Atwood biraz da hızlandırılmış makineli metin üretimi ve iletişim imkânlarını kullandığından, neredeyse pürüzsüz akıcılıkta ama hafiflemiş bir yapıt ortaya koyabilmiş.
Son yılların en parlak yıldızı Margaret Atwood edebiyat dünyasında. Bunun iyi bir şey olduğunu sanmıyorum. Çok iyi bir kurgucu, anlatıcı, yazar kesinlikle Atwood ama yapıtlarının ekseriyetle kâbusları andıran distopyalar olduğu düşünülünce, bir tür kara kâhinin en fazla parlayan edebiyatçı olmasının dünyanın ne kadar kötü bir zamandan geçtiğinin kanıtı olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Üstelik Atwood ilginç bir biçimde hem bize ayna tutuyor hem de kehanetlerini tutturabiliyor da. Bugünlerde yaşadıklarımız kendisinin DelliÂddem üçlemesinde anlattıklarını ne kadar da anımsatıyor mesela. Bize son karanlık hediyesi Ahitler de Canan Sılay çevirisiyle Doğan Kitap tarafından tam da bugünlerde, Atwoodvari bir tufanı yaşadığımız zamanda geldi.
Atwood’un anlatı yetenekleri kehanetlerinin çok rahat biçimde bize geçmesine yol açıyor; kehanetleri de bir bakıma dünyada olanları iyi okumasından ve yadırgatıcı gelse de kıyıda köşede yaşananları tutup merkeze uyarlamasından kaynaklanıyor. Kutsal kitap metinlerinin içerdikleriyle haber bültenlerinde gördüklerini harmanlıyor ve kendi gündelik yaşam alanına uyguluyor sanki. Ahitler’in öncülü meşhur Damızlık Kızın Öyküsü 1984’te ilk ortaya çıktığında, 1970’ler boyunca gelişen feminizmin karşıt kutbuna koyduğu farklı köktendinci maskülen iktidar düzeneklerini muhtemelen İran’daki İslam devriminden, Latin Amerika totalitarizmlerinden ve ABD’de yükselen Ortabatı Cumhuriyetçiliği’nden esinle kurgulamıştı: ABD’de yaşanan ters bir devrim sonucunda Gilead adını alan Doğu Amerika’da, Kanada’nın hemen altındaki New York, Massachussets gibi liberal bölgeleri de kapsayan coğrafyada erkeklerin kadınların ellerinden bırakalım kürtajı ya da serbest ilişkileri, çalışma, mülk sahibi olma, otomobil kullanma gibi hakları da dahil her hakkı ellerinden alarak, silah zoruyla eşlere, hizmetkârlara, damızlık kızlara, eğlence kızlarına dönüşmeye mecbur bıraktığı totaliter bir düzen kurmalarını okumuştuk. Hayatın her alanı nasıl politik olabilire dair karanlık bir örnekti Atwood’un distopyası ve okurlara yönelik bir uyarıydı elbette. İşin vehameti bu tarz distopyaların insanların gözünü açması yerine idarelerin gizliden gizliye özendikleri temel metinler haline gelmesinden kaynaklanıyor aslında; 1984’ün bir uyarı olması gerekmesine rağmen neredeyse bir ders kitabına dönüşmesi gerçekten yola çıkan kurguların nasıl gerçeği etkileyeceğine meşum bir örnek. Korkarım Atwood’un yıllar sonra televizyona uyarlanan ve devamını yazdığı Damızlık Kızın Öyküsü de 1984’e dönüşme tehlikesi taşıyor.

Geçen yıl, televizyon dizisinin de popülaritesiyle, Margaret Atwood’un başyapıtını devam ettirmek için giriştiği yoğun uğraşın sonucu olan Ahitler romanında, Gilead’ın kadınlara reva gördüğü yaşamın başka bir veçhesiyle karşılaşıyor okur: Teyzeler; yani kurucu muktedir kadınlar. Ters devrimi yapan silahlı erkeklerin çalışma hayatında ve idarenin çeşitli kurumlarında (eğitim, hukuk gibi) görev yapan muktedirleşmiş kadınlara, Latin Amerika darbelerinde yaşanan stadyum mahkemelerini anımsatan prosedürler sonucunda, yeni idareye uyum sağlayıp hizmet edebilme imkânı vermesi sonucunda kadınlar hiyerarşisinin en tepesine yerleşen, adeta bir manastır düzeneğinde yaşayan bu kudretli kadınlarla ilgili bir yapıt ortaya koymuş Atwood. Elbette ilk romanda da kullandığı kadının erkeğe hizmet eden ev düzenine mahkûm edilmeye çalışılan, cinselliğinin anneliğe dönüştürülmeye mahkûm kılındığı aile, anne-çocuk dizgesi Ahitler ’de de devam ediyor: Okurların kahramanı ve Kanada’ya kaçmış Damızlık Kızımızla bağlantılı, ama artık Damızlık Kız değil de kadın hiyerarşisinin hangi katmanına yerleşeceği belli olmayan yeni yetişen kahramanlarımız çıkıyor ortaya. Üç anlatıyı içeren Ahitler ’de bir teyze ve iki genç kızın yazdıklarıyla, Gilead’ın ve kahramanlarımızın tarihleri, geçmişi ve geleceğiyle bir çırpıda akıp sona eriyor, geride bir süre devam edecek feminist tartışmalar bırakarak.
Atwood’un 35 yıl sonra yeniden döndüğü sadece kadınlar için değil aslında herkes için bunaltıcı bir felakete dönüşmüş, yaşayamayan Gilead, Ahitler ’de ne yazık ki ilk romandaki kadar çarpıcı değil, sönmüş ve tüm ceberrutluğuna rağmen kolaylıkla içe sönecek bir kırılganlıkla idare ediyor ancak. Erkeklerin güçlü olduğu zamanlarda taşıdıkları iyi/kötü korkutucu kudretlerinin, zaman içinde tutkularına, alışkanlıklarına ve kibirlerine nasıl yenilerek koflaştıklarına yönelik bir örnek aynı zamanda Gilead’ın geldiği nokta: Yaptıkları tüm kötülüklere rağmen kör ve aptal olmaktan kurtulamıyor Gilead’ın Kumandanları ve Gözleri; kötü anneler haline gelen Eşler de, kızları düzene uydurmaya çalışan Teyzeler de karikatürleşmekten başka bir şey olamıyorlar; bir tek sıfır noktasındaki kinini hiç unutmayarak aklını adeta bir satranç ustası gizli ajan gibi kullanan Lydia Teyze, eski aile mahkemesi hâkimi, Gilead sisteminin bir balon gibi uçuşarak sönmesini sağlayan mekanizmayı kurabilecek kadar parlak bir başarı sergiliyor. Romandaki genç kızların ise genç kız oldukları ve sadece üzerlerinde uygulanan prosedürlerle başa çıkmaya çalışan labirentteki seçilmişler oldukları göz önünde bulundurulunca, tek bir kadının iki seçilmiş kızı kullanarak erkeklerin düzenini nasıl yıkacağını okuyoruz Ahitler’de.
Atwood’un anlatı yetenekleri çok yüksek ve çok rahat okura ulaşabilen bir devam romanı ortaya koymuş ama keşke televizyon dizisinin popülaritesinden hızla faydalanmak adına romanı çarçabuk ve pek çok editörün desteğiyle tamamlamak zorunda kalmasaymış da zamana yayılmış ve incelikle geliştirilmiş bir biçimde yazsaymış. Lydia Teyze üzerinden geliştirdiği kadarıyla Gilead’daki ters devrimin kadınlara yaptıkları, ilk romandaki kapsamlı politik distopyaya yaraşır bir bölüm ama Ahitler ’in geri kalanı ne yazık ki çok hızlıca toparlanmış bir gençlik romanına benziyor, hatta artık bir süredir yayıncılık standartlarından biri haline gelmiş Young Adult türünün başarılı bir örneği gibi sadece. Bir zamanlar Lessing, LeGuin gibileri benzer yapıtları hızlandırılmış değil de demlendirilmiş biçimde yazarken sanki çok daha zor kat edilebilen ama düşündürücü sonuçlar ortaya çıkarıyordu; Atwood biraz da hızlandırılmış makineli metin üretimi ve iletişim imkânlarını kullandığından, neredeyse pürüzsüz akıcılıkta ama hafiflemiş bir yapıt ortaya koyabilmiş. Bu da tıpkı şimdiki afetimizin neredeyse pürüzsüz akıcılıkta ve öldürücülükte olması ama demlenmeye fırsat vermemesinden dolayı etkilerinin kalıcılığını anlayamamamızı andırıyor. Aslına bakılırsa kaba, kof ve trajikomik adamların idaresinde, derinliksiz felaketlerimizi yüzümüze vuruyor biraz da Atwood’un yıldızından bize dökülenler.






