“Her ruh dünyaya düştüğünde bir hikâyenin içine yerleştirilir. Bu hikâye ona ait değildir; bir miras gibi giydirilmiştir. Ana rahminden çıkarken hazırdır isim, soy, dil, inanç, aidiyet ve utanç. Her şey yerleştirilmiş, yol çoktan çizilmiştir. İnsan önce bunu yaşamak zanneder. Kendini sanır. Ama bir yerde, kimsenin göremediği bir boşluk belirir içinde. Bir çatlak. Sanki giydiği elbise daralır. Sanki içindeki biri, dıştaki isimle uyuşmaz. İşte orada başlar hakiki yolculuk. Bu yolculukta, henüz ismini bilmediği biri usulca yaklaşır. Onun sesi yoktur ama bakışı susturur. O bir rehberdir.”
– Ahmet Turan Esin
Sen gibi, başkası gibi, ben de doğarken seçmediğim bir hikâyeye yerleştirilmişim. Hikâyemin kahramanları gibi duran anne ve babama, o köye, köyü dolduran seslere ait olmuşum. Anne ve babam mı seçti beni? Hayır, bende olan onlarda da olmuş, oraya doğarken bulmuşlar kendilerini. Çok önceden kurulmuş sahnelerinde yaşanana bulanmışlar öylece. Onlar öncekilere, ben kendilerine katılmışım. Baktıkları dağlara bakmak, vardıkları çeşmeden su içmek, kendilerini besleyen toprakların verdiğiyle yetinmek; dillerine, inançlarına, yaslandıkları anlatıya yazılmak… Evet, bir tarihin ucunda yeşermişim ben. Anne ve babamın dahi görmediği, bir-iki kuşak öncesi kadar bildikleri atalarımın estirdiği rüzgâr benim de dâhil olduğum evi/aileyi havalandırmaya devam ediyordu. Kimin çocuğuydum ben, nasıl bir ailenin göstereni olacaktım, ödevim buydu. Dağlı olacaktım, Dağlı’ya yakışır… Ailenin kurduğu sahneyle uyumsuz olanla anılamaz, sahneden taşan yüzle görünemezdim. Ne yapabilirdim ki? Başka türlü belirişi imkânlı kılacak bir dil, bir patika görünmüyordu. Öyleydi ama doğarken içime kaçmış bir şey de vardı sanki. Köyü ikiye bölen görünmez sınırı ihlal eden haller içindeydim. Atalarımdan devralınan hikâyenin sınırları, köşeleri kalbimi sıkıştırıyordu sanki. Köyü gösteren, yüzlere belirgin çizgiler katan sahne, sahnenin yetersiz dekoru ruhumu kovuyor, uzağa itiyordu. Çıkış arıyor muydum bilmiyorum ama bir şekilde dışarılardan gelen yüzlerde gördüğüm renk, kendilerinden yediğim rüzgâr beni onlara yakın kılıyordu. Gelişlerine seviniyor, gidişlerine üzülüyor, gittikleri yerleri merak ediyordum. Okula yazıldığım bu vakitler, uzaklardan gelenlerin diline öğrenci olduğum bu mevsim, sayfalarını karıştırdığım kitaplar, heceleyerek okuduğum pasajlar bir sesi uyandırmıştı bende. İndiğim çayın kenarında, gölgelerinde uzandığım ağaçların arasında, köyün sesinin kısıldığı aralıklarda içimdeki sesle kalıyordum. Yanı başına kurulduğum çay uzaklara akıyor, peşi sıra gittiğim ses bilmediğim yerlere çağırıyordu. Uydum bu çağrıya. Çıktım köyden, taştım kendisinden. Uzaklarda mevsimler geçirdim, uzunca bir zamanın tozu birikti üzerimde. Başka türlü şekillenmiş, bir başka ben çıkarmıştım kendimden. Yakınlarım doğdukları hikâye ve dille ete-kemiğe bürünüp bu hikâyenin kendisi olmuşken, ben onlardan taşıp daha fazlasına karışarak belirmiştim. Biliyordum kendimi, içeriğimi, nasıl karşılanmam gerektiğini, neyin peşinde olduğumu… Doğduğum şeyle değil içeriğimle karşılanacağımı veya doğarken bulduğum şeyden uzak rüzgârımda havalanacağımı sanıyordum. Başka türlüsünü gördüm: uzaklaştığımı düşündüğüm şeyin göstereni olarak karşılandım ve eylerken hikâyemin hep bana sızdığına tanık oldum. Girdiğim salon, karşımda bulduğum yüzler, doğduğum sahneye iliştirdiler beni, bu sahnenin ışığı kadar bildiler. Çocukluğumun dili ve evrenindeki yoksunluğun, bir varlık olarak kabullenmeyişin, yaşamın taşrasında tutuluşun ağrısıyla baktım ben de, gördüm ve yol aldım.

Şimdi anlıyorum: Kendimce yol almışım hep. Vardığım yerde kendimi aramış, görmüş, toplamışım. Çağırdığım kendim olmuş; girdiğim patika ve vardığım tenhalardan, çıkardığım sesle bana yönelmiş hikâyelerden kendimi almışım. Başım kendimle dertte olmuş; dermanı derdimin içinden geçmiş olanla edinmişim. Kurduğum cümlenin havası, iklimi ve edası beni uzaklara taşımış. Tam da şimdi soruyorum: yol boyunca, yolun şu veya bu ayrımında çok şey düşerken üzerimden, hep yeni şeyler edinirken kendime, neredeyse büsbütün başka bir şey olmuşken, öylece kalan kendilik, doğduğum sahnenin üzerime düşmeye devam eden ışığı ne mene bir şeydir? Soruyor ve karşısına bırakıldığım hikâyeleri eşeleyerek cevabı buluyorum. Güney Kore doğumlu Kanadalı yazar Yeji Y. Ham’ın (Sevinç Sanem Erzurumlu’nun çevirisiyle Timaş’tan çıkan) Görünmez Otel romanı, beni bana gönderen, bir daha doğduğum sahneye baktıran, bu soruları sorduran bir hikâye oldu. Yorgunluktan, durduğu kasaya dayanıp yığılan kasiyer kızın görüntüsü zihnimde tazeliğini korurken, Güney Kore’nin bir yerinde kasiyer olarak çalışan, yorulan, sıkışan, her bir şeyin sonuna gelmiş gibi duran Yewon’un hikâyesinden geçtim. 1950-1953 yıllarında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında yaşanan savaş, yıkım ve yırtılmanın yaşattığı travmanın toprağa, insana ve dile yerleşmişliği, yılların içinde yol alışı, doğan her insana çentik atması, onu sakatlaması yakaladı beni.
Çıkışı olmayan Dalbit sahnesi… Yewon’un doğduğu küçük kasaba; ataların kemiklerini küvette koruyan anneyi, başını alıp giden ablayı, Kore’yi ikiye ayıran sınırda askerlik yapan erkek kardeşi, sırtında kapı ve pencerelerle dolaşan deliyi, öylece kalmış büyükanne ve büyükbabaları tutan tutukevi gibi bir yer… “Görülecek pek bir şey yoktu burada” der Yewon, “Dalbit de diğer kasabalardan farksızdı. Dört mevsimi üzerinde taşıyan ağaçlar ve dağlarla çevriliydi. Ekilip biçilen, yabani otların ayıklanıp hasat edildiği küçük toprak parçaları... Büyüdükten sonra terk edilen evler. (…) Dalbit’teki herkes bir parçasıydı bu döngünün. Buradaki tüm büyükanne ve büyükbabalar tarlalarında çalışırdı. Elleri hep meşguldü. Mevsim ne getirirse onu işler ve bir sonraki mevsime hazırlanmak için hiç durmadan çalışırlardı. Dalbit yaşlanan ellerin bakımına kalmıştı.” Baba uzaklarda iş kazasında ölmüş, abla Seul’e yerleşmiş, erkek kardeş sınırda asker, anne ise hayatta/savaşta yitenlerin bakımına gömülmüştür. Yewon, bitmeyen yasın, kemik karası kederin içindedir Dalbit’te. “Annem neden göremiyordu acı çektiğimi? Nasıl olurdu da kemikleri yıkarken, kızı soğuktan titrerken böyle davranabilirdi? Bu evde, bu kemiklerle birlikte yaşamak zorunda kalan bizler için üzülmüyor muydu? İstediğin kişi olabilirsin, gitmek istediğin her yere gidebilirsin demişti baba. İnanmıştım buna, gerçekten inanmıştım.” Doğduğu sahnede, Dalbit isimli bu kasabada tutuklu kaldığını, burada kurulan kültürel iklimde boğulduğunu hisseder Yewon. Gitmek ister buradan, bir çıkış yolu arar: “Hep peşimdeydi Dalbit. Benim tek manzaramdı. Gitmeliydim. Baba da isterdi bunu. Kolunu çekiştirip dururdum onun. Kore’nin dışı neresi? Dışarıda başka bir dünyanın olabileceği düşüncesi kulağa sihirli geliyordu; gerçek olamayacak kadar büyülü. Başka bir dil mi vardı orada?” Seul’e gidebileceğini düşünür. Ablası oradadır. Çok insan, çok hikâye, bin türlü cadde, bulvar ve imkân demek Seul… “Seul,” der Yewon, “her caddeye kök salmış binalardan oluşan bir orman gibidir. Sokaklara kök salmış binalar, onların altında yürüyen insanlar. Ben de artık o hiç uyumayan şehre gidecektim.” Dalbit’te kemik karası kederde ve hapsolduğu bedeninde kalıp izlerken olup biteni, izi çocukluğuna kadar giden bir rüya görür sürekli. Bu rüyada yaşlı bir adam hep kapı ve pencere taşıyordur. Yaşlı adam neyin işaretidir, kapı ve pencereler ona ne söylemektedir? Dalbit’in delisi olan bu adamı takip eder bir gün. Ormanın içinde, topladığı kapı ve pencerelerle bir duvar/ev inşa etmiştir. Yükselttiği duvarın karşısına geçip “İçeri alın beni, içeri alın!” diye inliyordur Dalbit’in delisi. Nedir şimdi bu? Kim yaşlı adamı evinden atmış, sokakta bırakmıştır? İçeri alınacağı bir ev mi inşa ediyordur kendisine? Veya şöyle: Yaşlı adam, evde mahsur kalmış biri için mi kapı ve pencere topluyor? Hapsolduğu yerden çıkması için o kişiye kapı ve pencere mi olmaktadır? Yewon’un durumuna denk gelen sorulardır bunlar. O da anne ve babasının, atalarının evinden, Dalbit'ten uzakta bir ev/adres istemektedir. Rüyalarındaki pencere ve kapılar bir eve veya Dalbit’ten çıkışa işaret olabilir mi? Seul’e gitmeye karar verir. Gider oraya. Ablasında kalır, şehrin gecelerine karışır. Orada da rüya gibi karşılaşmalar yaşar. Ablasının evinden gözüken bir yerde pencerelerin ip gibi asılıp sıralandığını görür. Sonra bir kadın çıkar karşısına. “Git” der, “o pencereyi bul, anahtarın orada.” Daha da şaşırır. Pencere, anahtar, ne demektir bu? Seul’de, arkadaşı Min’in tanıştırdığı fotoğrafçı arkadaşına babasının çektiği fotoğrafı gösterir. Bu fotoğrafın izini aramak durumunda kalır. Yine rüya görür. Sıklıkla rüyasına giren oteldedir şimdi. Babasına ait fotoğrafın bu otelde çekildiğini anlar. Kendisine çekip gidebilirsin diyen babanın bu fotoğrafla bir şeyler söylemek istediğini düşünür. Dalbit’i, burada doğmayı, çekip gitme arzusunu eşeler: “Aynıyız biz. Hepimiz, bu kâbusa ait anahtarlarımızla koşan, dolaşan, inleyen, bu otelden çıkış yolu arayan umutsuzlar. (…) Her şeyi kalın gri bir örtü kaplıyor. Herkesi sarıyor. Beni bile. Buraya zamanın tozu yağıyor. Saniyelerle, dakikalarla, saatlerle kalınlaşıyor. Bütün oda, bekleyişin kendisi... Hepimiz beklemeye sıkışıp kalmışız. (…) Geçici olması gereken bir konaklama, kalıcı hale geldi. Her bekleyişin sonunda bir kapı, hepimizin bir odası vardı. Hepimiz bekliyorduk. (…) Biz bu otelin içinde doğduk. Burada dünyaya geldik ve her birimize odalarımızın anahtarları verildi. Kendi savaşlarımızın kapılarını açalım diye.” Yewon şunu anlar rüyalardan, babasının çektiği fotoğraftan: “Baba bu fotoğrafı bize, bizi bekleyen şeyi göstermek için bırakmış. Yanıldığını söylemek için. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, binlerce kilometre öteye bile, hiçbir şey değişmiyor. Doğduğumuz yerden çıkmak, gitmek diye bir şey yok. Otel bize dinlenme sözü verdi, bu yabancı yerde geçici bir durak olmalıydı. Ama savaş sürdü, sürüyor. Bizse hala eve dönmenin özlemi içindeyiz.”
Ben ve Yewon neyi içeriyoruz, ikimizin de hikâyesi ne söylüyor?
Bir sahneye doğmak kaçınılmaz, sahnede yaşananın iziyle yol almak kaçınılmaz, öncekinin devamı ve sonrakinin sebebi olmak kaçınılmaz. Epey eskilere köklenmiş ağacın uçlarında gövermiş taze şey de olsak, epey yüklü bir tarihiz yine de. Eksikliğin, kırgınlığın, bir türlü dolmayan boşlukların, aramanın devamıyız. Kimi zaman ayaklandığımızı, olduğumuzu, bir kendilik olarak hayata yettiğimizi sanır, öyle de fotoğraflar veririz. Ama işte, hayatın bin türlü yüzü var; bu akışan, kararında durmayan varoluş bizi yerinden eder, görmediğimiz bilmediğimiz yüzüyle çarpar. Hiç bilmemişiz gibi kalırız; bildiğimiz her bir şeyin hiçbir şey olduğunu, yetmediğini, hayatta tutamadığını yaşayarak öğreniriz. Düşer, çamurda yuvarlanır, kuyulara düşeriz. Karanlıkta öyle… Talih odur ki, düşerken çirkinleşmemek, derdin hasıyla kalmak… Belki de tam da bu mevsim insan sahih olana yakalanır. Düşerken tutulur elinden, kuyunun dibindeyken kendisine ip uzanır. Çirkinleştirmeyen düşüş nimet olur, dert de derman…
Ben de bir rüyada ağırlandım. Düşerken, bir tenhalığa dönmüşken gördüğüm, içinden geçtiğim rüyam oldu. Çağrıldığım kapıya varmıştım. Pencereleri bostana bakan eve… Sırtında kapı ve pencere değil de, bizatihi kapı ve pencere kesilmiş birinin karşısında bulmuştum kendimi. Geçilecek kapı değildi gördüğüm. Bakarken kapıya, kendimi gördüm ilkin. Yiten bütünlüğümü, zeminsiz kalışımı… Bir şeye değil, kendime çağrılmıştım meğer. Kendimi görmek için oraya varmışım. Bu kapıda baktığım, gördüğüm, dikkat kesildiğim şu husus, hem Yewon hem de benim için isabetli bir teşhis olsa gerek:
“Hiçbir evlat kendisiyle başlamaz. Her çocuk, kendinden önce yaşanmış olanın, bastırılmış olanın, söylenmemiş olanın, susturulmuş olanın taşıyıcısıdır. Doğum, yalnızca bir canın bedene kavuşması değil; bir sırra bir şekil verilmesidir. Çünkü beden, yalnızca etten yapılmaz; geçmişin yükünden, bastırılmış arzuların tortusundan, korkunun biçim verdiği bir suskunluktan da yoğrulur. Ve her evlat, bu yoğrulmuş tortunun gövdeye sinmiş halidir.
Bir çocuğun gözünde, çoğu zaman kendi gözünden başka bir şey vardır. Çünkü çocuk, yalnızca bakmaz; aktarır. O bakışta, babanın korktuğu şeyin izi vardır. Annenin bastırdığı duygunun kırığı vardır. Susulmuş gecelerin sessizliği, söylenmemiş hayırların titreşimi, yaşanamamış bir kimliğin gölgesi… Bunlar çocuğun yürüyüşüne sızar, sesine siner, öfkesine şekil verir.
Bu yüzden bazı çocuklar daha doğarken yükle doğar. Adını koymadıkları bir kırgınlık, tarif edemedikleri bir eksiklik, kendilerine ait olmayan bir kızgınlıkla yaşarlar. Çünkü beden onlara ait olsa da, his çoğu zaman değildir. His, bir başkasından kalandır. Ve o başkası çoğu zaman ona en yakın olan, onu doğuran, büyüten, susan, bastıran, görmezden gelen kişidir.
Evlat, ebeveynin aynası değildir. Ayna, yalnızca gösterir. Oysa evlat, gösterdiği şeyin taşıyıcısıdır. Ve taşıdığı şeyin farkında olmadan onu yaşar. Annenin yaşamadığı gençliği kendi bedeninde tekrar eder. Babanın bastırdığı arzuyu kendi ağzından dillendirir. Kimi zaman bu dilleniş isyanla olur, kimi zaman bağımlılıkla, kimi zaman kendine yönelmiş bir kırımla… Ama her hâlükârda çocuk, bir başkasının yarım kalmışlığını tamamlamaya çalışan bir hayalete dönüşür.
Bazı çocuklar, içlerinde kimin konuştuğunu bilmeden konuşurlar. Kimi zaman bir cümle kurarlar ve o cümle, yıllar önce annenin içinden geçip de söyleyemediği şeyin aynısıdır. Bazen bir öfke patlar, nedeni bilinmeden; çünkü o öfke, babanın yuttuğu bir haykırıştır. Bazen bir suskunluk olur, tarifsiz, ağır, derin; çünkü o suskunluk, geçmişte konuşması engellenmiş bir kadının sessizliğidir. Ve çocuk, taşıdığı şeyin kendine ait olmadığını bilmeden onunla yaşar, onunla büyür, onunla şekillenir.
Çocuk doğmaz, devralır. Kendi doğumuyla başlamaz, başkasının bitiremediği bir hikâyeyle sürer. O hikâye bazen üç kuşak önceden sızar; bazen annenin bir bakışında başlar, bazen babanın sustuğu bir gecede şekillenir. Ve çocuk o şekli alır, kendi şekli sanır. Ama o şekil, hiçbir zaman çocuğun değildir. O şekil, söylenmemiş bir kelimenin biçimidir. Ve biçim, eğer sesi yoksa beden bulur.
Her evlat, bir sırla doğar. Ama o sır, kendisinin değildir. Onun yalnızca taşıyıcısıdır. Bilmeden yaşar. Yaşarken sürükler. Sürükledikçe derinleşir. Derinleştikçe anlaşılmaz olur. Ve bir gün o sır onu şekillendirir; kimi zaman bir uzaklığa, kimi zaman bir öfkeye, kimi zaman da bir yoksunluğa dönüşür.
İnsan en çok, kendisine ait olmayanı yaşarken yorulur.”
Kabullendim bunu, anladım: insan kendisine ait olmayanı yaşarken yorulur.
Peki, bu yorgunluktan sıyrılmak mümkün mü? İnsan ne yapmalı ki, kendisine ait olmayandan özgürleşebilsin?
Sahneden düştüm ben, bilen biri değilim artık. Tenime, ruhuma sinmiş sahne tozunu temizlemeye bakıyorum. Malum, ev hazırlanmadan, öte-beriden temizlenmeden misafir çağrılmıyor ve misafir de gelmiş olmuyor. Giydirilmiş olanı çıkarırsam, bana yakışır olana da hazırlanmış olurum. Sahnenin kurduğu kendilikten kendiliğin (kökleneceğim zeminin) yükselttiği sahneye sıçrayabilirim o zaman. Belki…






