Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ağustos 2025

Öykü

Bildiri

Serhat Uyumaz

Paylaş

3

0


Skit: (Skit bir rap albümünde veya mixtape'te görünen ve genellikle sanatçıların kendileri tarafından yazılıp icra edilen ya da filmlerdeki sahnelerden alınan ses biçimidir.)Yetmişlik rakı ne olmuş biliyor musun, Yüz altmış lira! Pavyona git yüz altmış lira yazılıyor. İkinciyi içtin mi üç yüz lira. Ya! 
Nereden biliyorsunuz amcacığım?
Ben biliyorum, ben o hayatı da yaşadım. Ben. Şuradan anlamıyor musun sen? Şuralardan anlamıyorsun? Ankara’da bar pavyon koymadım, hepsini zamanında kapattım şimdi değil. Zamanında. O zaman affedersin bin liraya pavyonu kapatıyorduk. Bin liraya. Şimdi bin liraya masaya oturtmuyorlar. 


Serhat bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini yatağında dev bir rakı şişesine dönüşmüş olarak buldu.
Şişmiş gözlerimi pencereye çevirdim. Acıtan ışığa aldırmadım, bir süre dışarı baktım. Camı açtım, oksijen adına ne varsa ciğerlerime çektim. Bunu hatırı sayılır bir süre tekrarladım. Derin bir nefes daha çektim, kollarımı kaldırdım, gerindim. Nefesim boğazımda düğümlendi. Öksürmeye başladım. Eğildim. Camdan dışarı hatırı sayılı balgam tükürdüm. Sokağa göz gezdirdim. Gözlerim sanki umurumdaymışçasına beni fark eden birilerini aradı. Doğruldum. Ellerim belimde. Gözlerimi yeniden güneşe diktim. Pislik, mikrop yuvası ağzımı temizlemem gerekli. Banyoya! Telefon çaldı.
Sevgili dostum eğlence vaat edecek olmalı. Tereddütteyim. Başımı tavana diktim, yeniden gerindim. Açmazsam olmaz. Tuhaf hayatımdaki bir sürü güzel hikâyenin başlangıcı aşağı yukarı böyle. 
Telefonun ekranına yeniden baktım. Arayan ismi yeniden okudum. Gözlerimi kıstım. Derin bir nefes verdim. Gözüm esintide sallanan turuncu tüle takıldı. Telefon sustu. Ben de. 
Turuncu masada önümde yapbozlar. Ev yapmaya çalışıyorum. Üst üste koyduğum bloklara bakıyorum. 
Temelini tuttum salladım, yıktım. Bir takırtı oldu, gözlerimi mavi potinlerime indirdim. Ayaklarımı salladım. Sonra ufak bir takırtı daha. Sınıfın kapısı açıldı. Öğretmenimizin yanında esmer cılız bir çocuk. İri siyah gözleri, kocaman gülümsemesi. Öğretmenin eli çocuğun elinde. Sınıfın ortasına geldiler.
“Arkadaşınız bundan sonra bizimle derslerimize katılacak. İsmi Yiğit.”
Çocuk gülümsemeye devam etti. İkisi bir süre bekledi. Sınıf yeni gelen çocuğu süzdü. Öğretmen çocukla beraber masanın başına yanıma geldi, yanımdaki iskemleye oturttu. Bana baktı, gülümsedi.
“Haydi, arkadaşla kaynaşın.”
Çocuk sürekli gülümsüyor. Bu kadar gülecek ne var? Yüzüne baktım.
“Merhaba çocuk ismim Serhat? Seninki ne? “
Cevap vermedi. Yapbozları önüne ittim. Çocuk o gün, ondan sonra geçen uzun günler susmaya devam etti. 1991’di sanırım, öyle olması lazım. O çocuk şimdi nadiren susuyor.
Rehberde son arayanlara geldim. Yiğit’i geri aradım.
“Efendim.”
“Moruk n’aber?”
Sesimin doğru düzgün çıkması için çabaladım. Kendimi bile kandıramadığıma hemen ikna oldum. Olsun, en azından denedim.
“İyi, ne olsun, aynı. Sen nasılsın?”
“Vay! Kafalar, kafalar. Dün gece yine içilmiş.”
“Ya sorma. Yeni uyandım.”
“Şaşırmadım.”
Güldü.
“Şaşırtacak bir teklifle karşındayım. Akşam doğum günümü kutlamak için Fairy Tale’de buluşuyoruz. Güzel müzik ve içki eşliğinde eğleniyoruz. Ne diyorsun?”
Biraz zaman kazanmak için bildiğim bir soruyu yeniden sordum.
“Burası çalıştığın mekân değil mi?”
“Evet orası. Bak. Gelmezsen benim hakkımda üç yüz küsür sayfalık bir roman yazacaksın, buna mecbursun.”
Başkası olsa siktir lan, neden mecburmuşum derdim. Çamura yatardım. Bugün de içersem art arda dördüncü gün olacak demek daha mantıklı geldi. Onu da söylemedim. Dört yaşından beri tanıdığım insanlara karşı mazeret bulamıyorum. Peki dedim, geliyorum. Sustum.
“İşte bu be! Setin başında ben varım. Raggae çalacağım. Başka arkadaşlar da gelecek güzel gece olacak. Gelmene sevindim morukçuğum.”
“Saat kaçta? Bana ayılmak için biraz vakit ver.”
“Sekiz gibi başlar. Ben yedide orada olacağım.”
Kulağımdan telefonu çektim. Saate baktım.
“Yuh! Saat dört. Hazırlanmaya başlamadan önce kahve falan içmem gerekli. Haydi ben kapatıyorum. Orada görüşürüz.”
Yaktın beni yiğidim. Ayılma zamanı. 

“Üstü kalsın. Benden bir çay içersin.”
Taksiden indim. Şapkamı kaşlarıma indirdim. Montumun önünü ilikledim. Hediye poşetini elime aldım. 
Arkamdan seslendi.
“Eyvallah abi. Şapka fena yalnız, yakıyor.”
“Eyvallah.”
Barın dışında iskemlenin üzerine tünemiş, üstünde Fairy Tale tabelası. Hatırladım buraya daha önce de gelmiştik. Beni görmedi. Bu kalabalıkta görmesi de mümkün değil. Kasti olarak arkasından yanaştım. Elimi omzuna koydum. Seslendim.
“You are my brother.”
Arkasına baktı. İskemleden indi.
“Vay! Kovboy hoş geldin!”
“Hoş buldum. Bildin mi You are my brother’ı?”
“Hayır nedir o?”
“Gecenin ilerleyen saatlerinde bir fotoğrafla ölümsüzleştireceğimiz bir oyun repliği.”
Şapkamı başına yerleştirdim. Efsanevi repliği tekrarladım. Elimdeki poşeti uzattım.
Gülümsedi. Şahaneymiş dedi. Dedim, ne sandın oğlum? Şapkamı başından aldım, kendim giydim. Şapkayı başına geçirdi. Gülümsedi.
“Outlaws for life.”
“Mutlu yıllar, Doğum günün kutlu olsun Yiğit.”
“Eyvallah morukçuğum.”
“Çok bekledin mi? “
“Ben de şimdi geldim sayılır. Ne içersin? “
“Tekila. Kadehte tuzsuz, limonsuz.”
Yüzünü buruşturdu. Herkesin bir yıkanı vardır. Onunki tekila. 
“Yapma oğlum ya. Kokusu burnuma geldi.”
“Nesi var moruk? Mis gibi eğlenceli, sapsarı, yüksek promile ulaştıran güzel bir kadeh.”
Ağzımı şapırdattım.
“Enfes.”
Gözlerini kıstı. Elini kaldırdı. Hafifçe salladı.
“Ben Jägermeister seviyorum. Şat, soğuk. Yok, hayır. Kadehte ve tarçınlı. Buzsuz.”
Midem yukarı doğru gerildi. Boğazıma bir şey oturdu. Dudaklarım gerildi.
“Öksürük şurubu gibi. Hiç sevmem. Ama istersen bir tane ısmarlayabilirsin. Uzun süredir kusmamıştım.”
Kahkahalar karşılıklı gülüşmeye dönüştü.
“Pis herif. Nasıl oluyormuş? O zaman bira söylüyorum. “
Biralar geldi. Bardağını kaldırdı. Bardağımı kaldırdım. Bir Miller bir Tuborg tokuştu. 
“Haydi o zaman, yeniden hoş geldin! “
“Yeniden iyi ki doğdun. Sağlığına! “
Karşılıklı derin yudumlar alındı. Bir süre bir git gel oldu. Bu git gel esnasında boş bardaklar dolduruldu. Eskilerden yenilerden konuşuldu. İyi ki geldin, dedi. İyi ki, dedim. Başka kimse gelecek mi diye sordum. Gelenlerin isimlerini, kim olduklarını ne iş yaptıklarını falan ne varsa söyledi. 
“Oğlum gelince tanışırdık. Öyle bir anlattın ki yolda görsem tanıyacağım.”
“Moruk gelince tanışır kaynaşırsınız, iyi insanlar.”
Tamam da olay o değil.
“İçeri geçelim mi, ben çalmaya başlayacağım.”
Olayın sevdiğim kısmına geldik. Sound check yapmaya başladı. Yiğit çalmaya başlayınca kabinin yakınında dikilebiliyorum, hatta kabine girebiliyorum. Dj’in yakını olduğum perçinleniyor, doğrusu pek bir hoş oluyor. Havaya giriyorum. 
Barmaide el salladım. O da gülümsedi, el salladı. Gülümsedim. Eliyle ne haber gibi bir hareket yaptı. Boş kadehi göstermeyi unuttum, gösterdim. Yiğit’i gösterdi. Ne alaka? Bara yanaştım.
“Melis nasılsın, tekila var mı? Kadehte, duble, tuzsuz, buzsuz.”
“Var, var. Markete gider misiniz, gelince size kokteyl yaparım.”
Hiç havalı olmayan bir sebepten dolayı kabinin içine girdim. Arkadaşıma bağırdım.
“Moruk markete gitmemiz lazım. “
Kulaklığı boynundan çıkardı. Kapıyı gösterdi.
Sebze reyonunun önündeyiz. Elime iri, sivilceli bir salatalık aldım. Haddinden fazla Yiğit’e yaklaştırdım.
“Hıyar lazım mı koçum? Kuvvetlisinden.”
“Hıyarım var. Ben sana havuç vereyim.”
Eline iki patates aldı. Üstlerine havuç koydu ucunu bana döndürdü.
“Buyur. Bünyeye iyi gelir.”
“Vay vay vay taşaklı adamsın.”
Yanımızdan güvenlik görevlisi geçti. Göz ucuyla önce bize, sonra elimizdekilere baktı. 
Adam gidince güldük.
“Taşakları bulduğun yere bırak, geç kalıyoruz.”
“Nasıl bulmayı arzu ediyorsan öyle bırak diyorsun.”
“Gibi.”
Elimizde fallik sebzelerle içeri girdik. Bara yanaştık. Salatalıkları, havuçları tezgâha bıraktık.
“Oha abi oha. Poşete koysaydınız.”
“Serhat böyle seviyormuş kılıfsız.”
Güldük. Siktir lan dedim. Melis gülmedi.
“Resmen ayısınız.”
“Melis onu bırak da bana havuç mavuçlu içki hazırlama. O dediğim şekil tekila koy.”
“Olur, olur. Tamam.”
Yiğit setin başına geçti. Tak tuk ayarsız bass sesi mekânı doldurdu. Melis sipariş almak için başkasına döndü. Aynı renkte iki şişe çıkardı. Etiketleri bana dönük değil. Kapı açıldı.
İçeri kendi aralarında konuşan beş kişi girdi. Az önce detaylı anlattığı kişiler. Yiğit’e doğru yürüdüler. Birtakım kucaklaşmalar yaşandı. Gelenlerin isimlerini öğrendim. İçkimi yudumladım. Biradan sonra pek tatlı gelmedi. Sigara içmeliyim.
Dışarıda dikiliyorum. Biradan devam etmek gerekli de neyse. Bana bir şey olmaz. Ufak bir yudum daha. Yaktı. Yiğit yanıma geldi. Bir süre sustu bir sigara yaktı. Kadehi dudaklarıma değdirdim. Kokladım. Genzime çektim. Yudumladım. Gözlerim kısıldı, yüzüne baktım. Gözleri büyüdü.
“Oğlum yüzün çok kötü lan. Biraz yavaş git.”
Yüzümü onun gördüğünden daha da ekşi hale soktum. Söylenmeye başladım.
“Tekila böyle içilir. Kız gibi şat bardağında içilmez.”
Elimden kadehimi aldı, kokladı.
“İçtiğin viski.”
Yanlışlık olmuş. Geri aldım. Fondipledim. Boş kadehi arkadaşımın burnunun dibine soktum. Sağa sola yavaşça salladım.
“Nasıl? Al bunu. Yanlışlık olmuş. Al bunu bana tekila söyle. Duble, limonsuz, tuzsuz, buzsuz. “
“Ya oğlum ne yapmaya çalışıyorsun, kötü olacaksın.”
“Ben sen miyim lan, Ben tekila içince senin gibi kusmam oğlum. Beni kendinle karıştırma. Hadi bakayım.”
İyi ki bir tekila istedik. Hem çağırdı hem tekila yok. Böyle olmadı.
“Bu son bak, başka yok.”
Arkasından bağırdım.
“Yiğit.”
Omzunun üstünden baktı. Yarım ağız gülümsedi.
Yo, ho, haul together 
 Hoist the colours high
 Heave ho, thieves and beggars
 Never shall we die. “
Ağzını şapırdattı. Peki dedi. Peki herhalde yavşak. Sen git Miller iç anca. Şaka maka midem kötü oldu. Bir temizlesem rahatlarım. Çaktırmadan arkasından süzüldüm. Alt kata tuvalete indim. Kapıyı kapadım. Klozete eğildim. Boğazıma parmak attım. İki büklüm oldum. Tamam sanırım hallettim. Oldukça temiz çıkarttım. Klozete bakıyorum da evet tertemiz. Çizmelerime baktım kusmuk içindeler. Tuvaletin ışıklı tabelasına baktım. Buraya da Fairy Tale yazmışlar. Gerçekten peri masalı gibi gece oldu. Hatta peri kâbusu. Yüzümü lavaboda ıslattım. Aslında bir çorba içsem devam edebilirim.
Kimseye çaktırmadan gittiğim işkembecinin ardından bara geri döndüm. Kafam açık sayılır. Arkadaşımı göremiyorum. Arkadaşlarının yanına gittim. Sanırım tuvalete indi dediler. Tuvalete indim.
Ortadaki kabinin kapısında onu gördüm. Israrla kapıyı yumrukluyor. Ne dediğini duyamıyorum. Ağır adımlarla yanına yaklaştım.
“Serhat orda mısın? Oğlum ses ver?”
“Ne bağırıyorsun oğlum buradayım?”
“Nereye kayboldun oğlum? Tuvalete indi dediler. İçeride bayıldın sandım.”
Güldüm.
“Evet doğru, tuvalete indim. Sana bakmaya ama önce çorba içmeye gittim. Biraz ayılmaya ihtiyacım vardı.”
Kabinin içinden yaka paça dağınık bir çift çıktı. Bize baktılar. Hızla yukarı çıkmaya başladılar. Güldük. Yiğit sahte bir sinirle cık cıkladı.
“Yuh be kardeşim. İnsan bir ses verir. On dakikadır kapıdayım. İyice kerhaneye çevirdiler. Gidin evinizde sikişin kardeşim.”
“Yani.”
Güldük.
“Gel moruk biraz hava alalım. Milletin kafası iyice oldu zaten. Sigaraya çıktılar.”
Arkadaşların yanında uzun sakallı, takkeli, ibiş gibi birileri. Kim ola ki bunlar. Gölgede belli olmuyorlar. Bir iki konuşma kulağıma çalındı. Belli ki istenmiyorlar, Anlam veremedim. Biz gelene kadar uzaklaştılar.
“Bana ne abi senin haramından. Ben belki inanmıyorum. Sen içme içene karışma!”
Hepimiz Melis’e döndük.
“Bana verdiğinden verseydin. Adamlar sersemlerdi. En azından başkalarını kurtarmış olurdun.”
“Serhat sen ne diyorsun ya? Yiğit söyledi o kaç gündür içiyor dedi. O kadar içme abi sen de?”
Tek kaşımı kaldırdım. Önce ikisine, sonra geri kalanına baktım. İçeri girdim. 
“Bana tekila şat!”
Bir iki şat attım kendime geldim. Ama onlarla aynı kafada değilim. Dışarı bir bira daha söyledim. Sarhoşun az sarhoşa yaptığı zulmün eşine dünyada az rastlanır. Ben bir de kendimi geveze sanırdım. Ben mesela, benim aklıma geldi, bence böyle, bana kalırsa, ben böyle, benim de dediğim, ben dedim, ben, ben şöyle. Kafam kaldırmadı.
Bakışlarım ondan tarafa doğru olmasa da beni incelediğini hissettim. Gözlerimi ona çevirdim. Evet, gerçekten bana baktığını gördüm. Sanki bende başkalarının göremediği bir şey gördü. Masadakilerden gelen sesler, dışarı taşan müzik silindi. Hiç adetim olmadığı halde sendeledim. Topuklarım kaydı. Kendimdeyim. Dengemi sağlarım sandım. Arkaya devrildim. 
Doğrulduğumda önümdeki tuzlama çorbasıyla bakışıyorum. Bu gece kaçıncı oldu? İki? Üç?
Dudaklarımı büzdüm. Çorbaya sirke ekledim, sonra sarımsak. Ellerim roka, ekmek aradı. Eline çarptım. Bu sefer gayet net biçimde göz göze geldik.
“Biraz çarpıldım kusura bakma.”
“Serhat.” 
Öksürdü, yutkundu. Kuru boğazını ıslatmak için sudan bir yudum aldı. 
“Serhat kendini bu kadar zorlama oğlum. Her şeyini kaybetmiş insanlar gibi içmene gerek yok.”
Suyu yerine bıraktı. Çorbalarımıza döndük. Bolca sarımsak koyduğum çorbamı karıştırdım. Kokladım. Islak kokuyor. Keskin, kurumakta olan bir rutubet burun kanatlarımı oynattı.
“Kokuyu sen de alıyor musun?”
Yüzüme şüpheyle baktı.
“Alkollüyken koku almam.”
Bana doğru yanaştı, koklamaya devam etti. Durdu.
“Oğlum arka masaya düştün ya oradan kaldırıma yuvarlandın. Islak taş kokuyorsun. “
“Oraya da mı, düştüm?”
“Fena düştün. Evet.”
Çorbaya bir iki kaşık salladım, roka ısırdım, ekmek yedim. Elimi başıma götürdüm. 
“Yiğit. Şapkam nerede?”
Güldü.
“Barda. Benimkinin yanında. Yarın ayılınca gelir takarsın. Sıfır promilde sana daha çok yakışıyor.”
Başlarımızı kaselere eğdik.
Ertesi gün tanıdık yüzler yine kaldırımdalar. Yine ne yapacağını bilmeyen insanlara nutuk atıyorlar. Bir tanesi peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur diye anlatmaya başladı. O masalarda içkilerini yudumlayanların hepsinin o buyruktan haberi var dayı. Bence peygamberin senin burada yaptığın şaklabanlıktan haberi yok, duysa fena haşlardı seni gibime geliyor. Bence peygamber seni duysaydı ciddi anlamda sinirleri oynardı, bu adam benim sözlerimi neden durmadan tekrar ediyor diye. Yanında iki çift söz edilmiyor, hemen gidiyor başkasına yetiştiriyor derdi. Hatırladığım kadarıyla sağlığındayken de hadis yazılmasını istememiş. İster istemez bir gülme tuttu.
Köşeyi dönünce Yiğit’lerin mekân. Kimseye görünmeden bara yanaştım, şapkam orada. Barmene kaş göz işareti yaptım anladı, başıma taktım, çıktım. En fazla şapka nerede diye sorar, benim aldığımı söylerler. Aşağıdan dolmuşa binmeliyim.
Bir saniye. Geri döndüm. Dayıların yanına yanaştım. Masadakiler dayıları ya ilginç buldu ya da tırstıklarından ağızlarını açamıyorlar. 
İki ayrı kutbun ortasındayım. İki taraftan birileri beni fark etti, göz ucuyla süzüyor. Dayıların tarafı seçtim. İçlerinden en yüzüklerin efendisi sakallı olanı muhatap aldım. Abartılı biçimde yanına yanaştım, eğildim.
“Hocam yerden göğe kadar haklısınız.”
“Evet evladım. İçki ancak bir pisliktir.”
“Haklısın dayı. He benim dayıma be!”
“Öyledir evladım. Ben bunu tebliğ etmekle mükellefim.”
Burnumdan soludum. Şaka da bir yere kadar. Derin bir nefes aldım.
“Tamam dayı, burnumun dibinde tebliğ etme, az ötede tebliğ et. Şeyi tebliğ et. Şey vardı ya bir musibet olayı. Onu tebliğ et. Dediğim gibi az ötede tebliğ et. Amına koyayım, Bektaşi fıkrası gibi bir şey oldum. Çekil.”
Şapkamı iyice başıma oturttum. Sokağın sonuna doğru yürümeye başladım. İçkiyi bıraktım. Bana dolmuş lazım.
 Eve vardım. Sigara ve alkolün bulaşmadığı yatak odama girdim. Başım, ensem huzura çağıran yastığa teslim olmamın verdiği tekinsiz dalgalanma kaslarımı gevşetti. Esinti açık penceredeki perdeyi hareket ettirmekte zorlandı, perdedeki ufak delikten göğsümdeki kitabın sayfalarına süzüldü. Sonra harfleri, kelimeleri karıştırdı sonra paragrafları bozdu. Yarı açık gözlerimle takip ettim, harfler çorba oldu, birbirine karışanlar havada ufak, yarım bir sarmal çizdi. Yarı açık ağzımdan içeri doldu. Kısık bir nefes aldım, yuttum. Belki sadece bir his bu ama ben bu tür hisler için uyanık kalmaya çalışırım.
 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazarların ilham kaynaklarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024