Okurun romanın anlamsal zenginliğinden önce olgusal fakirliğine, ruhsal detayların hep birbirine benziyor oluşuna dikkatinin kayacak olması başka türlü bir algı düzlemi daha oluşturur.
Robert Walser’in ilk üç büyük romanı içinde, belirgin biçimde en az “aydınlık” görüneni Jakob von Gunten’dir. Ama kasvete ve anlaşılamaz bir içsel işleyişe eğilimi, bu romanı yine de tümüyle ironi ve neşe karışımı bir bilinçten pek mahrum bırakmaz. Kasvet ironi yoksunluğundan değil, hep kendi düşüncelerini suçüstü yakalamaya eğilimli Jakob’un tekrarlanan eziyete uğrama hezeyanları, kendi kendini küçük düşürme gibi açıklaması biraz çaba gerektirecek ruh halleri karşısında ironiyi daima sona saklamasından ileri gelir. Döneminin yaygın eğilimlerine benzeyecek ölçüde klasik bir yapıya ya da olay örgüsüne sahip olmadığı için de, sahne sahne yumaklar halinde örülen Jakob’la kaydını yaptırdığı uşaklık okulundaki arkadaşları ve müdür ve onun kız kardeşi olan öğretmen arasındaki bütün “irtibat”, küstahlıkla, daha bunu yaparken kabullenememe suçluluğu döngüsünde gidip gelir ve asıl anlamakta zorlanacağımız şey, Jakob’un zihninin içinin, üstelik bunca ortadayken, nasıl olup da hâlâ hep “toparlanarak” sayfalar ve sayfalarca istikrarını koruduğu olur: Başkasından hemen önce kendini yargılamaya hazır öylesine çok tecrübesi olur bu genç adamın ve öylesine çok düşünür ki, ya her şeyi aklından geçirip hesapladığını ya da asıl derindeki düşünceyi bir türlü çıkaramadığını varsaymaya başlarız.
Ama roman da bunu varsaydığı için sayfaları çevirmeyi sürdürürüz. Jakob’un bu iki ihtimale bağlılığından çok önce, bizim roman okuma biçimlerimizden de önce, temel bir sınırın tartışmaya açıldığını gösterir bu durum: Jakob’u tanımayı, onu serinkanlılıkla izlemeyi birbirini barındıran karmaşık bir süreç halinde takip ediyor oluşumuz, ağır ağır bizi romanın içine değil de kenarına yerleştirir ve Walser’i büyük bir dikkatle çok sevdiklerini söyleyen Kafka’nın, Hermann Hesse’nin veya Robert Musil’in (çağdaşı olan bu yazarların) zaman zaman yaklaştıkları bir biçimin, yani düşüncelerle olgusal dünya arasında gidip gelmenin sınırlarının burada artık tanınmayacak ölçüde bulanıklaştığını görürüz. Robert Walser bizim okur kimliğimize seslenmez, eleştirel düşüncelerimize de seslenmez, bir seslenişin olup olmadığı konusunda kararsız bırakır daha çok: Romanı okuduğumuzu mu, bazı psikanalitik okumaların yapacağı gibi aslında kendi sınırlarını sildiğine mi tanık olduğumuzu bu nedenle bazen ayırt edemeyiz.

Ama roman bir yanıyla oluşuyordur da, roman okuyor olduğumuzu düşünmek de isteriz. Henüz sanatoryuma kapanmadan önce, gençlik döneminin hâlâ dünyayla bir olmaya çalışan tecrübelerinden, duygularından –tıpkı diğer romanları ve öyküleri gibi– beslenerek yazıldığını Walser’in eserlerini İngilizce konuşan dünyaya büyük oranda tanıtmakla kalmayıp kapsamlı bir biyografi de yayımlayan Susan Bernofsky detaylarıyla gösterdi; elimizde yazarın o sıralardaki ruh hallerinden motivasyonuna, ilişkilerinden gezintilerine hayli “gündelik” bilgiler de mevcut. Sözgelimi hep hayranlıkla (asla kıskançlıkla değil) dikkatini verdiği kendisinden bir yaş büyük ressam kardeşi Karl ile aşağı yukarı romanın oluşum zamanlarında sürdürdüğü dostane ilişki… Ya da yine aynı sıralarda, daha büyük ağabeyi coğrafyacı Hermann’ın onun yoksulluk ve rastlantısallık dolu hayat biçimine ilişkin eleştirilerine aldığı yumuşak başlı karşılık... Mutlu olmak için bankacı ya da bir banker olmak zorunda olmadığını, bir uşak olarak bile yaşamını hiç beklenti taşımayan bir mutluluk içinde sürdürebileceği inancı, her ne kadar yön ve duygu değişimlerine uğradıklarını takip edebilsek de, son tahlilde Jakob von Gunten’in dünyasına sızmıştır. Bu yüzden bir edebi düzenek olarak kitaba inancımızı kaybedebileceğimiz her an yine yazarın ağabeyine o sözleri söylerken “yayımladığı ve yazmayı tasarladığı” kitaplarından da gururla bahsetmeyi göze aldığını hatırlayabiliriz. Ama amacım elbette bahsettiğim bu kişiler ve ilişki biçimlerinin ne ölçüde değişip romana girdiğini anlatmak olmayacak, iki kardeşin romanda herhangi bir izi de bulunmayabilir, bu nedenle biyografik yaşantılara açtığım bu kısa ve zorunlu parantezi kapatıp baştaki iddiama dönmek istiyorum: Walser’in romanı hayli karanlık bir iç dünyadan (adıyla: Benjementa Enstitüsü) dışa, Jakob’un hayal gücünü sevdiği arkadaşı Schacht vesilesiyle bir ara açıkça andığı “sokaklara, şehirlere, yabancı insanlara ve yerlere” açıyor oluşunun izlerini araştırmaya ve bu “yabancı insanlar” ile okuru kimi kez bir arada düşünmeye.
Olgusal dünyayla düşünceler arasındaki sınırların bulanıklığından bahsettim. Walser, Kafka’nın kimi eserleriyle birlikte bir yanıyla en yakın örneği olarak öne sürebileceğimiz Genç Törless’in Bunalımları’nda Robert Musil’in yapacağının tersine, başkişisinin zihninde ne göstere göstere bir arkeolojik kazıya girişir ne de en sonunda yaptığı şey psikolojik ya da çağın sembollerinden psikanalitik okumalara kendi eliyle bir davetiyeye dönüşmüş olur. Ama yine benzer bir erkek okulunda geçen karanlık öykülere dayalı Törless’in bir edebiyat dersi gibi sergilediği kimi yapısal yönler, sözgelimi Musil’in kişilerin bilinçleri arasında hiç sezdirmeden yapabildiği geçişler, biraz daha açıkça olsa da Jakob von Gunten’da da söz konusudur. Daha temelde ise, bu kişilerin Jakob tarafından durmadan “değerlendirildiği” pasajların da, zaman zaman Musil’den geri kalmayacak karmaşada ruh hallerine temas etseler bile, sonunda daima çok kendine özgü biçimde toparlandığını da görürüz. Başlarda –sonradan etkisi hemen unutulan– bir başkaldırı ruhuyla girdiği okulu, gözüne türlü türlü yanlarıyla çarpan diğer öğrencileri yarı sinizmle de tanıdığını okuruz Jakob’un, ama bunun da etkileri hemen unutulur ve aralarına katılan başka bir oğlan vesilesiyle aslında arkadaşlarını, herkesi ne çok sevdiğini kendine dönük bir ironiyle düşünmeye başlar. Burada dikkatinizi roman içi öğelerle kişisel özdeşlik ya da yakınlık, hayata ve dünyaya karşı sevecenlik eğilimlerinizi birleştirmeye değil, bu okur mesafesinin anlamına çekmeye çalışıyorum.
Yazar okuru çok açık biçimde edebî bir kriter olarak düşünmüyordur ki biz de romanda durmadan kurgusal bağlantılar arayalım. Daha yakın bir ifadeyle, yukarıda okura “seslenmediğini” ileri sürdüğüm Jakob’un bütün bir düşünsel seyrinin hep kendi kendine dönük bir tür monolog etkisi yarattığı da söylenebilir. Sözgelimi, müdüre okulun anlamsızlığından şikayet ettiği (ve daha yüksek sesle konuşsun diye müdürün onu duymadan azarladığı) uzunca bir sahneden sonra Jakob ansızın evini, geride bıraktığı ailesini hatırlar ve bunu sokakların, parkların, karşılaştığı insanların ne kadar da aydınlık olduğu bilinciyle pekiştirir. Hemen ardından, düşündüğü ve rastgeldiği her şeyi en sonda iyice bir toparlamayı aklına koymuş gibi, bu anıları hatırlamış olmasını saçma bulur: Geride kendisini düşünen bir ailesinin oluşu ne kadar da cansıkıcıdır. Burada, okulda hayat aslında ne kadar da güzeldir… Önceki paragrafta okul arkadaşları üzerinden verdiğim örnekle, müdürün ve onu izleyen dış dünya özleminin şimdi öne sürdüğüm hali arasındaki benzerliği fark ettiyseniz, şunu da rahatlıkla tespit edebiliriz: Sonradan çok uzun sürecek akıl hastanesi yıllarının hemen öncesinin “mikrogram” biçiminde yazılmış eserlerine benzeyecek ölçüde okurun bakışından sakınmaz belki dünyasını Walser Jakob von Gunten’da; ama en azından süreğen bir tekrar duygusu uyandıran, mahremiyetini hem açığa vurup hem unutturmak isteyen durumlarla, cezaya önayak olup bir de altında ezilme hayalleriyle bizi biraz şüpheye sokar. Kendi zihnimizin karanlıkta kalmış kimi yönlerini araştırmaya girişmeyeceğimiz, romanı okumaktayken öylesine bellidir ve aynı zamanda Jakob öylesine çetrefil ruh halleri arasında dolanır ki, ilk tepkimiz onu anlamaya çalışmak olur. Ancak onun bir an evvel söylediği şeyi yalanladığı, ileri sürdüğü hiçbir şeye aslında inanmadığı, bütün olguların ve düşüncelerin tersyüz edilebileceği muğlak bir zeminde bizi hep benzer ve çözülmesi zaman zaman güç, zaman zaman hafif tebessüm ettirici paradokslara, ince ayrımlara hazırladığı (burada yine yazarın özel bir gayretini kastetmiyorum) özel evreni bütünlükle algılamaya başladığımızda taşlar yerli yerine oturur. Bu da çoğunlukla roman bittikten sonra, ya bir daha okumamaya ant içmekle ya da ilgiyle bir daha, bir daha kimi yönlerine dikkat göstermekle, yeniden okumakla asıl anlamına kavuşur. Walser’in çok belirgin bir okur kitlesine dönük olduğunu onu yarıda bırakacaklar, romandan haz almayacak olanlar kesinler elbette; burada amacım roman okumakla romantik algıları birleştiren bu sıradan okura değil, Nabokov’un koyduğu anlamıyla en derinde olan şeyle, yani romanın düşünsel dünyasıyla özdeşleşen okura seslenmek. Bu okurun bazı aklî ya da sezgisel üstünlüklere sahip olduğunu ise ileri sürmüyorum, romandan bir biçimde çıkarımlar yapacaksa bütün bir yaşamsal deneyimini en ince sinir uçlarına dek ayrıştırabilmeye hazır olabileceğini söylüyorum. Böyle bir okurun küçük küçük tekrarlarla, hemen belli başlıklar altında bir listesi çıkarılabilecekse de nüanslarına eğileceği hayli Walser-yen temalarla (hepsinin kökeninde duran suçluluk ve iyimserlik bilinci gibi temalarla) ağır ağır şekillenen romanı hızlı, hemen sonuç verecek tepkilere açık bir kurmaca düzenek gibi görmemeye daha birkaç sayfadan sonra alışacağını da söylüyorum. İşte bu ideal Walser okuru, romanın her sahnesiyle bir yumak gibi sarmalandığını görecek ve bitmesini değil, çözülmesini de değil, bütün tuhaflığıyla sürüp gitmesini de isteyecektir. Çünkü yazar zeki değil tuhaftır; okurun zekâyla yaklaşamayacağı, kurgu olduğunu unutturan (bu nedenle anlam ihtiyacını başka türlü gereksinen) sahnelerle doludur Jakob von Gunten.
Okurun romanın anlamsal zenginliğinden önce olgusal fakirliğine, ruhsal detayların hep birbirine benziyor oluşuna dikkatinin kayacak olması başka türlü bir algı düzlemi daha oluşturur. Ama bu düzlemin yeni kurallarına bakmadan önce, iki karşıt durumu birbirini çürütecek seçenekler olarak görmemesi gerektiğini de aklının bir yanında bulundurması iyi olacaktır. Sonuçta oldukça “içsel” bilgiyle seyrediyor olsa da, Jakob’un karşısında birinden diğerine hayranlık ve hemen sönen düşmanca hislerle dikkatini yönelttiği arkadaşlar, bir eğitim ortamı, gizemli bir kadın öğretmen ve en sonunda bir başlarına kalacağı müdür vardır; üstelik varlıklarından şüphe duymayacağımız bütün bunları bazen çevre tasvirleriyle de verir. Jakob’un okur kimliğimize ya da rollerimize seslenmeden seslendiği nadir anlardan birinde, bu bahsi geçen birkaç kişi ve çatısını hep basık, iç taraflarını hep müphem ve tekinsiz olarak hayal edeceğimiz enstitü nezdinde şöyle dediğini bile duyarız: Çektiğim onca söylev, göstermek istediğim itirazlar boşuna, ben aslında baskı altında kalmak istiyorum ve saçmaladığımı sen de biliyorsun. Sonra, motivasyonuna bir kez daha şaşıracağımız bir hamleyle ilave eder: Saçmalıyorum, çünkü bu satırlar bir şekilde dolmak zorunda! Burada olgusal fakirlik ya da ruhsal zenginlik diye isim vereceğimiz her açıklamanın romanın işleyişini de aşan yollarla bir tür kendi kendinden feragat etme bilincine gelip dayanacağını Walser kaygısız görünmeye çalışan ve her ihtimale açık kalabalık yazısıyla gösterirken, okura ince hüzün ve melankoliye dönüşmesi an meselesi olan koyu bir dikkatin gereklerinden fazlası kalmaz. Roman düz bir çizgi üzerinde, parçalarını hemen birleştireceğimiz bir kurgusallık etrafında gelişmediği için, Jakob arkadaşlarını anlatır, öğretmene müphem hisler besler, müdürü hep kuşkuyla tartarken, hepsinin gelişiminin kaydını nasıl tutmuşsak; arkadaşlar birer birer ayrılır, öğretmen hanım ölüm döşeğinde Jakob’a onun kendisini bir erkeğin kızkardeşini sever gibi sevdiğini bildiğini söyleyip (romana aşırı bir psikanalitik yorum için bir armağan daha sunup) can verir ve hep korksa da alay etmekten geri durmadığı (onsuz bir hiç olacağını ileri sürdüğü) müdür ile okulu artık kapatırlarken de, kurduğumuz hayal sahnelerini öylece geriye doğru bir film gibi sarar ve karmaşık hislerle toparlarız. Hayır, bizim yerimize yine Jakob toparlar, çünkü kalemi artık bırakmadan önceki son cümlesi hiçbir şeyi daha fazla düşünmek istemediği olur, yani geniş soluklu sözlerinin hızla üzerinden geçer, anlattığı coşkuyla bir anda susuverir. Bir kibritin alev alıp sönmesi gibi, ama daha ağır seyrederek, Benjamenta Enstitüsü algı düzleminden böylelikle silinmiş olur.

Bir benzerinin aranmasına girişilince yarı yolda bırakabilecek özgün romanlara güzel bir örnektir Jakob von Gunten. Yine de –Musil’le birlikte– en çok bağı kurulan Kafka’nın Jakob von Gunten’i sevgiyle karşıladığını düşününce, insan kısmen de olsa meseleleri yer yer örtüşen iki yazarı kıyaslamak, daha doğrusu birini diğerine benzetmek istiyor. Üzerine bir edebiyat tarihi oluşturacak kadar zamanlı zamansız yazılar yazılmış, görüşler belirtilmiş Kafka’nın bir Walser hayranı olduğunu kestirmek zor değil; ama sanatoryum ziyaretlerinde Walser’la uzun yürüyüşlere çıkıp her yönden onu anlamaya çalışan Carl Seelig’in aktardıklarına bakılırsa onun Kafka’yı “ancak pek az” tanıdığını da küçük bir hayal kırıklığıyla fark ediyoruz. Niyetim burada Kafka’yı esinlenmeye dayalı bir okumaya tabi tutmak değil, öyle olsaydı, deminden beri metin dışı bağlantılar kurmadan vermeye çalıştığım romanda, yine bir içgüdüyle yapılacağı gibi, enstitünün katı kuralları üzerinden bir bürokrasi eleştirisine koyulur veya iletişimsizlik gibi Kafka’nın dünyasını da ancak çok az yansıtan kimi konular vesilesiyle bazı sınırların araştırmasına girişirdim. Açıkçası böyle bir okuma biçiminin, aklını çağının toplumsal-siyasal olgularındansa yeryüzünün doğallığına, düşüncelerin hayli kişisel derinliğine ve ilişkilerdeki iyimserlik arayışına daha önceki romanlarından başlayarak açmış Walser’i iyi niyetle, ama eksik değerlendireceğine inanıyorum. Kuşkusuz yazar dünyanın işleyişini ve kurallarını, hiç maddi detaylara girmeden, günü ve zamanı yorumlamadan, epey kendi içinde kavrayan bir ahlâkçıdan ibaret de değildir (romanda tek cümleyle buna benzer bir “son” çıkarım da yapar bir yerde); sadece kararsızlığı bile bizi buna inandırabilir. Walser’i hayatı bu iki yönden ayrı ayrı tecrübe eden herhangi iki okurun eşit oranda seveceğini farz edeceksek, bir kere daha dünyasının sevecen taraflarına yaklaşmış oluruz. Ama demek istediğim tam olarak bu da değil: Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, anlamını ve boyutlarını metin dışı değerleriniz veya dünya algılarınızla ölçün ya da ölçmeyin, Jakob von Gunten’in sizden talep edeceği şeyin kendinize ait hayat deneyimlerinizi ve görüşlerinizi, tıpkı bir ağaç ya da yaprak gibi bütünlüğünü kendi içinde barındıran bir tür doğallığa, sayfaları çevirdikçe hep daha fazla bağlamanız gerektiği de olacaktır.
Roman, yukarıda da kısaca değindiğim gibi yüzyıl başı bürokrasi ağlarının Avrupa’yı çeşitli kurumlar yoluyla sarmaya başladığı sıralarda, ve on yıllar sonrasının “gözetim toplumu” mefhumunun içini doldurabilecek detaylarla, neredeyse tümüyle bir enstitünün içinde geçer; ama bu kurumun içini de kapsayan daha çetrefil bir düzenek vardır ki o da elbette Jacob’un zihninin içidir: Genç adam kendi zengin ailesinin değerlerine sırt çevirip (burada otobiyografik bir yön arayacak olursak, o yaşlardaki Walser’in oldukça müşkül ailesini idealize ettiğini görürüz, ama bu bir aile romansı da değildir), tamamen “sıradan” biri olup çıkmak için kaydolduğu bu erkekler okulunda, daha ilk görüşmelerinde, müdürün onu buraya kıstırıp hapsedeceği türünden bir komplo hissine kapılır ve henüz birkaç sayfa ilerlemişken durup birkaç soruyu aydınlatma gereği belirir. Benjamenta Enstitüsü bir okul mudur yoksa bir hapishane mi? Diğer öğrenciler neden böylesine uyuşuk ve tepkisizdirler? Sırf izlenmekte olduklarını bildikleri için midir bu ataletleri? İsminin Herr Benjamenta olduğunu öğrendiği müdür onu neden aşağılamaktadır?... Elbette bu soruların cevapları verilmez, yine de okur Jacob’un uyum çabalarının ani tepkiselliklerle bölüne bölüne ilerlediği “hikâyeyi” kafasında taşırken onları birer şüphe unsuru gibi bekletmek durumunda kalır. Bir dediği hemen devamında gelen diğer fikirle uyuşmadığı için de, genç adamın sıklıkla yürüteceği ince, paradoksal akıl, açıkça bu şüphelere cümle cümle yeni bağlamlar sunar. Herr Benjamenta’nın bir çalışanı olarak onun memnuniyetini fazlasıyla önemsediğini, bunu yapmazsa enstitünün tümüyle bir cehenneme döneceğini Jacob’un günlüğünün satırlarından öğrendikçe, eğilip bükülmekte olanın tam olarak zamanın geçişi mi, ilkin isyankâr görünmüş bir zihnin terbiye edilişi mi, muammalı bir bilmece mi, yoksa hikâyesini sürdürebilmek için işleyişini oturtmaya çalışacağımız küçük kurgu oyunları mı olduğunu belki, bir ara ve ansızın kendimize sorarız, ama cevaplarımızın da yine bir pergel gibi kendi etrafında dönen cümlelerin, sayfaların, düşüncelerin girdabı içinde ufalanıp gittiğini anlamakla kalırız: Genç Jacob hislerimize veya düşüncelerimize tercüman olacağı yerde, kurnazlaşmaya başlayan kendi aklının sınırlarıyla meşguldür çünkü. Kimsenin içeride ne olup bittiğini bilemeyeceği odasında Herr Benjamenta paralarını sayıp durmaktadır: Gizli bir cinayete kurban gitmeyeceğini, cesedinin doğranıp bir kenara atılmaktan kurtulduğunu Jacob, müdürü odasında bu görüntüyle bırakıp çıktığında anlar ve enstitünün bir çeşit para makinesi olduğunu düşünüvermesiyle de, yolunu çizmeye devam eden ve az önceki komploları hafifsemeye başlayan sinizmiyle, ironisiyle, biraz da oluruna bırakan haliyle hikâyenin sonraki birkaç cümlesi daha birleşmiş olur.
Aslında her ne kadar kendisini diğer öğrencilerden daha dikkat çekmeyen, küçüldükçe küçülmüş bir nokta gibi düşünmek istese de, Jacob’un harıl harıl düşünceler geliştiren, buradaki eğitimin işleyişini tartışan ve birer birer enstitünün üyelerini tanımaya çalışan derli toplu kelimeleri onu, tam aksine, gayet dikkat toplayan belirgin bir figür olduğuna inandırır ve Herr Benjamenta’nın da bunu vurguyla kesinliyor olması (Walser’da eksik olmayan eşcinsel yakınlaşma imaları ve barındırdığı bütün duygularla birlikte) kurnazlığını daha da işletip adama bir silaha çevirmeye zorlar. Öte yandan Fraulein Benjamenta ise, bir kızkardeş sevgisi mi, düpedüz karşılıksız bir aşk mı karışmaya başlayan duygularını ilan edip, genç adamdan muğlak karşılıklar alır. Ama kurulan bu çok belli üç taraflı ilişki içinde hemen cinsiyet rollerine açılabilecek dengeler Jacob’un enstitüden ayrıştıramadığı düşünceleriyle hep kesintiye uğrar: Yazarın edebi dünyası üzerine bir makalesinde J. M. Coetzee’nin de açacağı gibi, Jacob medeniyet hakkında, değerler hakkında çıkarımlarıyla, okulun işleyişi ve erkeklerin egemen olduğu böyle bir yerde bulunuyor olmanın zevkleri üzerine günlüğünü genişletmeyi sürdürürken (ve bu arada Fraulein Benjamenta hayattan kopmuşken) bahsi geçen duygusal ilişkilerin baskısı ve kapsamı alttan alta daralmaya başlar. Romanın düz bir çizgi üzerinde, iç içe geçen mantıklar dahilinde tangır tungur da olsa sürüp gittiğini hemen düşünmeyelim, çünkü bir an sonra Herr Benjamenta’nın Jacob’a arkadaş kalsınlar diye yalvardığını okuruz. Yardımcı’nın Herr Tobler’i ve Joseph Marti’si ne kadar da değişmişlerdir: Orada bir konakta birbirlerine mahkûm olan iki kişinin yerini, türlü akıl değiştirmeler sonucu burada enstitüdeki iki kişinin beraberce uzaklara, el değmemiş başka topraklara gitme tasarısı almıştır.
W. G. Sebald ise, Coetzee’ninkine kıyasla hayli heyecan yüklü uzunca bir yazısında, Walser’i tıpkı Gogol gibi (ki bu yazarı onun tek akrabası sayar) yazar bilincini hikâyelerinin merkezinden hep kaydırmakla, belirleyici bir nüveden kopmama kabiliyetine sahip olmamakla tanımlar ve bunun bir anlamının da romanlarına, öykülerine kendisinden başlayarak epey bir “fazlalığın”, “geçiciliğin”, “bir görünüp sonra çok az bahsedilecek kişilerin” doluşması olduğunu öne sürer. Jacob von Gunten’i yapan ruh hallerinin yelpazesine bakacak olursak, iddiası çok da tuhaf olmayan bir tespit: Bilebildiğimiz kadarıyla romanları içinde en az yaşantısal olan bu kitap içine girip çıkan her bir kişiye, her bir detaya o kadar itinayla yer açar ki, sonunda en temel duygusunun kime ait veya neye dair olduğunu unuta unuta okumakta olduğumuzu fark ederiz. Elbette ortada bir zihnin işleyişi durur ve bu Jacob’un zihnidir, ama aynı zamanda o kadar da iddiasız ve görünmez olmaya çalışır ki onun sesini ister istemez başkalarınınkine, başka bir şeylere benzetme eğilimi duyarız. Romanın dünyasının bir tür eziyet dolu demokratik mecraya dönüşmesi hep bu tavrından ötürüdür. Hatırlayalım: Romanın başlarında evini ve aile fertlerini, bahçelerini özleyen genç adam, hemen bir sonraki cümlede bunun tümüyle saçmalık olduğuna ve enstitünün ve üyelerinin de güzel olduklarına kendini inandırır. Arada kaybolmaması gereken şey, görünür fikir değişikliğinden önce, kendi kendilerini tartışmaya açan bu art arda fikirlerin nasıl birbirlerini buldukları olmalıdır. (Sebald’a göreyse, kişiliksizleştirme, yazarak geçmişten kopma ve saf hafıza kaybından ibarettir bütün süreç.)
Açıkça kalemin kâğıt üzerinde aldığı seyirden kopuşun da romanıdır Jacob von Gunten. Bu vurguyu, oluşmaktaymış gibi görünüp ansızın dağılan bağlamların bir an sonra yeniden toparlanmaya başlamasını bütün bir roman en temel biçimi haline getirdiği için yapıyorum. Bir çatı katı dairesinde, yoksulluktan ve manzarasızlıktan uzun günlerini masa başında yazmakla geçiren Walser’ı ilk eleştirmenlerinden bazılarının bir tür otodidakt olarak karşıladıklarını unutmayalım. Kitaplarının iç örgülerine dikkat gösterecek olursak, gerçekten de yazarın hep yakalamaya çalıştığı bir ritmin gelişimine uyarak ilerlediğini görürüz. Dünya büyük bir savaşa giderken ne doğrudan politik ne de birçok çağdaşının yapacağının aksine entelektüel anlamda insan bilinciyle içli dışlı görünür Walser: Günlük şeklinde yazıldığı ama tarihlerin gösterilmeyip sonradan hepsinin toplanarak roman halinde oluşturulduğu Jacob von Gunten hakkında, en azından biçimsel tasarı bahsinde, bundan fazla bir iddianın yürütülemeyeceğini söylemek zor olmaz. Nasıl ki bir cümle hemen gerisindekini unutturma eğilimi gösteriyorsa (Walter Benjamin’den Sebald’e, akademik dünyadan psikanalitik okuma yapanlara dek herkesin az çok hemfikir olacağı bir husustur bu), bir sonrakini de geniş bir ihtimaller dünyasına teslim eder ve tam da böylesi sistematik aklın değil, odaklanmış yazınsal bir aklın da değil, sınırları ihlal edilmiş, bütünlüğü korunamamış, içeriği bulanıklaşmış bir düşünce biçiminin yapacağı şeydir. Elbette Walser’in hiçbir şekilde bir yol yordam tasarlamadığı anlamına gelmez bu, ama romanın önceden belirlenmiş ve az çok uyulacağına karar verilmiş sınırları, engelleri ya da ilkeleri ancak çok geniş ve muğlak olabilecek bir çerçevede düşünülmüş gibidir. Romana bir anda birçok şey girebilir ve aynı zamanda yokluklarını da unutturabilirler bu nedenle: Özellikle Walser’in içsel, zihinsel olana çokça yer açtığını düşününce, kalemin aldığı yönü belirleyecek kıstaslar da azalıyorlardır. Fraulein Benjamenta’nın ansızın beliren son söylevinden önce, onun öleceğine ilişkin bir ipucu bulunmaz romanda ve ölümü de o anda, o sahnede olup biter; Herr Benjamenta’nın Jacob’u etkileyen kişiliğinin saf kişisel bir karşılık bulduğu için mi, gelişim romanlarının ölçütlerini zorlayacak biçimde Jacob’un enstitüye (zengin bir züppe olarak) girmesiyle (sıradan, kalabalıklardan biri olarak) çıkması arasında bir karakter değişimine uğradığı için mi mümkün olduğunu belirleyemeyiz; öğrenci diğer oğlanlar sahneden sahneye, durumdan duruma çıkıp kaybolurlar… Bunlar Walser’in kurgusal yazma biçimlerine sırt dönmesi anlamına gelebildiği gibi, düşüncelerini ve kişiliğini şartlara göre belirleme eğilimini hep göstermiş diğer bütün karakterlerine yeniden ayna tutacak şekilde (yaşamsal?) bir tavrın da işareti olabilirler, ama her durumda zihnin yazıyı gölgelediği açıktır. En az otobiyografik romanında Walser, yazarın tek mümkün coğrafyasının zihninin içi, dünyayla ve insanlarla ilişkisinin de metafizik olduğuna karar vermiştir ve açıkça kelimeleri, cümleleri ve bütün bir metni bu tercihinin önünde bir engel olarak görmediğini bize de göstermiştir. Çok büyük bir yazınsal deneye girişmediğini söyleyeceksek, anlatımındaki ani yön değişimlerinin “edebiyat” için yapılmadığını da kabul etmeliyiz.
Bir anlatıma göre, akıl hastanesinde geçireceği uzun seneler boyunca nadiren de olsa elinde kalemin belirdiğini gören birilerini fark eder etmez Walser utana sıkıla cebine kaldırıyormuş. Daha Herisau’ya, ondan da evvel Waldau’ya kapatılmadan önce “icat ettiği” ve büyük bir üretkenlikle bilet kenarlarına, sigara ambalajlarına, gazete kesiklerine geçirdiği “mikrogram” yazı biçimi, yine bu paralelde, kimsenin göremeyeceği, görse de okuyamayacağı, okusa anlam vermekte zorlanacağı aşırı derecede küçük, minyatür harflerden oluşuyordu. Yazıyla kurduğu bağın her zaman “sorunsuz” olduğunu söylemek zordur: Daha gençlik yıllarında büyük bir hevesle art arda romanlar, yazılar, şiirler kaleme alırken bir yayıncının ona bir süre için yazmamasını tavsiye edişini, bir daha yazmamak olarak (yanlış) anladığını biliyoruz. Sonrasında devam edip etmemekte büyük kararsızlıklar yaşayıp, neredeyse ruh çökkünlüğüne kapılıp, günün moda tabiriyle “bloke” olduğunu ve çatı katı yoksul dairesinde neden masasının başından hiç ayrılmadığını da: Okurları öylesine seyrekti ki, Jacob von Gunten’in bir tek edebiyat camiasına hitap edeceğini anlamıştı Walser ve bu bunalımlı darboğazdan bir ümitle çıkış yolları arıyordu. Ne var ki kitapta yazınsal olmayan şey, o haliyle bile oldukça zorlayıcıydı ve ilginin azaldığını görmek, diyelim Kafka’nın övgülerinden de habersiz olmak, kitaba yansıdığından çok daha fazla Walser’in zihinsel durumuyla birleşebiliyordu. Genç Jacob’un kalabalıklardan biri olmak, sadece duymak ve itaat etmek, mümkünse bir köşede unutulmak için enstitünün diğer sakinlerine adeta teslim ettiği kendi kişiliğini, yazarının edebi bir şahsiyet olarak başına gelen her türlü şeye ve dahası beklentilerine karşı bir yenilgi veya umutsuzluk gibi bile okuyamıyorsak, onun romanlarını bir gidişatı sarsmak veya değiştirmek için değil (bunu yapan yazarlar zaten vardı), anlaşılma ve önemsenme ihtiyacını dahi bir kenara bırakabilmek, bunlara yazınsal bir karşılık da aramadığını hissettirmek için kaleme aldığını artık görebildiğimizdendir. Bu tipik bir Walseryen eğilimdir ve fazlasıyla yaşamsaldır, edebiyat onu geriden takip eder ve yapabildiği ölçüde ona çare veya daha ziyade ayna olmakla kalır.
Sebald, çok kalabalık bir aile soyacağından geldiğini (baba Adolf Walser on beş nüfuslu bir ailedenmiş) ve sekiz kardeş içinde hiçbirinin kendi çocuğu olmadığını düşündüğümüzde, Robert’in bunların da arasında ailenin “devamı” için en az şey yapan kardeş olduğunu söylemiştir. Bu elbette ailenin şahsına yönelik anlamsız bir tespit değil, hemen sonrasında açıklanacağı gibi Walser’in, edebiyatı dahil, hayattan, okurlarından belki çok az şey talep ettiğini yerli yerine oturtan dokunaklı bir değinidir. Bugün Tanner Kardeşler’i, Yardımcı’yı, en çok da Jacob von Gunten’i ilgiyle karşılıyor olmamızın altında yatan nedenler de tam bununla ilişkilidir ve derin bir hayat bilgisiyle, tecrübeye dayalı olmadığı durumlarda geniş tefekkürlerle dolu olan her birini yaşamda unuttuğumuz kimi değerleri algılayabilmek için okuyoruz, sadece tarihsel bir resmi, edebi bir geleneği veya yüz yıl öncesinin düşünsel biçimlerini görmek için değil. Ben buna “unuttuğumuz” bazı mütevazı değerler diyorum, bu nedenle hâlâ yabancı ve derinlemesine ürkütücü görünebiliyorlarsa, Walser’den, unutulup unutulmadığı şimdi bile ancak küçük bir azınlığı ilgilendiren bu değerli yazardan öğreneceğimiz çok şey var demektir.






