Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Nisan 2017

Edebiyat

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yorumlanma Biçimleri

Besim F. Dellaloğlu

Paylaş

26

0


Tanpınar’ın geçmişle, gelenekle olan ilişkisi bugünü reddetmek için, bugünü geçmişe benzetmek için değildir. Tam tersi, bugünü zenginleştirmek içindir. Tanpınar tam anlamıyla bugüncüdür. Yani moderndir. Tanpınar, modernleşme zihniyetinin, geçmişle arasına koyduğu derin ve güçlü duvarlara delik açıp arada ufak temaslar, gidiş gelişler inşa etmek ister. Bu zihniyetin yaptığı tahribatı biraz da olsa onarmak, yumuşatmak ister sadece. Hepsi bu kadar! Dine, geçmişe, geleneğe bakışı budur Tanpınar’ın.
Besim F. Dellaloğlu
Ahmet Hamdi Tanpınar yakın zamanlara kadar genelde “muhafazakâr”, hatta “sağ” tasavvur dünyasına ait bir yazar olarak görüldü. Üstelik hiçbir konuda anlaşamayan memleketin modernleşmecileri ve gelenekçileri bu konuda hemfikirdi. Tıpkı modernlik ile geleneğin asla uzlaşamayacağı konusunda hemfikir olmaları gibi! Genelde, kendini “gelenekselci”, “muhafazakâr” olarak görenler Tanpınar’ı sahiplendi. Diğer kutuptakiler, yani kendini “Kemalist”, “solcu”, “Batıcı” görenler de onu öteki kesime terk etmekte tereddüt etmedi. Aslında bu mesele de Türkiye modernleşmesinin tipik sonuçlarından biridir. Bir cemaatin sahiplendiğini, diğer cemaat okumaz. Tanpınar da zaten bundan yakınmıyor mu? Üç kuşak üst üste hep beraber okuduğumuz kaç yazar var acaba? Tanpınar’ın yapıtlarını 70’lerden beri ağırlıklı olarak Dergâh Yayınları bastı. 90’ların sonundan itibaren ise bir süre Yapı Kredi Yayınları (YKY) da Tanpınar’ın yapıtlarını yayımladı. Yani kısa bir dönem de olsa Tanpınar’ın yapıtları hem Dergâh hem de YKY etiketiyle raflarda yer aldı. Şu anda ise Tanpınar’ın yapıtları Dergâh tarafından yayımlanmaya devam ediyor. YKY macerasının Tanpınar’ın metninin toplumsal algılanışını önemli ölçüde etkilediği söylenebilir, çünkü bu dönemde Tanpınar’ın metni farklı bir okur kitlesiyle iletişim kurdu. Dergâh, “muhafazakâr”, “dindar”, “sağ” bir tasavvur dünyasına hitap eden bir marka olarak algılanmıştır daha çok. YKY ise “çağdaş”, “Batılı”, “laik”, “sol” zihniyete daha yakın olarak algılanır. Bir yazarın metninin toplumsal, siyasal, felsefi anlamı nasıl belirlenir? Bu, yazar tarafından mı kodlanır? İçinde oluştuğu toplumsal koşulların mı ürünüdür? Yoksa yapısalcıların dediği gibi metnin içinde mi ikamet eder anlam? Ya da metnin anlamının oluşmasında okur rol oyanabilir mi? Tanpınar’ın metninin anlamının belirlenmesinde kapaktaki Dergâh etiketi önemli bir rol oynamıştır. Yani mesela Tanpınar’ın kitapları yıllardır Varlık Yayınları tarafından basılmış olsaydı, belki de metninin toplumsal algılanışı bugünkünden daha farklı olabilecekti. YKY ya da ona benzer yayınevlerinin okur kitlesinin Tanpınar’ın metnine ulaşması için, tuhaf ama, 90’ların sonunu beklemek gerekecektir. Bu örnek bizim toplumumuzun okuryazarlığının entelektüel derinliğinin sınırlarını da gösterir aynı zamanda. “Dergâh”, “YKY”, “Varlık” gibi markalar özellikle bir dönem birtakım kültürel, siyasal, sosyolojik kimliklere tekabül etmiştir. Atfedilen kimlikler, kapakların altındaki metinlerin yazgısını da belirlemiştir. Bu şu anlama da gelir: Türkiye’de on yıllarca Tanpınar’ın metniyle kişisel ilişki kuran okurlar azınlıktadır. Çoğunluk, Tanpınar’ı belli bir siyasal kimlikten yola çıkarak ve Tanpınar’ın metnini belli bir siyasal kimliğe oturtarak okumuştur. Bu aslında bir “okumama”, “okuyamama” halidir. Ya da “koşullu” ve “kategorik” bir okuma biçimidir. Ki sonuçta her ikisi de aynı kapıya çıkar. Tanpınar metninin işte böyle bir öyküsü var. Peki Tanpınar kimdir? Tanpınar’ın Günlükler’i 2007 yılının Aralık ayında çıktı. Bu metnin yayımlanmasından sonra Tanpınar’ı daha yakından tanımak mümkün oldu. Aslında 1962’de ölen bir yazarın günlüklerinin 2007 yılında yayımlanması bile başlı başına ilginç. Ama daha önemli olan, bu günlüklerin hâlâ entelektüel dünyamız tarafından yeterince hazmedilememiş oluşudur. Çünkü bu metindeki Tanpınar imgesi, bizim toplumuzda oluşmuş olan kırk elli yıllık Tanpınar imgesiyle pek örtüşmüyor. Politik olarak, kültürel olarak, gündelik hayat olarak, insani anlamda örtüşmüyor. Belki de büyük bir sürprizle karşı karşıyayız! Tanpınar’ın nasıl yaşadığını bilmiyor muyduk? Alkol, uyuşturucu ve kumarla ne kadar yoğrulmuş bir gündelik hayatı olduğunu hiç duymamış mıydık? CHP milletvekili olduğundan haberdar değil miydik? Üstelik tek parti dönemi CHP milletvekili! En yakın dostunun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Hasan Âli Yücel olduğunu şimdi mi öğreniyoruz? Hadi belki Tanpınar’ın 1960 darbesini ne kadar alkışladığını, İnönü’ye ne kadar hayran olduğunu, Demokrat Parti’ye zihnen ne kadar uzak olduğunu en azından bu kadar bilmiyorduk. Peki bu kimin hatası? Tanpınar’ın mı? Bütün bunlardan haberdar olmak için gerçekten günlüklerin yayımlanmasını mı beklemek lazımdı? Okurken okuyamamanın, bakarken görememenin bundan daha güzel bir örneği olabilir mi? Metinlerinde kendini şöyle tanımlıyor, 50’lerin sonlarına doğru: “Ah bir demokratik sosyalist teşkilat olsa da girsem.” Kendini “demokratik sosyalist” olarak niteliyor ama “komünizme de karşıyım” diyor, Sovyetleri beğenmiyor. Sadece yukarıdaki satırlara odaklanırsak, güncel terminoloji bağlamında Tanpınar’da bir “sol liberal” bulabiliriz belki de! Ama diğer yandan Tanpınar 1942-1946 arasında CHP Maraş milletvekilidir. 1960 darbesini gönülden desteklemiştir. Ama yapıtlarını daha çok, Demokrat Parti ve onu devam ettiren çizgiye yakın bir kitle okumuştur. Burada bir tuhaflık yok mu? İşte bu tuhaflık bizim ülkemizin modernleşme biçiminin sonuçlarından biridir. Bu mesele sadece Tanpınar’ın meselesi değildir. Bu aynı zamanda bizim, Tanpınar’ı algılamamızla ya da yanlış algılamamızla ilgili bir meseledir. Tanpınar, yaşadığı dönemde, bu memlekette Batı’yı en iyi bilen entelektüellerimizden biridir. Gayriresmi otobiyografisi olarak kabul edilebilecek olan “Antalyalı Genç Kıza Mektup”u okuduğumuzda zihin dünyasını oluşturan temel referansları açıkça görme imkânına kavuşuruz. Bu metinde Tanpınar’ın etkilenme kaynakları olarak saydığı isimler sırasıyla şöyledir: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Şeyh Galip, Nedim, Baki, Nail, Baudelaire, Mallarmé, Valéry, Gerard de Nerval, Hoffman, Edgar Allan Poe, Goethe, Dede Efendi, Mozart, Beethoven, Bach, Marcel Proust, Bergon, Schopenhauer, Nietzsche, Freud. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi kitabının önsözünde Heiddegger’e gönderme yapan biridir Tanpınar. Daha 30’larda. Batı’yı çok iyi bilir Tanpınar. Ama sadece “orayı” bilmez, “burayı” da iyi bilir. Bu, Türkiye’de istisnai bir durumdur öncelikle. Biz gelenekle moderni birbirinin karşısına koyduğumuz için, entelektüel dünyamız da buna paralel olarak ikiye bölünmüştür: “oracılar” ile “buracılar”; “yerliciler” ve “Batıcılar”… Tanpınar’ın anlaşılmasındaki zorluk da buradan kaynaklanır zaten. Tanpınar’ı bir bütün olarak okuyup anlayacak bir entelektüel ufuk uzun süre olmamıştır Türkiye’de. Çünkü Tanpınar’ı anlamak için hem “orayı”, hem “burayı” bilmek gerekir. Ama Türkiye’de ya “orası”, ya “burası” bilinir.
Toplumumuzda var olan Tanpınar algısında ciddi bir problem var. Ama bu algı yavaş yavaş çözülüyor. Gelecek kuşaklar, Tanpınar’ı bizden çok daha fazla okuyacak ve anlayacak.
Eğer siz bir entelektüel olarak içinde yaşadığınız toplumu anlamak, ona nüfuz etmek istiyorsanız, gelenekle, geçmişle, dinle, o toplumun zihniyet dünyasına egemen olan her neyse onunla bir şekilde ilişkide olmanız gerekir. Oraya ait olmanız şart olmayabilir. Ama onu ciddiye alıp onunla bir ilişki kurmanız gerekir. Tanpınar’ın yaptığı budur. Tanpınar’ın dinle, geçmişle, gelenekle ilişki kurması Türkiye’de hem sağcılara hem de solculara, muhafazakârlık olarak, sağcılık olarak gözükmüştür. Ama bence Tanpınar’ın asıl derdi, Türkiye’de bir modernlik inşa etmektir. Tanpınar’ın bir tür Rönesans arayışı içinde olduğunu belirtebiliriz. Bu terimi Cahit Tanyol, Yahya Kemal için kullanır, ama ben ondan esinlenerek bunun Tanpınar’a uygun bir niteleme olduğunu düşünüyorum. Zaten bence Tanpınar’ı muhafazakâr gösterenin de bu olduğu düşünüyorum. Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma. Bu kavramlar genellikle modernleşme zihniyetimizin olumlu olarak algıladığı kavramlardır. Ama maalesef bu kavramların aslında ne olduğunu pek de kafaya takmamıştır bizim modernleşmecilerimiz. Bizim modernleşme zihniyetimiz, geçmişle, gelenekle, dinle reddedici, dışlayıcı bir ilişki kurarken, Batı örneğin Rönesans ile bin yıl önce reddettiği paganı tekrar içine alır. Modernleşmeci bir perspektiften bakarsanız Rönesans gerici bir faaliyettir aslında! Bizim tarihimiz açısından bakarsanız Türkiye’nin 500-1000 yıl önceki düşüncesinin tekrar gündeme gelmesi. Rönesans, ağırlıklı olarak bir çeviri faaliyetidir ve dar anlamıyla ve çevrilen de Kadim Yunan’dır. Pagan Kadim Yunan! Batı bin yıl boyunca unuttuğunu 1500’lerden itibaren hatırlar ve matbaanın da icadıyla bu hatırlama toplumsallaşır, yaygınlaşır. Platon’un Devlet’inin Latince ilk baskısı 1495 yılına aittir. Yani bu metnin Yunancadan Latinceye çevrilmesi yaklaşık iki bin yıl sonra olmuştur. Yani Rönesans ile “yeniden doğan” Kadim Yunan’dır. Modernliğin inşası Batı’da, sadece ileriye bakarak gerçekleşmemiştir. Aynı zamanda, sürekli geriyi de kontrol ederek, biraz arkaya bakmayı da unutmayarak yapılmıştır. Dolayısıyla Tanpınar’ın geçmişle, gelenekle olan ilişkisi bugünü reddetmek için, bugünü geçmişe benzetmek için değildir. Tam tersi, bugünü zenginleştirmek içindir. Tanpınar tam anlamıyla bugüncüdür. Yani moderndir. Tanpınar, modernleşme zihniyetinin, geçmişle arasına koyduğu derin ve güçlü duvarlara delik açıp arada ufak temaslar, gidiş gelişler inşa etmek ister. Bu zihniyetin yaptığı tahribatı biraz da olsa onarmak, yumuşatmak ister sadece. Hepsi bu kadar! Dine, geçmişe, geleneğe bakışı budur Tanpınar’ın. Geleneği, modern olanın karşısına koyan bir zihniyet üretti bu ülkenin modernleşmecileri. Dolayısıyla bu refleks, geçmişle, gelenekle kişisel bir bağ kuran herkesi, gerici ya da muhafazakâr olarak nitelendirdi. Oysa Tanpınar, örneğin, bu tür kompleksleri olmayan bir yazardı. Mevlana okurken Baudelaire ve Proust da okuyabilen bir düşünür. Dede Efendi dinliyor ama Mozart da dinliyor. Hem de 40’larda, 50’lerde! Oysa genelde Türkiye’de Mevlana okuyan, Baudelaire okumaz. Dede Efendi dinleyen, Mozart dinlemez. Tanpınar öncelikle kendisi olmak ister. Kendisini gerçekleştirmek ister sadece. Doğu-Batı sentezi peşinde falan da değildir, genelde sanıldığı gibi. Kendini bu toplumun, bu coğrafyanın, bu hayatın kaderine teslim eder. Kendiliğin ancak orada mümkün olabileceğinin farkındadır. Gerektiğinde en Batılıdan daha Batılı, en Doğuludan daha Doğuludur. Ama her zaman kendisidir. Sahicidir. Bunun peşindedir en azından. Bir şey olmak peşinde değildir, kendisi olmak ister sadece. Benjamin’in dediği gibi, “Yaşamak iz bırakmaktır.” Tanpınar işte bu izlerin, yaşanmışlık izlerinin peşindedir. Geçmişin peşinde değildir. Şimdinin peşindedir. Geçmiş zamanın peşinde değildir. Sürenin, müddetin peşindedir. Her hakiki müddet, yaşanmış zaman olarak, iz bırakır. En azından bir müddet. Tanpınar için en değerli olan da budur. Tarihe de, kurumlara da, yaşama tercihlerine de bu kadar kategorik bir biçimde bakmamak gerektiğini anlatır. Camilerden söz ederken, dar anlamda bir dindarlıktan söz etmemektir Tanpınar. Ama Süleymaniye’nin ne anlama geldiğini bilmeden İstanbul’a nüfuz edemezsiniz. Süleymaniye’yi “güzel” bulmadan İstanbullu olamazsınız! Kısacası, toplumumuzda var olan Tanpınar algısında ciddi bir problem var. Ama bu algı yavaş yavaş çözülüyor. Gelecek kuşaklar, kehanet olmasın ama, Tanpınar’ı bizden çok daha fazla okuyacak ve anlayacak. Ve Tanpınar bence daha huzurlu bir biçimde yatacak Aşiyan’da. Dergâh’tan çıkıyor olsa bile çok farklı okurlar Tanpınar’la temas kuracak. Bu da aslında gelişen entelektüel derinliğimizin işareti olacak. Yerleşik Tanpınar imgemiz entelektüel dünyamızın düalistliğinden de kaynaklanıyordu. Bu düalizm de artık çözülüyor. Türkiye artık modern olmaya başlıyor. Günlükler’inin yayımlanması elbette çok somut bir müdahaledir yerleşik Tanpınar imgesine, ama bundan sonra Tanpınar okuyacak genç kuşaklar, anlatmaya çalıştığım algıdan, kurgudan bağımsız olarak Tanpınar okuyacak. Ve bu da hayırlı bir şey olacak. Tanpınar algısının değiştiğini ve genişlediğini göreceğiz.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Arvanitis

29 Ağustos 2025

Çalışma Ortamında Yaşanan Tükenmişlik ..

Bireylerin zihinsel olarak aşırı yorgun olduğu durumlarda toplumsal planda yaşanan adaletsizlikler kişileri aşırı uçlara sürükleyebiliyor.26 Yaşındaki Ivy League mezunu Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ı öldürmek..

Devamı..

Sipariş Yazı

Mehveş Bingöllü

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024