Kafanı biraz daha karın içine gömdün ve soğuğun iliklerine kadar işlemesine izin verdin.
Üzerinde sadece ince bir tişört ve bir pantolon vardı. Saçların sırılsıklam ve açıktı, yanakların kızarmış, gözlerin soğuktan dolmuş, dişlerin birbirine çarpıyordu ama bu hissi seviyordun.
Rüzgârın saçlarının içinde dolaşıp seni gıdıklamasını, yağan yağmurun kıyafetlerini ıslatıp üzerine yapıştırmasını ve karın soğuktan nefesini kesmesini seviyordun, seni canlı hissettiriyordu.
Yanında en yakın arkadaşın, tek arkadaşın, yatıyordu. O da senin kadar üşümüştü ve o kadar zayıf gözüküyordu ki karda iz bırakmıyordu, sanki orada değilmiş gibi.
Başlangıçta onunla konuşuyordun ama gelip geçen insanlar sana garip garip bakınca bundan vazgeçtin, sadece dinlemek ve kafa sallamak daha iyi olacaktı. Ki son birkaç dakikadır onu da yapamıyordun çünkü görüşün bulanıklaşmış ve kulakların uğuldamaya başlamıştı. Göz kapakların ağır geliyordu, uyumak istiyordun.
Görüntü yavaş yavaş kararıyor, kalp atışların yavaşlıyordu ve dudakların birbirine çarparken daha da morarmıştı.
Işıkları gördün ve duydun. Arkadaşın orada değildi, sahi ismi neydi?
Birileri bağırdı, birileri seni kaldırdı ve göz kapakların ile verdiğin savaşta mağlup oldun.
**
Kafan cama vurunca uyandın.
Annenin yeni arabasının içinde, arka koltuktaydın. Belli ki annen seni oraya taşımış ve oturur pozisyona getirmişti. Arabanın için benzinlikten alınmış araba parfümü ve plastik kokuyordu. Kullandığınız yollar ağaçsız ve boştu.
Annen uyandığını gördü, aynadan sana baktı ama konuşmadı.
Kızgındı.
Birkaç kez ağzını açtı ama sonra yine kapadı. Anneni iyi tanırdın ve eğer konuşmuyorsa muhtemelen sessiz kalmasının daha iyi olacağını biliyordun. Hala hastaydın ve başın ağrıyordu. Annenin azarlamasını kaldıramayacağını düşündün.
Yeniden uyudun. Bu sefer kafanı deri yastığa gömdün.
**
Annen sertçe frene bastı ve geriye doğru düşerek uyandın.
Kapıyı açtı ve sen çıkana kadar bir şey söylemeden bekledi, bir sigara yakmıştı ve parmaklarının arasında döndürüyordu. Bugün sıradan bir gün olsaydı karşında sigara içmezdi ama bunu farkına varamayacak kadar dalgındın.
Büyük yapraklı ağaçların gölgeleri yüzünden güneş ışığını almadığına emin olduğun bir binanın içine girdiniz ve annen buraya daha önce geldiğini gösteren bir güvenle taş merdivenlerden yukarı çıktı. Bina baştan aşağı beyazdı ve mobilya denebilecek iki üç oturma grubunu saymazsak bomboştu. Saat tıkırtıları eşliğinde rahatlatıcı bir müzik çalıyordu. İnsanlar seni görünce kibarca gülümsüyordu ama gülümsemeleri gözlerine ulaşmıyordu.
Büyük bir odaya girdiniz.
Sadece bir cam, bir masa, iki kanepe ve bir pano vardı. Bir de saat, olması gerektiğinden biraz daha hızlı dönüyor gibiydi.
Kanepeye oturman işaret edildi ve sen de öyle yaptın, sonra yanında arkadaşını gördün.
Seni yalnız bırakmayacağını söylediğinde gülümseyip kafanı salladın. Ona onu yalnız bırakmayacağını mırıldandın ve annen sana sertçe baktı, sustun. Zaten annen onu hiçbir zaman sevmemişti. Ne zaman aynı odada bulunsalar arkadaşını görmezden gelir, sadece seninle konuşurdu. Kıza dönüp bakmazdı bile. Neden çağırmıştı ki onu? Acaba arkadaşın sana destek olmak için kendisi mi gelmek istemişti?
Dışarı çıkman söylendi. Sessizce söyleneni yaptın, arkadaşın da peşinden geldi.
Odanın yanındaki tahta koltuklara oturdun ve annenin sarı saçlı, sıkı topuzlu kadınla konuşmasını dinlemeye çalıştın.
Muhtemelen bir doktordu, muhtemelen biraz burada kalacaktın. Sana birkaç ilaç verecekti. Sonra gidebileceğin söylenecekti. Eve dönecektin. En fazla bir buçuk yıl sonra aynı şeyler yeniden yaşanacaktı. İçinden çıkamayacağın bu döngüyü kabul etmiştin.
Başını arkadaşının omzuna attın ama o kadar zayıftı ki kafan boşluğa düştü.
Kapı açıldı, gergin soğuk hava koridoru kapladı, annen sana gülümsemeden baktı ve bileğini yakalamaya çalıştı. Normalde bileğinden tutmazlardı, nedenini asla anlayamayacak olsan da bir şey seni tetikledi ve gerildin.
Arkadaşın koşmaya başladı. İsmini bilmediğin için bağıramadın, sadece annenden kurtuldun ve hasta vücudunun izin verdiği kadar hızlı koştun.
Arkadaşın o kadar zayıftı ki beşinci kattan atladığında süzülerek yere inebilirdi. Yine de böyle yapacağını tahmin etmemiştin. Peşinden koştun, korkuluklara kadar geldin ve kendini durduramadın.
Düştün.
Saçların yüzünü kapattı, rüzgâr tişörtünü uçuşturdu, nefesin kesildi ve yere o kadar sert çarptın ki bilincini kaybedip nefes almayı bırakana kadar kırılan kemiklerinin acısını hissettin.
**
Cenazen sevdiğin türden kar yağışlı bir günde gerçekleştirildi.
Seni seven insanlar senin hakkında sahte ama şirin kelimeler kullandılar ve gerçek olup olmadığını sadece onların bildiği gözyaşları döktüler. Mezarına beyaz çiçekler ve sevdiğin bir kitabı bıraktılar. Okuyamayacağını onlar da biliyordu tabi ki ama yine de kitabın evde okuma köşesinde yaşlanmasını istemediler.
Gazetelerden birkaç tanesi ölümünü küçük bir biçimde yazdı ve şöyle dedi:
“Psikolojik rahatsızlığı bulunan genç kız hastalığının nüksettiği bir kriz anında yeteri kadar güvenlik önlemi almamış olan hastanenin merdivenlerinden düştü. Polis araştırmaları devam etse de genç kızın ölümünün akıl sağlığı merkezinin hatası olduğu düşünülüyor.”
Arkadaşın asla var olmamıştı.






