan öldürmeye yönlendiren bir mekanizmaya dönüştüğünü çarpıcı bir anlatımla ortaya koyar.

Romanda toplum; milliyet, sınıf ya da açık bir cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin “tüketenler/yiyiciler” ile “tüketilenler/yenilenler” olarak keskin bir hiyerarşiyle ikiye bölünmüştür. Kapitalist üretim ağında sömürülen bedenler besin zincirine tamamen entegre edilir; et, kemik, deri, saç, uzuvlar ve hatta dışkı dahil tüm organik bileşenleriyle eksiksiz bir şekilde değerlendirilerek bütünüyle nesneleştirilir ve tüketilebilir birer ürüne dönüştürülürler. Bu, modern kapitalizmin uç mantığının alegorik yansımasıdır. Sanatçı şiddeti hem kurumsal mekanizmalar hem de gündelik pratikler içinde direkt betimleyerek okuru “psikopolitik” bir yüzleşmeye zorlar. Nitekim felsefe, edebiyat ve politik teorinin kesişiminde konumlanan anlatı, şiddetin normalleştiği bir dünyada etik direnişin imkânlarını sorgulayan ve okuyucusunu insanlık durumunun en karanlık sınırlarında düşünmeye davet eden provokatif bir metindir.

“İlk olarak but ve böbreklerle birlikte sarımsaklı ve maydanozlu şnitzellerin arasına gizlenmiş bir şekilde, eller paketlenir oldu. Paketin üstünde özel et etiketi ve ayrı bir bölümde, stratejik olarak el sözcüğünü kullanmaktan imtina ederek ‘üst taraf’ açıklaması yer alıyordu. Zamanla, ‘alt taraf’ etiketiyle, marul yapraklarının üstüne yerleştirilmiş bacaklar girdi paketlere, daha sonraysa lezzetli gıdalar etiketiyle dillerden, penislerden, burunlardan, testislerden oluşan bir tabak hazırlandı.”3

Hikâye boyunca kullanılan steril dil okuyucunun sahnelenen olaylara müdahil olmasını değil, yaşananları gözlemlemesini hedefler. Dil, şiddeti ‘giydirilmiş’ bir rutine dönüştürür; suç sıradanlaştırılır, bilinç akışı ve duyarlılık bulanıklaşır. “BSN (Birinci Saf Nesil)”, “işleme tesisi”, “özel et”, “uyarlanma süreci”, “dişi”, “kesim hattı”, “kayıtlı mal”, “yasak münasebet”, “paketleme hizmeti”, “üst sınıf karkas”, “ürün”, “dirikesim”, “evcil besi hayvanı”, “genetik kontrol” “av sahası” gibi teknik terimler, formüller, kodlar ve semboller gerçeğin (endüstriyel kıyımın) üstünü örter. Yapıttaki terminoloji vahşeti ya da katliamı operasyonel bir netliğe indirger: Dil öldürmez ama öldürmeyi meşru hatta zorunlu kılar ve vahşet bir prosedüre dönüşür. Bu evrenin bürokratik yapısı, Hannah Arendt’in sıradan kötülük tezini akıllara getirir. Şiddet gündelik pratikler ve teknik düzenlemeler aracılığıyla ‘görünmezleşir’ ve norm haline gelir. Algılarını köreltip vicdani duyarlılıklarını askıya alan toplum, bu modern barbarlığı kayıtsızca sürdürür. Bu etik ve politik erozyon içinde başkarakter Marcos Tejo ise “istismarcı özne” olarak düzenin bir aktörü ve parçalanmış öznenin trajik bir temsilcisidir.

“Şayet adı soyadı olan bir insan, meşru bir şekilde yenilebiliyorsa ve bu insan bir ürün olarak değerlendirilmiyorsa bizi birbirimizi yemekten alıkoyan neydi? Bilhassa da dünya birbirimizi yediğimiz bir dünya olduğundan beri. İster sembolik ister kelimenin tam anlamıyla, birbirimizi yiyip bitiriyoruz.”4

Romanın iki parçalı yapısı yalnızca biçimsel bir tercih değil, anlatının odağındaki çözülmenin ritmik yansımasıdır; sistemin soğuk mekaniği ile bireyin içsel parçalanışı bıçak sırtı bir karşıtlıkla sunulur. İlk bölümde Geçiş (transition) adı verilen süreçte bürokratik düzenin etik duyarsızlığı nasıl kusursuz bir mimariye dönüştürdüğü teşrih (açımlama) masasına yatırılır. Hayvanların yok olması/edilmesi sonucunda durma noktasına gelen milyar dolarlık bir sanayinin baskısıyla insanlar sistemli bir biçimde “işlenebilir kaynak” hâline getirilirler. Şiddet, kurumsal rutinin görünmez ama işlevsel dişlisi olarak operasyonel örtünün altında konumlanmıştır artık. Daha önceki “normal” yaşam pratiklerinin yerini mekanik bir zorbalık ve katılaşma alır; metindeki bu yaklaşım, Donna Haraway’in kültürel beden ve siber-organik kavramlarıyla da örtüşür. Her prosedür kâğıt izi, teknik rapor, lojistik zincir– insana özgü şeylerin programlı bir biçimde buharlaşmasına neden olan bir alchemy işlevi görür. Geçiş yalnızca bedenlerin değil duyguların, düşüncelerin ve zihinlerin de kontrollü sıvılaştırılmasıdır. Burada dil, vahşeti yönetilebilir bir algoritmaya indirgeyerek törpüleme deneyimlerinin adım adım işleyişini sahneye koyar ve suçu bürokrasinin gölge tiyatrosunda sahnelemenin aracı olur.

İkinci bölüm sekiz ay sonrasına atlayarak “yeni düzen” içinde çatlamaya başlayan bireysel bilinci; tanık ve uygulayıcı konumundaki Marcos Tejo’nun çözülüşünü, direncinin aşınmasını, iç çatışmalarını ve psikolojik parçalanışını odağına alır. Dıştan içe doğru ilerleyen kurgusal yapı, tüketim kültürünün sarmalında insanın kendine yabancılaşmasına, özünden kopuşuna ve sosyal çürümeye işaret eder.

Bazterrica, Marcos Tejo’yu geleneksel karakter betimlemelerine meydan okuyan bir anlayışla yeni bilgiler ışığında parçalı ve katmanlı bir anlatı dokusuyla inşa eder. Bölümler arası geçişler okura Tejo’nun geçmişini, iç çelişkilerini, ahlaki kuşkularını ve kişisel deneyimlerini kademeli olarak sunar; bu fragmanter anlatım stratejisi kahramanın çok boyutlu varoluşunu okurun farklı bir perspektiften görmesine de imkân tanır. Dolayısıyla klasik “bütünlüklü karakter” kurgusunun aksine yazar, okurun aktif yorumunu zorunlu kılan bir anlatı labirentinde Marcos’u yapıbozuma uğratılmış bir bilinç olarak sunar. Bu deneysel teknik yalnızca biçimsel bir yenilik değil, aynı zamanda epistemolojik bir sorgulamadır: Marcos'un değişen algıları, parçalanan kimliği ve savrulan kararlı duruşu onu edebi bir karakter olmanın ötesine taşır. O, vahşi kapitalizmin insan ruhunda açtığı yaraların canlı bir tezahürüdür.

“Bir kafeste doğan ve sonra bir kafeste ölen, doğan ve sonra ölen, bir kafeste doğan ve bir kafeste ölen, kafeslenmiş hayvanlardan doğan kafeslenmiş hayvanlardan doğan kafeslenmiş hayvanlardan doğan kafeslenmiş bir hayvan gibi…” – Samuel Beckett

Kolektif travmanın çarpıcı bir örneği olan başlangıçtaki soğukkanlı kesim teknisyeni artık bilişsel farkındalıktan yoksundur; zamanla etik duyarlılığı bastırılmış bir faillikten içsel çöküşe sürüklenen – düzenin hem taşıyıcısı hem de onun tarafından öğütülen, bir artığa dönüşür. Hâkim paradigmanın değerlerini içselleştirmiş ve onulmaz bir kırılma yaşamış başkarakter düşünce dünyasının kabuğunu sökerken yaşadıklarının bedelini kendi ruhunun derinliklerinde ödediğini okura kanıtlar. Dolayısıyla anlatının formu, distopyanın temel diyalektiğini de cisimleştirir: Önce sistemin adım adım nasıl inşa edildiği, sonra da sistemin yarattığı boşlukta her bir insanın kendi sessiz çığlığında nasıl yok edildiği anlatılır.

Marcos’un iç dünyası ile karakteristik özellikleri babasıyla kurduğu güçlü bağ ve geriye dönüşlerde açığa çıkan çocukluk travmalarıyla şekillenir. Hiçbir hayvanın yaşamadığı hayvanat bahçesi metaforu ise hem türler arası hiyerarşinin çöktüğü hem de biyopolitik bir kontrol aygıtının devreye sokulduğu bir sahneyi temsil eder. Ablasıyla süregelen çatışmaları, çocuklarının kaybından sonra eşiyle aralarına çekilen soğuk perde, kendisine hediye edilen BSN dişiye yönelik cinsel istismar (tecavüz), dişinin hamile kalması ve doğum sonrası işlenen cinayet Marcos’u ne saf bir kurban ne de mutlak bir fail yapar. Yazar, savruluş ve sarsıntının yarattığı canavarlaşma ile zayıflığın ve zaafların kesiştiği ahlaki uçurumda karakterin iyi ve kötü yanlarını deyim yerindeyse bıçak çekerek, çırılçıplak sergiler. Tekdüze bir gelişim çizgisi yerine keskin kırılmalarla dolu katmanlı ve oldukça “sorunlu” bir yaşam portresi çizer ve karakteri uygarlık maskesinin ardındaki kanlı bir tanığa ve suçluya dönüştürür.

Özetle “karmaşık ve ikircikli karakter yapısı”, “toplumsal roller ve belirlenim”, “ideoloji ve kimlik ilişkisi” Marcos’un analizinde kilit önemdeki parametrelerdir. Marcos yaşadığı distopik dünyada etik ve psikolojik sınırları zorlayan, sistemle hem uyum hem de yabancılaşma dinamikleri içinde var olan alengirli bir kahramandır. Onun bireysel trajedisi romanın en belirgin eleştirel gücünü oluşturur ve okura insan olmanın anlamını ve anlamsızlığını sorgulatan tartışmalı bir okuma deneyimi yaşatır. Keza bu stratejik tercihin arkasında metnin politik amacı ile edebi estetiği arasında kurulan bilinçli bir gerilim vardır.

“Para karşılığı cinsel ilişkiye girebilmenin yanı sıra yine belli bir ücret karşılığında yatağa girdiğiniz kadını yiyebiliyorsunuz da. Bunun için milyonlar ödemek gerekiyor ama yasadışı olsa da yine de böyle bir seçenek var. Herkes işin içinde: politikacılar, polisler, hakimler, savcılar. Her biri kendi payına düşeni alıyor, zira kadın ticareti üçüncü en büyük sermayeli işken şimdi ilk sıraya yerleşmiş durumda. Yenen kadın sayısı hayli az ama yine de ara ara yapılıyor işte…”5

Ne var ki, insan eti tüketiminin meşrulaştırıldığı bu kaotik ve karanlık düzende metnin tematik derinliği birkaç belirgin yapısal zaafla gölgelenir. Neo-liberal şiddetin mağdurları ve aktif-pasif suç ortakları derinlikten yoksun, sembolik betimlemelerle (tek boyutlu mekanik uzantılarla) fon karakterler olarak sunulur. Bu yüzeysel figürasyon şiddetin toplumsal köklerini ve bireysel çözülmeyi görünmez kılar; distopyanın antropolojik inandırıcılığını zedeler, anlatının duygusal yankısını, şeylerin dinamiklerini ve yaşam hakkına yönelik duyarlılığı puslu bir belirsizliğe hapseder.

Ayrıca mevcut sisteme ve güç odaklarına yönelik toplumsal muhalefetin yahut örgütlü bir karşı duruşun/çıkışın “mutlak ihmali” dayatılanın yeniden üretimini mümkün kılan sessiz suç ortaklığına yol açar. Sınırsız tüketim hırsıyla hareket eden "leşçiler" (carreros) ordusu dahil hemen hiç kimse, hiçbir grup ya da topluluk sistemi karşısına almaz; aksine onun grotesk bir parodisine, ürpertici bir yansımasına dönüşür. Bu direniş ve itiraz boşluğu, distopyanın çok katmanlı politik ve sosyal eleştiri potansiyelini tüketir; şiddet, mutlak ve sorgulanamaz bir monolit olarak yükselir. Mamafih yan karakterlerin silikliği ve direniş imkânının yok sayılması romanın şok edici “premise”ini devre dışı bırakır; okurun insanlık durumuna dair evrensel ve çok boyutlu bir tahayyül geliştirmesine de engel olur. Metin, sarsıcı ve huzursuz edici distopik bir senaryo sunarken sosyo-politik tahlil derinliğinden ödün verir ve edebi açıdan bir tür tematik kırılganlık oluşur.

“Nesneleştirme bir ezenin başka bir varlığı nesneye indirgemesini mümkün kılar. Ardından ezen, bu varlığı ona nesne muamelesi yaparak istismar eder; örneğin kadının hayır deme özgürlüğünü inkâr eden tecavüz ya da hayvanları yaşayan, soluk alan varlıklardan ölü objelere dönüştüren kesme eylemi. Bu süreç, bölümlere ya da şiddetle parçalara ayırmayı ve nihayet tüketmeyi içerir.”6

Leziz Kadavralar ontolojik sınırları zorlayan, terminolojisiyle şiddetin dilini deşifre eden ve edebiyat ile politik teori arasında kurduğu ara yüzle çıplak gerçeği sanatsal yaratıyla harmanlayan esnek ve güncel bir anlatıdır. Bu bağlamda, Bazterrica’nın distopik panoraması çağdaş politikaların, endüstriyel pazarın ve ekolojik krizlerin tümleştiği; insan-hayvan ayrımının ise bulanıklaştığı sancılı bir kesişim noktası olarak belirir. Sanatçı çevresel tahribat, sınıfsal adaletsizlik ve cinsiyetçilik gibi yakıcı sorunları yapısal imgelerle gözler önüne serer. Dil, biyopolitika, toplumsal çözülme ve epistemolojik saldırı temaları üzerinden kurduğu sistem eleştirisiyle roman, çağdaş distopya literatürünün eşiğinde rahatsız edici güncelliğiyle öne çıkan yaratıcı ve önemli bir örnektir.

1 Leziz Kadavralar, Agustina Bazterrica, çeviri: Seda Ersavcı, Siren Yayınları, (s. 13).

2 A.g.e. (s. 28).

3 A.g.e. (s. 40).

4 A.g.e. (s. 122, 133)

5 A.g.e. (s. 137, 138).

6 Etin Cinsel Politikası, Carol J. Adams, çeviri: Mehmet Emin Boyacıoğlu, Güray Tezcan, Ayrıntı Yayınları, (s. 109).

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Değişik bir teknikle fotoğraflanan Par..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özlem Önen

12 Mart 2025

Köklenmenin Adaletsizliği ile Yüzleşmek

Sevdiğimiz ve hep yanlarında olmak isteyeceğimiz dostlarımız, acısını birlikte yaşayacağımız evlatlarımız, çalınan geleceğimizdir, kökler.Balkona çıktı, ılık İzmir meltemi esiyordu, balkon kenarındaki saksılarda –şaşırtıcıydı orada çiçeklerin olması, çünkü şimd..

Devamı..

Gene Hackman: Sinemanın Mükemmel Sırad..

B. T. Yılmaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024