Başkarakter bütün ömrünü kitaplarla, müzik ve sanatla geçirmiş, bu uğurda her şeyi, yalnızlığı bile göze alarak yaşamış bir adamdır.
Tiyatromuzun önemli isimlerinden biri olan Celal Kadri Kınoğlu, oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik de yapmaktadır, ancak pek çok insan onu Acemi Cadı ve Tatlı Hayat’taki rolleriyle tanır. Geçtiğimiz günlerdeyse Kınoğlu’nun ilk kitabı Armağan’ın yayınlandığını haber aldık. İthaki Yayınları etiketine sahip olan Armağan, kendini geçmişiyle beraber yeniden kurmaya çalışan bir adamın hayatını konu ediniyor.
“İnsanın gençliği artık kendisinin sayılmaz. O bir başkası; konuşan, tercihler yapan, seven, inanan, ayrılan, terk edilip tek başına kalmaya mahkûm edilen... Yazıyı dinlerken fark ettim. Sadece bu günler var. Unutuluşun trenleri, hatıralarla beraber çok kısa bir zaman içinde sisler arasında kaybolup görünmez oluyor.”
Armağan bir ilanla başlar: Emekli bir makine mühendisi olan başkarakter gazeteye verdiği ilanda bir asistan aramaktadır. İlan son derece soğuk ve mesafelidir. Tıpkı kendisi gibi. Ancak gelen başvuru mailleri arasından asistan olarak seçtiği Alev adlı genç kadın pek alışıldık biri değildir. Onu tekdüze hayatından koparan şey de tam olarak budur.
Alev’in öncelikli işi çeşitli felsefi makalelerin ve videoların çevirilerini yapmaktır. Ardından bazı kavramlar üzerine yapacakları konuşmaları kaydedip yazıya dökmesi, kalan vakitlerdeyse başkarakterin vaktiyle okuyup da unuttuğu kimi kitapların özüne, fikrine dair bir rapor hazırlaması gerekmektedir.
Bununla beraber yaklaşık yirmi maddeden oluşan bir de talimatname vardır tabii. Neyin yapılıp yapılmayacağına dair hazırlanan bu liste kayıtsız şartsız bir tabiyet içermektedir. Ancak
Ölümsüzlük İstenci
Galatasaray Felsefe mezunu, zeki bir kadın olan Alev’in esas yeteneği insan ilişkilerinde saklıdır. Alev, ilk etapta oldukça kurallı ve mesafeli şekilde düşünülen bu işi yavaş yavaş eğlenceli bir hale çevirmeye, diğer bir değişle sınırları aşmaya başlar. Böylece asistanlık dostluğa, talimatname çöpe dönüşür.
İlerleyen sayfalarda anlarız ki başkarakterin temel dertlerinden biri de budur. Ancak konuşulmayan bir derttir bu; vakit geçtikçe güvenle, tebessümle su yüzüne çıkacak türden bir dert. Zaten bir asistan tutup onca mesai yapmasının altında da aynı şey yatar: Yaşlandıkça parmak aralarından kayıp giden bir ömrü yazıyla derleyip toplamak, bu sayede “ölümsüzleşmek”, tabiri caizse hayatını bir esere dönüştürmeye çalışmak…
Başkarakter bütün ömrünü kitaplarla, müzik ve sanatla geçirmiş, bu uğurda her şeyi, yalnızlığı bile göze alarak yaşamış bir adamdır. Hatırlanmak, ölümsüzleşmek istemesi de bundan ileri gelir. Evet, yalnızlık zor zanaattır ve evet, ne ölümden korkmak ayıptır ne de düşünmek ölümü.
Geçmişin Yükü-Şimdinin Ağırlığı
Armağan’ın tartıştığı temel kavramlardan biri de hafızadır. Her şeyin çarçabuk tüketildiği bir dünyada başkarakter bütün bunlara karşı kendi yalnızlığında direnmektedir. Okuyarak, seyrederek, dinleyerek sürdürdüğü direnişine Alev’in de ortak olmasıyla iyice güç bulur.
Zaman zaman beraber İstanbul turuna çıkarlar. Gidilen her şey, verilen her mola geçmişe, hafızaya yöneliktir. Eski arkadaşlıklar, üniversite sıraları, devrimcilik günleri, tiyatro salonları, aşklar… hepsi.
Geçmişe hizmet eden şeylerden biri de başkarakterin Alev’e ara ara okutturduğu çocukluk/ilk gençlik anılarıdır. Ana hikâyeye paralel şekilde akan, onu duygu yoğunluğuyla besleyen bu italik dünyada geçmişe duyulan özlem kendiliğinden bir kuşak karşılaştırmasına da sebep olur. Ancak ezberlenmiş değil, yer yer keşkeler içeren ve alabildiğine öznel bir karşılaşmadır bu.
Başkarakterin kendine ördüğü yalnızlık dünyası da, topluma baktığı yer de bu yüzden netameli bir hal alır. Zaman zaman her şeyi anlar bir tavır içerisindedir, zaman zaman da insanlara kızar, onların kendisini sürekli hayal kırıklığı uğrattığından bahseder. Hal böyle olunca çatışma da sorgulama da bitmez.
Entelektüel dünyasına sıkışıp kalmış biridir o. Ruhunu besleyip geliştiren bütün nesneler özgürleştirici bir yol açtığı gibi bir tutukevini de andırır. –Bazıları buna yalnızlık der.– Alev’in varlığı ise “başka bir yalnızlık mümkün” dercesine bir etki yaratır. Ezberin bozulması ilk etapta irili ufaklı rahatsızlıklar yaratsa da ona farklı bir pencere açar.
Onu bu “zorlu” yolda en çok kitapları destekler. Başkarakterle Alev’in konuşmalarından onlarca yazarın, filozofun adını işitiriz. Buna paralel şekilde bir sürü de alıntı vardır. Armağan bu yönüyle bir “okuma listesi”ne de kapı aralar.
“Aynı şeylerle, aynı şeyleri yaşayan, yalnız bir adam,” diye tanımlar onu Kınoğlu. Kendisi de başkarakter gibi İTÜ Makine okur, ancak okulu yarıda bırakıp İÜ Devlet Konservatuarı’na girer ve o günden sonra da sahneden bir daha inmez. Oynadığı onlarca oyun, hayat verdiği onlarca karakterden sonra başta kızı olmak üzere bütün sevenlerine işte bu Armağan’ı sunar.






