Arayış
16 Aralık 2019 Öykü

Arayış


Twitter'da Paylaş
0

Çocukluğumdan beri bildiğimi sandığım bu şehrin sokaklarını dolaşırken her defasında kayboluşumun sebebi belki inişli, çıkışlı ömrümde hâlâ kendimi arıyor olmamdır. Kış geldi gelecek derken güneş yeniden yüzünü gösteriyor ama İstanbul’un havasına güvenilmiyor. Rüzgârın savurduğu uzun saçlarımı ince bir lastik tokayla gelişi güzel tutturuyorum.

İskeleye yeni yanaşan vapurdan inen kalabalık arasında Karaköy’den Kılıç Ali Paşa Camii’ne doğru öylece yürüyorum. İnsanların ellerinden olur da bir lokma düşer diye iskelede bekleyen sokak kedilerine evcilleşen martılar eşlik ediyor. Sarhoşun biri naralar atıyor. Genç bir kız yalpalayarak yürüyen sarhoştan tedirgin, kendini bir duvarın kenarına çekiyor. Kalabalık üstüme üstüme geliyor sanki. Kırkına gelmiş bekâr bir kadın olarak yalnız yürürken hâlâ tedirgin ve temkinliyim. Şehrin tekinsizliği ürkütüyor beni.

Ara sokaklara giriyorum nefes almak için. Camiyle kilisenin yan yana olduğu sokaklardan geçiyorum. Ömürleri bitmiş de çaresiz ayakta kalmaya çalışıyor gibi duran birbirinden eski tarihi hanların, binaların çoğunun duvarları boyasız, pencereleri kırılmış. Biri de dememiş ki el atalım da binalarımızın yüzü gülsün. Gözlerim bulutların arasından süzülen güneşin ışıklarıyla yarı açık yarı kapalıyken yerdeki içki şişelerine, izmaritlere, çöplere takılıyor. Kim bilir hangi derdin adına içilmiş ya da birilerine özenilmiş de iki dudak arasında emilmiş bu izmaritler. Çöp konteynerine atılmalıyken adeta kural tanımaz ruhların etrafa saçtığı çöp öbekleri, darmadağınık yaşamların izleri.

Biraz daha yüzü aydınlık sokaklar var içeriye doğru. Tarihi çorbacının, simitçinin yanında modernle eskiyi bir araya getirmiş yeni nesil kafeler, lokantalar müşteri bekliyorlar. Fransız Geçidi’nde bir kahve molası veriyorum. Soluklanmak iyi geliyor. İki dirhem, bir çekirdek insanların azı gülüyor, çoğu sıkıntılı.

Kahve sonrası bırakıyorum kendimi yola. Motor sesinin, insan sesine karıştığı kalabalığı yara yara karşıya geçiyorum. Üstüme doğru hızla gelenlerin yüzlerine takılıyor gözlerim. Mutlu ve gülen yüzler yok denecek kadar az. Kafamı kaldırıp etrafıma bakınca kalabalığın ve binaların arasında sıkışıp kalmışlığın garip çaresizliğini hissediyorum. İnsan kalabalığı, bu kalabalığı yararak geçmeye çalışan arabalar, korna sesleri, çocuğu, genci, yaşlısı, memuru, doktoru, uyuşturucu bağımlısı, gaspçısı, psikopatı... Çabucak bitsin istiyorum bu yol. Temkinli ve gergin bir aşk ilişkisi gibi İstanbul’la olan ilişkim. 

Sonra onu görüyorum. Adı kendinde saklı, yaşı bedeninde, ruhu gözlerinde. Sefilliğin içinde, eyvallahsız bir hâl içinde. Ruhu bezgin, bedeni yorgun. Saçına sakalına kışın soğuğu düşmüş. Üzerindeki eprimiş, rengi görünmez ceket kıştan daha kötü, daha kokulu. Güneş insanlara dokunuyor da ona gölgesi düşüyor gibi. Şekilsiz, çıplak ayakları, elinde bir torba artık yemekle bırakmış kendini yola. Sokağın dört ayaklı bıçkın, dilsiz sakinleri hayatta tek arkadaşları sanki. Ama garip bir huzur var yüzünde. O yüzü, gözü temiz, elbisesi ütülüler kadar mutsuz görünmüyor. Kimseye eyvallahı yok. Belli ki kaybedecek bir şeyi de yok. Konu mankeni gibi dolaşan bedenlerin yanından geçerken fark edilmek istememesi de belki bundan.

Yanımdan hızla geçip gidiyor. Köpekleri de arkasından. Etrafıma bakıyorum bir de kendime. Sonra düşünüyorum, hayat herkese adil değil hele biz kimseye. Mutluluksa parayla değil, bulmak isteyen herkese.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR