Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Nisan 2022

Öykü

Anılarda Kalan Oyunlar

Yasemin Akçam Ateşman

Paylaş

1

2


Acılı günlerde daha çok konuşacaksın (Behçet Aysan)

İki kanatlı cam kapıyı sırtımla açtım. Elimdeki şemsiyeyi birkaç kez salladıktan sonra girişteki oval, pirinç şemsiyeliğe yerleştirdim. Okuma salonu olarak düzenlenmiş bölümün ön kısmına küçük masa ve sandalyeler yerleştirilmiş. Basamaklarla çıkılan, daha genişçe olan arka kısma, goblen kumaşlı, ahşap kollu eski tarz koltuklar, kitap rafları ve üstlerinde gazetelerin olduğu sehpalar konmuş. Basamakların alt boşluklarına, pencere pervazlarına, çay-kahve servisi yapılan açık büfemsi küçük ahşap bölümün önündeki raflara kitaplar dizilmiş.

Camın önüne yerleştirilmiş küçük masalardan birine çantamı bıraktım. Mantomu, ahşap sandalyenin üzerine astım. Kumaş eteğim, ipek bluzumla iğretiydim burada. Gülümseyerek büfeye doğru yürüdüm. Zencefilli çay ve ev yapımı elmalı turtadan istedim. Büfenin yan duvarına bir resim yarışmasına ait olduğunu düşündüğüm çocuk resimleri asılmış. Kargacık burgacık, başı, kolu uzamış insan figürlerinin yer aldığı çizimlere baktım. Büfenin önündeki rafın altına bağlanmış iplere,  köylerde beş şişle örülenlere benzeyen çoraplar mandalla tutturulmuş.

Takım elbisesi, şık gömlek ve kravatıyla üst kısımdaki koltuklardan birinde bacak bacak üstüne atmış oturan uzun boylu Janti Bey dikkatimi çekti. Bir an yanına gidip, “Biliyor musunuz Beyefendi, aslında ikimiz de buraya uymuyoruz. Bir operada, ya da konserde olabilirdik şu an. Niye öyle bir ortamda karşılaşmadık ki?” diye sormayı düşündüm. “Burası her ne kadar çay, kahve içilen bir yer olsa da biliyorsunuz, malum kütüphanenin bir bölümü. Rahat bir şekilde sohbet edemeyiz burada. Sizinle merkeze doğru yürüyüp, Cafe Mayer’de oturabiliriz,” der miydi?

Hale, sonunda geldi. Sokak üzerindeki kafeteryamsı yerde yemek yemiştik. Yerel yemeklerin yanında,  damak tadımıza biraz daha uyan,  çeşni olarak her zaman bulunan Hint tabağından söylemiştik. Aslında yemek mi yemiştik, kendimizi mi bilmiyorum. Herkes rahat rahat bir şeyler atıştırır, öğle arasının keyfini çıkarırken biz bir şeylerden öç alır gibi tabaklarımızdaki pirinçleri sağa sola itekleyip durmuştuk. Yemeği bitirmeden kalkmıştım.

“Kütüphaneye gidiyorum, orada beklerim, kahve içer sonra döneriz,” dedim. Hale, çantasını ve ceketini koyacak bir yer aradı. “Daha geniş bir yer bulamadınız mı, küçücük masaya oturmuşsunuz,” dedi.

“Biliyor musunuz burası bana üniversite yıllarını hatırlatıyor. Ders çalışmak için gittiğim kütüphanelerden farklı olsa da.  Kitapların arasında bir şeyler okuyup notlar almaya çalışırken,  bazen etrafımdaki insanları incelerdim. Bir seferinde yan tarafımda oflayıp poflayarak tekerlekli sandalyesini ileri geri iten gencin, elindeki kurşun kalemi parmaklarının arasında oynatırken, bir yandan da burnuna düşen kalın camlı gözlüğünü yukarıya kaldırmasına gülesim gelmişti. Ayaklarımın ucuna sessizce basarak dışarıya çıktım. Açık duran tahta avlu kapısının rüzgârda vuran kanatlarının çıkardığı gıcırtıya benzer sesleri... Bir keresinde de burnumu sızlatan rutubet kokusunun yerdeki yeşil halıdan mı,  yoksa uzun yağlı saçlarıyla oynayıp duran karşımdaki kızın hırkasından mı geldiğini bulmaya kafayı taktım. Okuduklarımdan hiçbir şey anlamadım. Kütüphane kokusunu kimisi kahve, kimisi çikolata, kimisi ise sonbaharda çürümüş çınar yapraklarının kokusuna benzetir. Bana sorarsanız geçmiş kokar, alın teri kokar, emek kokar.”

Hale, ceketini çıkardı, sandalyeye isteksizce astı. Rugan ayakkabıları, inci kolyesi, topuz saçlarıyla yabancı kalıyordu. Yakınlarda gidecek başka bir yer olmadığı için zorunluluktan takılıyorduk buraya. “Geçmişe daldınız yine. Çay söyledim, bir dilim de pasta. Öğrenci olduğu her halinden belli kızcağız, siparişimi alırken zorlandı. Biraz bahşiş bıraktım, sevindi,” dedi. 

“Burada sırıtıyoruz sanki. Ne işleri var diye merak ediyorlardır herhalde,” dedim.

“Kanıksadılar artık. Geçen gün kütüphane bölümünden çocuk kitapları aldım, okula yeni başlayan bir arkadaşımın oğlu için. Kütüphane görevlisi kadın yardımcı oldu, sağ olsun.  Kitaplar başka dillerde olmasa da alıp okusak. Bu yıl Türkiye’ye tatile gidemedik. Değiş tokuşla hallederdik kitap işini.”

“Biliyor musunuz akraba gençler kendi aralarında tiyatro oyunu yazar, sahnelerdi.  Oyunun konusu daha çok sılaya dair olurdu. İnsanların hayata tutunma çabaları, dostlukları, kavgaları oyuna dönüştürülürdü. Büyük halanın geniş salonundaki eşyalar kenara çekilir, rahat bir mekân yaratılır, sandalyeler dizilirdi. Ön kısımlara oturtulan büyükler, geçmişe yolculuk yaparken duygulanır ama çok mutlu olurlardı. Madem bu yıl kitap kıtlığı var, biz bir oyun yazalım, sonra da sahneleyelim. Ne dersiniz? Ortaya çıkarana kadar kimseye haber vermeyelim ama. Bizim toplantı salonunda sahneleyemez miyiz sizce?”

Hale’nin yudumladığı kahve boğazında kalacaktı neredeyse, zor yutkundu. “Siz ne güzel hayaller kuruyorsunuz. Bizler hiçbir zaman oyuncu olamayız, o salonu da kullanamayız biliyorsunuz. Hele seyirciler, düşünmek bile istemiyorum. Bir Shakespeare ya da Moliere eseri gibi olmayacak yazacaklarımız. Oyun bitince ikram olacaktır mutlaka,  teşekkür de edilecektir.”

“Sağ olun ama ben yine de hayalimden vazgeçmek istemiyorum. Ne yazılabilir peki? Bulundukları yerdeki yaşantılarını kanıksamış insanlara sıla özlemi üzerinden bir şeyler sunmayı iyi düşünmek lazım. Yabancılar için bir şey ifade etmeyebilir. Arkamızda oturan Janti Bey’e ‘Uzaktan baktığınızda ülkenizi nasıl görürsünüz, hangi insan tiplemeleri sizin için özeldir, neler burnunuzun direğini sızlatır?’ desem onun için pek bir anlam ifade etmeyebilir. Uzun yıllar ülkesinden ayrı kalan bir arkadaşıma ‘Memleketinin neyini özledin?’ diye sorduğumda ‘Hani şehirler arası otobüslerin mola yerlerinde anonslar yapılırdı. Ankara yönünden gelip, İstanbul istikametine doğru gitmekte olan... Turizm’in sayın yolcuları, mola süreniz sona ermiştir, şeklinde. O anonsların makamını, ritmini, tınılarını çok özledim,’ demişti. Bütün bunlar Janti Bey için bir anlam ifade eder mi acaba? Lise yıllarımda oturduğumuz apartmanın ikinci katında Semahat adında genç bir kadın yaşardı.  Semahat, bizim apartmana evlendikten sonra geldi. Kocası kaldırım ihaleleri alırmış. Briyantinli saçları, şövalye yüzüklü parmaklarıyla racon kesen tiplere benzerdi. Karşımızda üç katlı yeşil bir apartman vardı, terası çok güzeldi. Kocasının ailesininmiş apartman, uzağa gitmesinler, aileye yakın olsunlar diye bizim apartmandan ev tutulmuş. Esmer güzeli, uzun boylu, deli dolu bir kızdı Semahat. Kayınvalidesinin kontrolü altındaydı, bir yerlere gidemezdi. Evlendikten dokuz ay sonra dünyaya getirdiği kız çocuğuyla evinde geçirirdi vaktinin çoğunu, apartmandaki günlere giderdi en fazla. Bir süre sonra kocasının eve geç gelmeye başladığı, Semahat’ın bundan şikâyetçi olduğu, anlatılır oldu.  Hır gür başlamıştı evlerinde. Bir gün Semahat kocasını geç vakitlere kadar camda beklemiş. Apartmandan içeri girdiğini görünce, üzerine salça döküp kendini yere bırakmış. Karısını koridorda o halde görünce deliye dönmüş adam. Üzerindekinin salça olduğu anlayınca bir güzel dövmüş. Sonra gitti apartmandan Semahat. Kaynanası gönderdi dendi. Uzak bir semtte, annesine yakın bir yere taşındığı söylendi. ‘Boşandılar, ev tuttuk, nafakasını da verdik, daha ne istiyor,’ demiş kayınvalidesi. Sonra aile kolları sıvadı. Adama on yedi yaşında bir kız bulundu. Düğün hazırlıkları hemen başladı.  Komşular fısıltı gazetesinin yeni haberlerini hazırladı, sonrasında en şık kıyafetleriyle görkemli düğünde yerlerini aldı. Semahat gönderildiği o uzak semtten bir iki kez geldi, uzaktan attığı taşlarla evin camlarını indirdi. Allah’ın işine bak ki, yeni gelin de bir kız bebek doğurdu. Buradan yola çıkarak bir oyun yazılabilir mi, ne dersiniz?”

“Ona, nasılsın diye soracak, üzüldüğünde sırtını sıvazlayacak, sevincini paylaşacak,  kahkahalarına eşlik edecek birisi olmadan dört duvar arasında geçen bir hayat kimin ilgisini çeker? Kayınvalideler oğullarını hep korur. Babannem, annem için müsvedde kılıklı derdi. Oğlunun hiç hak etmediği bir evlilik yaptığını söylerdi ikide bir, öğrenci aşkıymış. Neyse ki babaannem yalnız ölmedi. Kıskanacağı gelini, korumaya muhtaç olduğunu düşündüğü bir oğlu, takılarını bırakacak bir torunu vardı. Ölümüne yakın takılarını bana bıraktı babaannem, müsvedde kılıklı gelinine değil. Onları takabileceğim yaşa gelene kadar inatla yaşadı.”

“Zürih’te her sabah tramvayla işe giderdim. Evin olduğu sokaktan 13 numaralı tramvaya biner, Parade Platz’da değiştirirdim. Dokuz numaralı tramvay durakta beklerdi. Bindiğimizde ‘On üç numaranın sevgili yolcuları, sizleri bekledik, artık yolumuza devam edebiliriz,’ diye anons ederdi makinist. Parade Platz’dan binenler arasında Güney Amerikalı bir çift de olurdu bazı günler. Kısa boylu, tıknaz, esmer erkek bambudan yapılmış flütünü çalarken, sevgilisi mi karısı mı olduğunu bilmediğim, siyah uzun saçlı karnı burnunda genç kadın elindeki marakası sallayarak şarkı söylerdi. Keşke bu kadının yerinde olsam diye düşünürdüm. Haydi kalkalım artık,  iş yerine dönmek için yokuşu çıkmaya başlayalım. Bazen nasıl bir rüya görüyorum biliyor musunuz? Daracık bir yokuşu tırmanıyorum, bittiği yerde dört yol ağzıyla karşılaşıyorum. Hangi yöne doğru gideceğimi bilemiyorum.  Birine giriyorum. Sokaklarda okulumu arıyorum. Bazen okulu buluyor, sınıfımı bulamıyorum ya da sınıfımı buluyor, oturacağım sırayı bulamıyorum. Sırayı buluyorum, bu kez de yerime oturamıyorum.” 

Toparlanmaya başladık. O sırada Janti Bey yanımda belirdi. Elinde tuttuğu iki bileti göstererek, “Hanımefendi merhaba, bu akşam benimle operaya gelmek ister misiniz?” diye sordu.

YORUMLAR

Serap Tosun

Bir solukta okudum... Icten, duygusal, bir okadarda sade...Tesekkurler🤗🤗

14 Nisan 2022

Serap Tosun

Bir solukta okudum... Icten, duygusal, bir okadarda sade...Tesekkurler🤗🤗

14 Nisan 2022

Öne Çıkanlar

Finnegans Wake artık ÇincedeOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Atilla Birkiye

26 Ocak 2026

Anılarla Eray Canberk Armağanı

Armağan'da yer alan hangi yazıdan söz etsem, hepsi değerli, okuduğunuzda Canberk'in özgeciliği, örnek insan oluşu çıkıyor, yalnız üst kuşaklardan değil, alt kuşak şairlerden etkilendiğini de açıkça söylüyor ki bu bir erdemdir. Eskiden "kadirşinaslık" deniliyordu, karşıl..

Devamı..

İkinci El BMW Alırken Değerini Belirle..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024