Her öykü başka bir dünya ve bu yolculuklar yazar için çok özel, karmaşık, dalgalı, buhranlı ve haz dolu.
Mehmet Aziz Seyrek: Tüfekle Vurulacak Şeyler’deki öykülerden birinin başlangıç anını, o ilk ilhamı bizimle paylaşabilir misiniz?
Vuslat Çamkerten: Kitabın açılış öyküsü olan Ateş Sezonu’ndan bahsedeyim. Bende bir cümle vardı: “Yenilmek istemedim, sabrettim.” Bir iç sesti aslında bu ve böyle bir kitap yazmaya karar verdiğimden beri beni uyutmuyor, kendini unutturmuyordu. Çoğu kadına ne yazık ki tanıdık gelecektir. Ateş Sezonu’ndaki üç genç kadının ortak karanlığını gördüğüm an, bu öyküyü yazmaya oturdum. Taciz bedeninizi ele geçirdiğinde ruhunuzla oracıkta hızlı, çok ama çok keskin bir anlaşmaya varırsınız. Kalkıp gitme gücünü bedeninizde bulmadığınızda ruhunuz varlığını, kendinize verdiğiniz bir sözle korumaya alır çünkü insan ancak böyle devam edebilir yaşamaya. Ruhunuzu kuvvetli tutarak yaşamda kalırsınız.
MAS: Öykülerinizdeki duygusal yoğunluk, sanki kişisel bir hafızadan besleniyor hissi veriyor, bu sizi etkiliyor mu? Karakterlerin kederi, öfkesi ya da özlemiyle boğuşurken kendinizi nasıl dengeliyorsunuz? Yazma süreci sizin için bir tür duygusal dalış mı?
VÇ: Ne güzel bir soru bu. Doğru, bazen öyle derinlere inmek ve oraları kazmak zorunda kalıyorum ki kendimi dengeye yeniden almam süre alıyor. Yeni bir denge, yeni bir merkez ortaya çıkıyor tabii, yazdıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor. Ama bu sancıyı seviyorum, bu lanetten haz almayan yazamaz. Benim kendimi sarsmaya, sarsılmaya iznim var. Bu izni kendime en başında verdim. Elini bir bedenden içeriye sokan cerrah gibi kalbime uzanıyorum. Karanlığıma yürüyebilmek için bu cesarete, zamansızlığa ihtiyacım var. Duygusal dalış, uçuş, yerle yeksan oluş… Evet, bunlar yazmanın kendisi.

MAS: Öykülerinizde her kelime özenle seçilmiş gibi hissettiriyor. Kelimeleri bulma süreciniz nasıl işliyor? Bir cümlenin “tamam” olduğunu ne zaman hissediyorsunuz, yoksa bu his hiç gelmiyor mu?
VÇ: Sözcüklerin beni uyandırması, kışkırtması gerek. Okuduğum ya da yazdığım bazı cümleler beni ayağa kaldırır, zıplatır adeta. Müzikli ya da müziksiz, sesli ya da içeriden, defalarca tekrarlarım onları. Bir cümlenin tamam olduğunu anlamak için içeriye bir rüzgar salabilmiş miyim, en çok buna bakarım. Doluluk değil, doygunluk hissi. Hem ferahlık hem kuvvet. Zerreli, boşluklu. Böyle bir hissi yakalayana kadar saklanır, gizlenir, cümlelerin ardından koşarım. Avdır bu benim için.
MAS: Bir öykü yazarken onun nasıl evrildiğini gözlemlemek nasıl bir his? Tüfekle Vurulacak Şeyler’de ilk taslaktan son haline gelen bir öykünün yolculuğunu anlatabilir misiniz? Neler değişti, neler sabit kaldı?

VÇ: Bu evrim, bir dünyanın ilk taştan itibaren içinde gerçek insanların gerçek hikayeleriyle dolandığı gerçek bir dünyaya dönüşmesi olayı –big bang de diyebiliriz!– müthiş bir tanıklık bir kere. Ben hep orada bir yerde, zaten yaşanmakta olan bir olayı arar, onu göstermeye çalışırım. Dolayısıyla bir şeyin tam içinden geçmem, şok olmam, sarsılmam gerekiyor. Her öykü başka bir dünya ve bu yolculuklar yazar için çok özel, karmaşık, dalgalı, buhranlı ve haz dolu. Hal böyle olunca yolda her şey değişebiliyor. Değişmesi de gerekiyor çünkü. Benim tüm öykü karakterlerim, sona yaklaşırken muhakkak kendi üstlerinden bir kere daha atlamıştır, bunu gerçekleştirmeden o öyküyü bitirmem.
MAS: Fiziksel olarak yazma alanınız nasıl bir yer? Masanızda, odanızda ya da belki bir kafede yazarken sizi çevreleyen detaylar neler? Bu alan, öykülerinizin ruhuna nasıl yansıyor?Tüfekle Vurulacak Şeyler’de umut, intikam, korku ve ısrarcı arzular gibi geniş bir duygu yelpazesinde gezinen karakterler yaratmışsınız. Dünyaya kontrolü teslim etmeye direnen bu karmaşık karakterleri yaratma ilhamınız neydi?
VÇ: Büyük, mermer bir masa senelerdir benim çalışma masam, evimin en büyük eşyalarından biri. Bunu böyle anlatıyorum, çünkü o masayı gerçek bir cadı masasına çevirmeye söz vererek geçtim başına. Soğuk taşına dirseklerimi koyduğumda uyanıyorum, uyanıp başka bir dünyaya geçiyorum. Başucu yazarlarım, tüyler, taşlar, ortaya çıkardığım üretimler, kokular, mumlar… Beni kışkırtacak, bana kim olduğumu, neleri aradığımı hatırlatacak bir sürü nesne var masamın üstünde. Ama yazmaya başladığımda hepsi uçup gidiyor. Masam, görmek istediğim başka şeylerle dolu bir gemiye, bir şatoya, balo salonuna, çukura, üstünden insanların zıpladığı yere düşmüş bir avizeye dönüşüyor.
Tüfekle Vurulacak Şeyler’deki karakterler de işte buraların boşluğundan, fırtınasından, suskunluğundan doğdu. Umudu, vaadi değil, bizzat adaleti yeniden tesis etmeyi arayan karakterlerle tanıştım. Her biri eylemde, harekette, yolda. Zorlandıkları yerde büyüyorlar. Yok sayıldıkları yerde kalmıyorlar. Var olmayı arıyorlar. Onlar dönüşürken, masam da, ben de dönüştük durduk.
MAS: Kitabın ismi Tüfekle Vurulacak Şeyler oldukça çarpıcı ve hem gerçek hem de mecazi anlamlar taşıyor gibi görünüyor. Başlık sizin için ne anlama geliyor ve öykülerle nasıl bir bağlantı kuruyor?
VÇ: Çağlar, etrafımız, şeyler mütemadiyen biçim ve anlam değiştirir, azalır, çoğalırlar. Ben ve benim gibiler gardını hep almak, kendini sağlam tutmak, dağ gibi durmak zorundadır. Benim ailemin kadınları da böyleydi, ben de böyle var oldum. Önce kendime, sonra bu duygularda buluştuğum her bir kadına iyi bir tüfek yaratmak istedim. Ama insan kendini tanımadan kendini savunamaz. Öykülerimdeki arayışlar, direnişler, kaçışlar, intikam ve yüzleşme ihtiyaçları ne tür bir tüfeğe ihtiyaç duyduğumu gösterdi bana.

MAS: Öykülerinizde sıkça hayatın ikiliğini vurguluyorsunuz; tamamen karanlık ya da aşırı parlak görünen anların içinde zıtlıklarını barındırdığını gösteriyorsunuz. Öykülerinizde bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz ve okuyucuların bu dengeden ne anlamasını umuyorsunuz?
VÇ: Bir denge var mı biliyorum. Sanki yok. Zorlamalardan kaçınıp da hakikati doğrudan işaret edince bir denge varmış gibi görünüyor galiba. Mutluluk, başarı, iyilik, fedakârlıklar…. Ne çok övülüyor. Oysa karanlık da var, hem de ne: Düşüşler, bencillik, isyan, toplumun dayatmalarından sıyrılan duygular, arzular, tutkular, hevesler. Bunların kötü olduğunu kim söyledi? Bu duygular, istekler, örneğin iyilikle, aydınlıkla zıt mı? İnsanın içinde sürekli zıtlıklarla yaşaması bir us yarılımına yol açmaz mı? Öyleyse, ne denli sağlıklı bireylerden, ne denli ferah bir toplumdan söz edebiliriz? Öykülerim bu soruların ardına takılıyor.
MAS: Kitaptan alıntılanan “O zamanki karmaşa, o zamanki keder, ihtiras, acılar, pişmanlıklar…” pasajı, duyguların fiziksel hislere dönüşüp sonunda solmasını tasvir ediyor. Bu dönüşümü bir anlatı aracı olarak kullanmaya nasıl karar verdiniz ve bu, karakterlerin yolculukları hakkında neyi ortaya koyuyor?
VÇ: Ruh, beden ve akıl benim için bir takım yıldızı. Yaşadıklarımız, hislerimiz, duygular, coşkular, bunlar bizi güçlü kılıyor ya da zayıf bırakıp hasta ediyor. Bazen üzüntümüzden her yerimiz ağrır, yataklardan çıkamayız, bazen coşkularımız bizi zıplatır, uçmak isteriz, türlü deliliklere bulanmak, şaşırmak, şaşırtmak arzusuyla kıvranırız. Tüm bu çatışmalar bedene yansır, çıkış yolunu da yine orada bulur. Aşk, libido, yaşama hevesi. Varlıklarıyla ne denli sarsılıyorsak, yok olurken de yok ederler bizi. Utanç, korku, kaygıyla zindana düşeriz. Beden böyle yaşar, bir yanda zehriyle, bir yandan panzehirini de yine kendi üreterek. Sürekli dönüşerek. Aksi taktirde bir cesettir zaten. Bütün bunları yaşadığım yerlerden anlatmak istedim. Karakterlerimin yolculukları da işte tüm bunları ortaya seriyor.
MAS: Bir öyküyü ya da kitabı bitirdiğinizde neler hissediyorsunuz? Tüfekle Vurulacak Şeyler’i tamamladığınızda, o son noktayı koyduğunuz an nasıldı? Bir rahatlama mı, yoksa bir boşluk mu hissettiniz?
VÇ: Varoluşumu içine kattığım, kendimi zorladığım, tüm kuvvetlerimi yoluna serdiğim her işin sonunda karmakarışık hislerle ağlar, güler, gülerken ağlarım. Duygularını sonuna kadar yaşayan biriyim. Bu kitap bittiğinde tüfeğimi omzuma asıp Bastiani Kalesi’ni terk ettim.






