Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Ağustos 2025

Kültür Sanat

Düşünmek Bir Lüks Haline Geldi

Mary Harrington

Paylaş

0

0


Böyle bir halk kitlesinin kurnaz yöneticiler için tek anlamı var, o da yeni kazanç fırsatları.

1980’li yıllarda ailem beni eğitim almam için İngiltere’deki Waldorf okullarından birine göndermişti. Çocukların çok fazla televizyon izlemesine izin verilmeyen yıllardı. Aileler bunun yerine çocuklarını kitap okumaya, pratik yollarla yeni bir şeyler öğrenmeye ve dışarıya çıkıp sosyalleşmeye teşvik ederlerdi. 

Geçmişte bu sınırlamalar beni bir hayli rahatsız etmişti ama şimdi onlar sayesinde çok fazla televizyon izlemiyor ve hâlâ boş vakitlerimin büyük bir kısmını kitap okuyarak geçiriyorum. Fakat yine de, televizyonla kıyaslandığında çok daha sinsi ve ayartıcı bir teknoloji biçiminin hayatlarımıza kök saldığının farkındayım: İnternet –  özellikle de akıllı telefonlarımız üzerinden erişim sağladığımız uygulamalar. Artık konsantre olmamı gerektiren bir işle uğraştığımda telefonumu kendimden uzaklaştırmak, başka bir odaya götürmek ya da çekmeceye koymak zorunda kalıyorum. 

İlk zekâ testleri yaklaşık yüz yıl önce icat edildi ve o tarihten beri uluslararası IQ skorları Flynn etkisi olarak bilinen bir fenomen çerçevesinde – yakın bir zamana kadar –   istikrarlı bir biçimde yükseldi. Son zamanlarda yapılan araştırmalarsa bu eşsiz kabiliyetimizi, yani beyin gücümüzü yitirmeye başladığımızı gösteriyor. Mesela yakın tarihte yayınlanan raporlardan birine göre OECD ülkelerindeki yetişkin okuryazarlık oranı ya sabit kaldı ya da düşmeye başladı. En keskin düşüşlerin görüldüğü ülkelerse gelir durumu bakımından en alt sıralarda olanlar. Üstelik bu düşüş yalnızca yetişkinlerle sınırlı değil, çocukların okuryazarlık oranında da ciddi bir düşüş söz konusu.

Financial Times yazarlarından John Burn-Murdoch bu son durumu, bilginin akıllı telefonlar aracılığıyla tüketildiği, nitelikli metinlerinse yerini yetersiz olsa da yeterli görülen kısa videolara bıraktığı “okuryazarlık sonrası” kültürün yükselişine bağlıyor. Yapılan bir diğer araştırmaysa yetişkinlerdeki DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) semptomlarının artışını akıllı telefonların kullanımıyla ilişkilendiriyor – ankete katılan Birleşik Amerikalı yetişkinlerin dörtte biri kendilerinde DEHB olduğu kanaatinde. Üniversiteler de dahil olmak üzere artık öğrencilere okuma odaklı ödevler verilmiyor çünkü hangi yaş grubundan olursa olsun öğrenciler ellerine aldıkları bir kitabı baştan sona okumayı beceremiyor. Düşünün ki, 2023 yılında o yıl içinde en azından tek bir kitap okuyan Amerikalı sayısı toplam nüfusun yalnızca yarısı.

Artık çoğumuz, teknolojinin yalnızca konsantrasyon becerilerimizi değil, okuma ve muhakeme becerilerimizi de değiştirdiğinin farkında. Peki bu durumun yol açabileceği eşitsizliğin farkında mıyız?

Abur cubur tüketimini düşünerek bir karşılaştırma yapalım. İşlenmiş yiyeceklerin yaygınlaşması ve daha kolay erişilebilir hale gelmesiyle birlikte bağımlılık yaratan bu yiyeceklerin sebep olduğu sağlık sorunlarında kayda değer bir artış yaşandı. Şu an gelişmiş ülkelerin çoğunda, sağlıklı yaşam tarzını sürdürmek için ihtiyaç duyulan sosyal ve ekonomik kaynaklara sahip olanlarla obezitenin başlıca nedeni olarak gösterilen ucuz ve kalitesiz gıda kültürüne karşı savunmasız olanlar arasında derin bir uçurum var. Bu ayrışmanın temelindeyse elbette sınıf farkı yatıyor. En büyük göstergesi de, gelişmiş ülkelerden gelen ve obezite vakalarıyla yoksulluk arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gösteren raporlar. Ve muhtemelen “okuryazarlık sonrası” dönemde de benzer bir gidişata tanıklık edeceğiz.

Hiçbirimiz doğuştan uzun metinleri okuma becerisine sahip değiliz. Aksine bu tip bir beceri ancak zahmetli uğraşlar neticesinde elde edilir. Okuryazarlık üzerine çalışan Maryanne Wolf’un da belirttiği gibi “okumada uzmanlaşmak” ve mevcut okuma becerisini mükemmelleştirmek kelimenin tam anlamıyla zihni değiştirir. Beynimizi yeniden yapılandırır, kelime dağarcığımızı artırır, beyin aktivitesini analitik sol yarıküreye kaydırarak konsantrasyon, muhakeme ve derinlemesine düşünme  kapasitemizi geliştirir. Unutmayalım ki, saydığım bu son üç beceri sayesinde – diğer her şeyin yanı sıra –  ifade özgürlüğü hepimiz için bir hak haline gelmiş, modern bilim gelişmiş ve  liberal demokrasiler doğmuştur. 

Dijital okumanın biçimlendirdiği düşünme alışkanlıklarıysa basılı bir mecradan yapılan okumalara göre oldukça farklı. Verimlilik uzmanı Cal Newport’un, 2016 yılında yayımlanan Deep Work isimli kitabında belirttiği gibi, dijital ortamın tamamı dikkat dağınıklığı yaratmak ve bundan faydalanmak üzere optimize edilmiştir. Sosyal medya platformları tasarlanırken öncelikle “bağımlılık yaratmaları” amaçlanır. Bu yüzden platformlarda yer alan büyük miktarlardaki materyal, kişiyi düşünmeye ve muhakeme etmeye değil de maksimum zorlayıcılığa ayarlı, peş peşe geldiği için de yoğunluk arz eden, “bilişsel parçalar” haline getirilmiş söylemlere yönlendirir.  

Nihayetinde bir şeyler okumak ya da bir konuda detaylı bilgi edinmek için telefonumuzdan faydalandığımızda söz konusu içerik tüketim alışkanlığı – yani göz gezdirme, belli ifade kalıplarını seçip alma ve metinden metine sıçrama –  bizi, daha doğrusu düşünme biçimimizi nörolojik olarak yeniden şekillendirir. 

Ama bütün bu araştırmalara ve somut verilere rağmen gerçek okumaya dayalı “okuma alışkanlığı” giderek azalıyor. TikTok ya da YouTube Shorts gibi platformlar, uzun dikkat süresi gerektirmeyen ilgi çekici videolarla dolu. Bu videolar içinde emek verilerek hazırlanmış faydalı içeriklerin sayısı günden güne azalırken sahte haberlerin, tıklama tuzaklarının, düşmanlık yaratacak içeriklerin ve yapay zekâ tarafından hazırlanan içi boş, ucuz içeriklerin sayısı artıyor. Ortaya çıkan sonuçsa abur cubur reyonunun bilişsel eşdeğeri: Rengarenk ambalajlarda pazarlanan gıdalar kadar renkli ama bir o kadar da sağlıksız bir medya ortamı.

Klasik liberaller hemen karşılık verecektir: Elbette öyle ama tıpkı abur cubur meselesinde olduğu gibi, sağlıklı seçimler yapmak da tamamen bireyin kendi sorumluluğunda. Fakat nasıl ki, aşırı abur cubur tüketiminin yarattığı sağlık sorunlarından muzdarip olanlar sosyoekonomik ölçeğin en alt kesimindekilerse gelecekte dijital medyanın bilişsel zararlarından en çok etkilenecek olanlar da onlar ve liberal bakış açısı her zamanki gibi bu derin sınıf ayrımını yok sayıyor. 

Bunun ilk belirtilerini daha şimdiden görmeye başladık. Dr. Wolf’un da belirttiği gibi, okuryazarlık ve yoksulluk arasında uzun zamandır doğrudan bir bağlantı var. Artık yoksul çocuklar, zengin çocuklara göre her gün ekran başında daha fazla zaman geçiriyor. 2019 yılında yapılan bir araştırmaya göre, yıllık geliri 35.000 $ ve altında olan ailelerin çocukları, geliri 100.000 $ ve üzerinde olan akranlarına kıyasla ekran başında günde ortalama iki saat daha fazla kalıyor. Ve yapılan başka bir araştırmaya göre salt eğlence maksadıyla günde iki saatten daha fazla ekran başında kalan çocukların, ekran süresi daha düşük olan çocuklara göre belleği daha zayıf, işlem hızları ve dikkat seviyeleri düşük, dil becerileriyse kayda değer biçimde sorunlu. 

Net bir biçimde ifade etmek gerekirse; sağlıklı tercihlerde bulunmak her zaman zordur ve hem bağımlılık yaratan hem de kolay erişilebilen eğlence biçimlerine doymuş bir kültürde uzun süreli okuryazarlık becerisi yakın bir zamanda yalnızca elit üst tabakanın fayda sağladığı bir yetkinlik haline gelebilir. 

Bu yüzden elitler, dini gruplar ve muhafazakâr kesimler kendi çocuklarının teknoloji kullanımını çoktan sınırlandırmaya başladı bile. 2019-2023 arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyete geçen 250 kadar Hristiyan okulunda müfredat okunması zaman ve emek gerektiren, “hacimli kitaplar” üzerinden ilerliyor. Üstelik bu durum yalnızca muhafazakârlara özgü değil. Bill Gates ve Evan Spiegel gibi teknoloji dünyasının önde gelen isimleri zaman zaman kendi çocuklarını örnek vererek çocukların ekran karşısında kalma sürelerinin kısıtlanması gerektiğini belirtiyor. Kimileri sadece “telefon kullanmama sözleşmesi” imzalayan dadılarla çalışırken kimileri çocuklarını bu tür elektronik cihazların tamamen yasaklandığı Waldorf okullarına gönderiyor. Burada çok net bir sınıf farkı söz konusu: Klasik eğitim müfredatını kullanan okulların neredeyse tamamı ücretli kurumlar. Mesela küçük kızınızın ya da oğlunuzun elektronik cihazlardan arındırılmış bir eğitim yılı geçirmesini istiyorsanız bunun için Peninsula Waldorf School’a ödemeniz gereken tutar yıllık 34.000 $ gibi yüksek bir rakam.  

Şu sıralar Kaliforniya da dahil pek çok ABD eyaletinde öğrencilerin akıllı telefon kullanımını kısıtlamaya yönelik tedbirler alınmaya başladı ama bu tarz kuralların büyük devlet okullarında ve küçük özel okullarda aynı eşit şartlar altında uygulanacağını düşünmek anca iyimserlik olur ki, böylesi bir tedbirin öğrencilerin ev yaşamı açısından hiçbir anlamı olmadığı da başka bir gerçek. 

Çocuklardan yetişkinler dünyasına geçersek insanların Silikon Vadisi’nden çok uzakta bile “dopamin orucu” adı verilen bir kişisel gelişim programı çerçevesinde telefon ve tabletlerden uzak durduğunu ve dijital uyarılmayı sınırlandırdığını görüyoruz. 

Bilişsel zindelik sağlamaya yönelik bu münzevilikse hâlâ niş bir yaklaşım ve genellikle gelir durumu sosyoekonomik ortalamanın üzerindeki gruplarda yoğunlaşıyor. Fakat akıllı telefonların olmadığı bir dünyayı hiç deneyimlemeyen nesillerin yetişkinliğe erişmesiyle birlikte bu tarz bir yaklaşımı benimseyen grupların sosyal olarak giderek daha fazla tabakalaşması da beklenen bir durum. Gelecekte nüfusun azınlıkta kalan çok küçük bir kısmı konsantrasyon becerisini ve uzun süreli muhakeme yeteneğini korur ve bilinçli bir biçimde bu beceriyi geliştirirken nüfusun daha geniş kapsamlı olan kalan kısmı bilişsel berraklığını yitirecek ve bu kaybın yol açtığı bütün sağlık sorunlarıyla beraber okuryazarlık sonrası adını verdiğimiz durumun fiili bileşenlerinden biri haline gelecek. 

Peki bu durum tamamen gerçekleştiğinde bizi neler bekliyor olacak? Öncelikle uzun vadeli düşünme yeteneğini kaybetmiş bir seçmen kitlesinden bahsediyor olacağız. Rasyonelliğini yitirmiş, mensubu olduğu dar bir topluluğun menfaatlerinden ötesini göremeyen, gerçeklere ve tarihsel kayıtlara büyük ölçüde ilgisiz, ikna edici argümanlardan ziyade dürtüsel hareket eden, fantastik fikirlere ve komplo teorilerine açık bir toplum. Ne kadar da tanıdık değil mi? Tanıdık olduğu ölçüde de Batı’nın dönüşmekte olduğu şeyin kısa bir fragmanı. 

Böyle bir halk kitlesinin kurnaz yöneticiler için tek anlamı var, o da yeni kazanç fırsatları. Politikayı kendi arzuları doğrultusunda şekillendirmek isteyen oligarklar, teknolojiye dair politikaları takip etmeye meraklı ve böylesine niş bir alana odaklanacak kadar uzun konsantrasyon süresine sahip bireylerin noksanlığından elbette faydalanacaktır – zira şu an ABD’de yaşayan çoğu insanın istediği şey uzun vadeli adli soruşturmalar ya da gerçekler değil, karşı tarafa “yenilgiyi tattıran” kısa bir videodan ibaret. İdareci sınıfın da pragmatik bir biçimde seçmenlerin bilişsel kapasitesindeki bu düşüşe uyum sağlayacağını söyleyebiliriz. Mesela bir yandan kitle demokrasisiyle ilişkili “şeffaf seçim” gibi bazı ritüeller korunurken öte yandan eğitim, sağlık ya da adalet gibi halk açısından önem arz eden alanlar – bu kaprisli ve kolayca manipüle edilebilen –  halk kitlelerinin erişimine kapalı tutulacak ve böylece hiç kimse farkına varmadan toplum mühendisliği çalışmış, geçmişin demokratik halkı yıllar içinde başka bir halka dönüşmüş olacak. İşin kötü yanı, internetle büyüyen gençlerimiz karşı karşıya olduğumuz bu tehlikeden hiç etkilenmemiş görünüyor. Aksine, uluslararası anketlere bakılırsa Z kuşağının demokrasiye olan desteği hızla azalmakta. 

Yanlış anlaşılmak istemem. Seçmeni devre dışı bırakarak toplumdaki genel algıyla politika arasındaki arbitraj farkından yararlanma fırsatı doğrudan ne Demokratların ne de Cumhuriyetçilerin işine yarayan bir durum. Bahsettiğim okuryazarlık sonrası dünya, politikacıların kullandığı elit dilden popülist dile geçiş yapabilen demagogları ve dürüstlüğüyle değil de, içi boş özgüveniyle kendini gösteren oligarkları tercih ederken parası az ve siyasi gücü yetersiz olanları ve kendini savunacak kimsesi olmayanları ne yazık ki, arka plana atıyor.  

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Türkiye’de en çok kadınlar kitap okuyorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

6 Ekim 2025

Savaşın Gölgesinde Çocukluk

Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması.Yıllar öncesinden bir anı üşüşüyor aklıma. 1980’lerin ortaları, ilkokulun başlarındayım. İstanbul’da sitelerden birinde, yeni denileb..

Devamı..

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024