Yazmak ve yaşamak benim için hiç bitmeyen bir gerilim. Bu ikisi arasındaki aralıkta dünya çocukluğumdan beri ikiye ayrılıyor.
Yavaş ve Kör Pencerede Uyuyan öykü kitaplarıyla zihnimizde yer edinen B. Nihan Eren’in üçüncü öykü kitabı Hayal Otel, Mart 2020’de Yapı Kredi Yayınları etiketiyle okuyucusuyla buluştu. Hayal Otel, geçmişi silip yeni bir hayata başlayan/başlamak isteyen karakterler etrafında dönerken, yazar yarattığı mekânın atmosferinde ağırlıyor bizleri. Nihan Eren ile kitabı Hayal Otel’i konuştuk.
Demet Aksu: Hayal Otel üçüncü öykü kitabınız. Aslında hem öykü türüne hem de roman türüne yakın melez bir kitap, hangi türe daha yakın olduğuna okuyucu mu karar versin istediniz?
B. Nihan Eren: İlk önce şunun üzerinde konuşalım isterim, öykü nedir, roman nedir? Hayal Otel’i bir öykü veya roman yapan nedir ki? Zaten sınırların, türlerin belirsizliğindeyim ben. Anlatı bu belirsizliği ne kadar olanaklı kılıyor, türün sınırlarını ne kadar gevşetiyor, ne kadar açıyor? Yazarken hep bunlar üzerine düşündüm. İçerik türün muğlaklığını arttırabilir, yapısını geçişken kılabilir. Anlatının bu belirsizliği ne kadar olanaklı kıldığının arayışındayım. Ve içeriğin, türü belirleyiciliğinin geçişkenliğinde. Bundan sonra yazmaya devam edebilmem bu sınırsızlığı koruma çabamla sürecek. Elbette anlattıklarımın içeriği, eğer bu sınırsızlığa bu geçişkenliğe hala izin veriyorsa. Hayal Otel’e yalnızca roman da diyebiliriz. Peki bunu ne sağlıyor? Tek mekânda geçmesi mi? Ama her öyküyü öykünün kurallarıyla yazdım. Yani her birini tek başına okuduğunuzda gidişatın başı sonuna dair bir şey kaçırmış olmazsınız ama öyküler birleştiğinde anlamlı bir bütün yaratıp otelin kendisini de oluşturuyor. Her iki kitapta da bir yapboz yaratmaktı benim niyetim, içerikte ve biçimde. Kör Pencerede Uyuyan’da takıntılı olduğum mesele zamandı. Bu yüzden karakterleri tek bir gecede ve tek bir günde birleştirdiğim öyküler yazdım. İki bölümden oluşuyor biliyorsunuz, bu da içerikteki zaman mefhumunun biçimsel bir karşılığıydı benim için. Ama roman değil çünkü hiçbiri eş zamanlı ilerlemiyor.
Hayal Otel’i parçalamak istedim çünkü karakterlerin birleştikleri tek yerin otel ve hepsinin hikâyesinin de, geride bıraktıkları tonla suç ve kaçma hikâyesinden oluşmasını ve geldikleri bu yerde birbirilerinden şüphe duymalarını ve sonra hem kendilerine, hem birbirilerine hem de yeni yaşamlarına bir aidiyet geliştirmelerini istiyordum. Onları kasırganın birleştiriciliğinde buluşturmak ama öncesinde parçalara bölmek. Eğer her biri parçalanarak, hayatları dağılarak gelmişse, bırakayım bu yapı da parçalansın. Ve yine onların kasırgada birleşmesi gibi parçalar da bir bütün oluştursun.

DA: Bahsettiğiniz bu parçalardan yani on iki öyküden oluşan bir kitap Hayal Otel. Otel odalarının isimleri aynı zamanda kitaptaki öykülerin de isimleri; Kaktüs, Ardıç, Begonvil, Kızılağaç, Şimşir, Lavanta, Menekşe, Funda, Çınar, Limon, Okaliptüs, Papatya. İsimlerin, odaların, öykülerin ve odada konaklayanların aralarındaki bağlarla ilgili neler söylemek istersiniz?
BNE: Elbette bunun üzerinde çok durdum. Tabiat, çocukluğumdan beri benim hayatı okuduğum yer. Pusulam o. Hayatın temel mantığının orada gizli olduğuna inanıyorum. Hani ders kitaplarında bile dendiği gibi; doğmak, büyümek ve ölmek. Dünya bu kadar. Bunu tabiat bize her mevsim söylüyor. Yeni bir bilgi değil. İlginç bir şey söylüyor da değilim. Ama bir tohumun uyanışını, büyüyüşünü, bir ağacın meyveye durmasını nasıl bir heyecan ve şükranla karşıladığımı size kelimelerle anlatabilmem gerçekten çok zor. Bu arada ben zaten insanları ağaçlara benzetirim, tanıdığım sevdiğim veya benimseyemediğim çoğu insanın bende mutlaka bir ağaç, bir bitki adı olarak, renkleriyle birlikte karşılığı vardır. Bunu onlarla paylaşmayı sevmem ama defterime şöyle yazarım mesela, tam bir papatya, narin ve güzel kokulu ama her yerde varolup tükenmeye de bir o kadar teşne. Veya tam bir çınar gibi güçlü ve gölgesi serin ama meyve verme tenezzülünde bulunmayacak kadar kendi kudretiyle dolu, yani aslında ürkütücü biri. Ne kadar da ayçiçeği biri. Hep dönecek bir güneş arıyor, yani kendinden menkul değil, kendine hep bir mutluluk ve varlık sebebi isteyecek. Tam bir okaliptus, hep su istiyor ama yapraklarına her yaz başında tonla böceğin yumurtlamasına da izin vermiş. Ceviz ağacı gibi biri, gölgesi iyidir, yaprağı saçlara iyi gelir ama zehirleyip uyutur da. İyi sır tutan arkadaşlarım başaktır, dökülmezler. Her sorunda yardıma koşan, iyi eden insanlar benim için günlük ağacıdır. Ardıç tepelerdedir, kibirli insanların ağacı. Yerinden hiç kıpırdamayan insanlar, değişimi sevmeyen insanlar, bir güneşle belirip bir rüzgârla kaybolanlar, baharda her ağaçtan önce yeşerip kışın yaprağı ilk dökenler yani kapılıp gidenler ve verdiği sözü tutmayanlar, hepsi bende bir bitki ya da renk... Böyle şeyler işte... Herkesin ağacı, rengi, kokusu beliriyor bende. Sanırım benim gibilere sinestezik deniyor.
DA: Bu sinestezikliği yansıtmadaki başarınız oldukça göz önünde. Bunun yanında kitap boyunca atmosfer yaratma konusunda da başarılı bir yazarla karşı karşıyayız. Yaşadıklarından kaçanlara bir sığınak oluveriyor Hayal Otel ve kendi çatısı altında birleştiriveriyor bu insanları, bu bağlamda yazgı ve kitapta yinelenen teslimiyetle ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim.
BNE: Edebiyatın hayatı nasıl kavradığımızın bir yansıması olduğunu düşündüğümden ben de bunu yapıyorum. Bana tuhaf hatta dokunaklı gelen hayatı, buna yazgı demek de mümkün, anlatarak anlamak için yazıyorum. Yazmak ve yaşamak benim için hiç bitmeyen bir gerilim. Bu ikisi arasındaki aralıkta dünya çocukluğumdan beri ikiye ayrılıyor. Gerçekte olan ve öyküsü olan. Öyküye dönmüş herşey, gerçeği anlamamı kolaylaştırıyor. Artık yazmanın benim için, dünyaya ve insana yönelik anlama çabasından çıkma bir yeniden anlam üretme uğraşı olduğunu biliyorum. Yazmak için gereken tutku ve çaba, hayata yönelik merak ve şaşkınlıkla birleşince, beni yazmaya ittiği kadar yaşamaya da itiyor. Teslimiyete dair cevabım bu olabilir. Ben en çok hangisine teslimim? Yazmaya mı? Yaşamaya mı? Bir de şu var; edebiyatın sadece yazılarak yapılan bir edim olduğuna inanmıyorum. Edebiyat aynı zamanda yazmama becerisidir de. Yalnızca okuyarak yazmayı öğrenmeyiz. Merak etmek, hayatı, insanı anlamak istemek bile yazmaya yetmez. Okuyarak, yaşayarak da o an yazmamamız gerektiğini anlarız veya o an yazmak istemediğimizi. Hatta belki de hiç yazmamamız gerektiğini. Ben işte bunun peşindeyim. Sezgilerimle kavrayarak, buna teslim olmaya da hazırım. Yaşamaya da yazmaya da.

“Hepimiz sonu belirsiz bir şekilde bu dünyaya fırlatıldık.”
DA: Şimşir öykünüzde, “Yeni kendini sahiden de sevmişti. Kendimde diye düşündü, en eksik olan, sanırım buymuş. Dünyaya dair eksiksiz bir kavrayışın çabası.” Aslında kendi hayatından kaçan bir insanı temsil eden Doruk’un, yeni kendi diye tanımladığı şeyin, kendi özü olduğunu görüyoruz. İnsan kendini kalıba sokan hayatından uzaklaştıkça, kendine daha mı yaklaşır?
BNE: Pek çok roman ya da öykü karakteri için yazarlarına hep şu sorulur: sizden ne kadar izler taşıyor? Onlar da genelde şuna benzer şeyler söylerler; onların hiçbiri ben değil. Ama aynı zamanda benden. Şuna inandığımı söyleyebilirim; genelde olunan değil, olmaktan delicesine korkulan, kaçılan karakterler, daha fazla yer kaplıyor anlatılarda. Çünkü olmaktan imtina edilen karakterler yazar için en iyi tanıdığı kişi oluyor genelde, kendinden bile daha iyi tanıyıp bildiği biri oluyor.
Benim içinse bu karakter Doruk’tu. Doruk yazar olmak isteyen, beyhude bir hevese kapıldığını bile göremeyen, değil yazmak herhangi bir şeyi anlamak, hayata bütünlüklü bir kavrayış getirmek için çaba göstermekten bile kaçınan bir karakter. Sadece şunu düşünmüş yaşamayı beceremiyorum, öyleyse yazabilirim. Çünkü hayattan, onu bütünüyle yaşama sorumluluğundan, kendi yetersizliklerini görüp anlamaktan hatta kabul etmekten kaçmış biri. Eğer kendine ve hayata karşı biraz içgörüsü olsaydı hiç yazmaması gerektiğini anlardı. Ama onun zavallılığı bunu yeterince görememesinde. Vasat oluşunda. Arada belirip kaybolan hisleri var ama çok geçmeden hepsini unutuyor. Ne kendisi, ne hayat ne de yazacağı metin üzerine hiç düşünmedi mesela. Çünkü o bu kadar. Yazdığını bir problematik haline getirmeden, ne yazdığını, nasıl yazdığını düşünmeden iyi yazmanın mümkün olmadığına inanıyorum. Ama ısrarla Doruk ne metni ne de hayat üzerine düşünmesin, güdük olsun istedim. Yazmak istediği bir roman var ama “dağlardan gelen bir esintiyle dolduk” gibi fazlasıyla klişe hatta bence kolpa bir cümleyi tekrar tekrar yazmaktan öteye gidemedi. Bu cümleyi bulabilmek için tam bir hafta uğraştım. Tek bir vasat cümle için. Yazamadığını ve zaten hiç yazamayacağını anlatabilecek o tek cümlenin peşinde, sabahları ormanda yürüyüp durdum. Hatta bana The Shining filminde Jack’in hani otelde durmadan yazdığı o kült cümleyi eş zamanlı olarak hatırlatıyordu hep. “All work and no play makes Jack a dull boy.” Hep bunu hatırlıyordum. Bunu arıyordum. Doruk, denize baktıkça, geride bıraktığı kendine baktıkça, kadınları izledikçe bir şeyler düşünür gibi oldu ama üzerine fazla yoğunlaşamadan da bütün düşündükleri aynı hamlıkla kayboldular. Doruk niye bu kadar gerçekçi biliyor musunuz? Çünkü o benim korkumun temsili. Yazmaya başladığım ilk yıllarda kendime şu soruyu soruyordum. Ya bende yoksa? Ya yazmamam gerekiyorsa, ya bir heves uğruna boşu boşuna hayatımdan, hatta sevdiklerimin hayatından çalıyorsam? Bu duygular, geçen yıllar içinde ve yazdığımı gördükçe artık o eski yoğunluğunu kaybederek dindiler. Ama bütün bunlar etrafında sürüp giden bir tedirginlik ve aynı zamanda kabul ve sabırla yürümeye devam ediyorum. Ki Doruk da işte buraladan çıkma.
DA: “Ya bende yoksa?” sorusu sanırım yazan her kişinin kendisine sorması gereken bir soru… Bu hatırlatma için teşekkürler. Peki, yine aynı öyküde “Koşulların birleştiriciliği ve aidiyet. Kurulabilirdi. Her yerde baştan başlanabilirdi.” diyor Meryem. Aidiyet kavramını konuşmak isterim ve her şeye, her daim baştan başlanabilir mi?
BNE: Hem evet hem hayırla yanıtlayabilirim bu soruyu. İnsanı algılarının yönettiği bir gerçek. Başımıza gelen felaketler, haksızlıklar, sıkıntılar, mutluluk, mutsuzluk, sevgi, sevgisizlik, huzur, keder, aşk, teslimiyet ve aidiyet. Hepsinde bizim yani algımızın da payı var. Biz kimiz ve bu hayatı nasıl yaşıyoruz? Beni yazmaya iten temel soru, her daim bu oldu. Hepimiz sonu belirsiz bir şekilde bu dünyaya fırlatıldık. Burada bir yer kaplamaya, aidiyet hissi geliştirmeye, olanak ve kişiliğimiz etrafında biçimlenen bir şekilde mutlu olmaya çalışıyoruz. Bu süreyi, yaşamı geçirmeye çalışıyoruz. Ama nasıl? Mekâna, tabiata, rollere, iktidara hayatın temel dinamiğinin verdiği bir çelişkiye rağmen işte buradayız. Bu mekanizmadaki aksaklık, bütünlük ya da aidiyet zaten çelişkilere verdiğimiz tepkiye göre de şekilleniyor. Ama Meryem ve Ahmet için durum bundan farklı. Onlar muktedirin elinde, işinden, hayatından, isminden, mevkilerinden olmuş insanlar. Bu çok çok çok acı bir şey. İnandığı şekilde yaşamaya iznin olmaması. İnşa ettiğin hayatın silinmesi, bir çırpıda... KHK ile işinden olanlara, yok olanlara, sınır boyunda kaybolanlara tanık olduğumda bunu adeta damarlarımda hissetmiştim. Bir hayat inşa ediyorsunuz ve sonra bir gecede bu elinizden alınıyor. Bir dükkânı, bir atölyeyi, bir fabrikayı batırabilirsiniz, bir işi, kariyeri kaybedebilirsiniz değil mi? Çünkü ticarette, işte hepsi olur. Bu hem sizin iş becerinizle, şansla, ekonomiyle, değişime ayak uydurup uydurmama becerinizle, ticari dehanızın yokluğuyla filan açıklanabilir, acı ama anlaşılabilir. Yazarım ve diyelim ki hayalgücümü kaybettim. Hayatımı yazmak üzerine inşa ettiğim için bu da çok acı ama anlaşılabilir hatta beklenebilir bir şey öyle değil mi? Şu hayatta yeni bir aidiyet ve oluş gerçekleştirmek için uğraşırım yine de, kaybım için suçlayabileceğim tek şey şanstır, kaderdir, kendi çabasızlığımdır, hayattır. Ama kimliğin, mesleğin, hatta hayatın elinizden iktidar tarafından çekilip alınması. Bir gecede. Bunu kabul etmedim ve etmeyeceğim de. Meryem ve Ahmet de kabul etmediler. Bunun içinde, bunun öfkesi ve çelişkisiyle hayata yeniden başlamaya çalıştılar sadece. Bir kaç ay bir otelde çalışıp kaçak olarak yurtdışına çıkmak, orada bir çocuklarının olması, onu büyütmek... Meryem için bu çocuk hayalini her daim canlı tutmak istedim. Çünkü çocuk, bir sürme meselesidir. Filizlenme, hayatta yer kaplama, tutunma, aidiyet geliştirme meselesidir. Onlar için de çocuk hayali, aidiyetin metaforuydu benim için. Bir de şu var. Bütün KHK tartışmalarından uzakta, bütün akademisyenlerden özür dileyerek bir şey söylemek istiyorum. Bir dönem akademisyendim. Bir konuya, teoriye çok fazla eğilmenin, onun içinde kaybolmanın, bütünü kaçırmaya neden olabileceği ihtimalini gördüm, seyrettim hatta yaşadım. Rasyonel düşünmenin de hayat içinde bir problematik haline dönüşebileceği durumların içinde o kadar çok buldum ki kendimi. Buradan, bu çelişkinin içinden bakarak, anlamaya çalıştığım çok şey olmuştu şimdiye dek. Bu yüzden bu mesele de anlatıda bir yer buldu diye düşünüyorum. Ahmet yani eski adıyla Deniz’le hayat hakkında, toplum hakkında, yaşayış hakkında çok fazla şey konuşabilirsiniz. Size doyurucu bilgiler verecektir. Ama budanmış bir şimşirin hali hazırda budanmış olduğunu bile göremeyecek kadar, kendi rasyonel bilgisiyle doluydu Ahmet. Bilgi pek çok şeydir. Ama sezgi her şey. Kitap pek çok şeydir. Ama tabiat her şey. Onlar da bunu öğrenerek yeni bir oluş, yeni bir aidiyet gerçekleştirdiler. Bu benim için önemliydi. Ahmet ve Meryem artık hayatı yalnızca kitaplardan değil, topraktan da, tabiattan da okusun, anlasın ve yaşasınlar istiyordum. Ben onları bıraktığım yerde, artık yaşamayı bütünlüklü bir şekilde karşılamaya, her şeye rağmen şu aleme bir aidiyet geliştirmeye hazır hale geldiler diye düşünüyorum. Hayal Otel’i bitirmemin üzerinden bir yıl geçti ve hala bazen onları düşünürüm. Şimdi Yunanistan’dalar, oradan belki Kanada’ya geçecekler ve Meryem şu anda hamile. Ahmet yaşamayı, yaşamanın kendisinden çözmüş bir baba olacak. Artık ağaç budamayı biliyorlar, toprak karmayı öğrendiler, evet kendileri de iktidar tarafından budandılar. Ama yeniden başladılar. Sürdüler ve sürecekler. Çünkü aidiyet bir sürme becerisidir. Devam etme gücüdür. Her şeye rağmen, iktidara bile.
DA: İlerleyen sayfalarda, Çınar öykünüzde ,“Oysa şu karanlığın ve ölümcül gürültünün içinde zaten herkes başka biriydi. Leyla başka biri. Nilüfer başka biri. Doruk başka. Feryal bile başka.” cümleniz çıkıyor karşımıza ve aklıma şu soruyu getiriyor; aslında gerçek hayata, kendimize döndüğümüzde, maskelerimizi, kalkanlarımızı gömdüğümüzde, gerçekten de başka biri olmuyor muyuz?
BNE: Bu mümkün mü ki? Hayal Otel aslında maske ve rollerden kurtulmanın mümkün olmadığını anlatıyor. Ancak kendi içimizde çelişkisini yaşayabiliriz bunun, o da eğer oyun oynadığımızın farkındaysak. Kendimize karşı gerçekten dürüst olmayı başarabilirsek, bu beraberinde nasıl da oyun oynadığımızı bize gösterecektir. Ama acıdır bunu görmek. Buna kim gerçekten hazır ki? Hangimiz hazırız, hangimiz buna gerçekten dayanabiliriz? Şunu da kabul ediyorum aynı zamanda, roller hayatı kolaylaştırıcı bir pusuladır da. Kimi oynayacağımızı seçiyor ve onu oynuyoruz. Ne kadar kolaylaştırıcı, değil mi? Ve maalesef ancak bu kadarız. İnsan bu.
“Geçmiş, bugünümüze sandığımızdan daha ağır yükler biriktirir.”
DA: Ardıç öykünüzde yer alan “Acıların resimlerinin bile filmlerde belletilenlerin bir sonucu olduğunu... Acı çekmenin ve aşkın öğrenilmiş birtakım edimler... Birtakım edimler... Düşüncelerini toparlayamıyordu.” cümlesinde filmlerden öğrenilen hayatlara dem vuruyorsunuz, Hayal Otel oldukça sinematografik bir kitap, sinema eğitimi almış olmanız, dizi senaristliği yapmanız edebiyat ve sinemaya bakışınızı nasıl etkiledi ve Hayal Otel'in filme çekilebileceği fikri hiç aklınızdan geçti mi?
BNE: Yavaş’la başlayan yazarlık yolculuğum boyunca bu soruyla çok sık karşılaştım. Öykülerimin çok sinematografik oldukları hatta geçişli kurgularının da film kurgusuna benzer olduğu yönünde çok fazla şey duydum. Artık öyle olduğunu benim de kabul edip, buna inanmaktan başka çarem kalmadı sanıyorum. Reddetmek istediğimden söylemiyorum bunu. Aldığım sinema eğitimi hikâye anlatıcılığı konusunda bakış açımı etkilemiş olabilir, mesleğim öykülerim üzerinde dönüştürücü bir etkide bulunmuş olabilir. Kabul etmekten kastım benim bu yola çıkarken, burada yürürken bunun farkında olmadan dahası hiçbir öyküyü bu kaygıyla yazmamış olmam. Öykü yazmak da senaristliğimi etkilemiştir belki, bunu da bilemiyorum. Hayatımın gerçekten çok büyük bir bölümü aldığım eğitimin kazandırdığı film okurluğuyla, hikâyelerle hasbihal etmekle, senaryo yazmakla, senaryo eğitimi vermekle yani yalnızca hikaye kurgulamakla değil bu edimin kendisi üzerine düşünmekle de, tv. için çalışmakla da geçti. Dizi senaristliği meselesine gelirsek elbette yazarlıkla birbirilerine hem çok yakın hem de birbirilerinden bir o kadar uzaklar. Yazarlık benim için bir yavaşlıkken dizi senaristliği hız demek. Yazarlık içe kapanmakken senaristlik kollektif bir iş olması nedeniyle dışa dönük olmak demek. Yazarlık yalnızlık, senaristlik her daim başı kalabalık olmak demek... Zıtlıklarına dair çok fazla şey söyleyebilirim ama elbette temelde her ikisi de, kendine özgü anlam ve anlatım kodları, farklı dilleri olmasına rağmen neticede bir anlatı. Bu arada sadece sinema ve edebiyatta anlatı değil ki beni çeken. İnsanların müdahil olmadığım konuşmalarını dinlemeyi de severim, dedikodu dinlemekten çok hoşlanırım mesela. Fal dinlemeye bayılırım. Bütün bunların da bir anlatı olduğuna inanıyorum. Anlatıcı nerede heyecanı yüksek tuttu, neyin üzerinde durdu, başka birşey anlatır görünürken aslında ne söylüyordu, merakı nereye verdi, nasıl ve neyle bitirdi? Bu anlamda senaristlik ve yazarlığı birbirinden ayırmanın da zor olduğunu söyleyebilirim. Çünkü ben anlatmayı seviyorum. Birbirilerini etkilemiş olduklarını kabul etmekten başka yapacağım birşey de artık sanıyorum, bu yüzden yok.
Hayal Otel’in film olması meselesine gelirsek; hem isterim hem de istemem. Hayalimi perdede görmek beni tabii ki mutlu eder ve hayal ettiğim gibi görememek ki bu sinema edebiyat uyarlamaları tarihine bakarsak hep çok yüksek bir ihtimaldir, beni üzer. Çok çelişkili bir konu benim için. Buna cevap vermek gerçekten çok zor.
DA: Kitaba bir bütün olarak baktığımızda; Feryal ve İsmet'in ilişkisini, uzaklıklarını, beklentilerini, İsmet'in her şeye yeniden başlama telaşını nasıl tanımlıyorsunuz? Evlilikleri kurtulabilir miydi ya da neden kurtarmamayı tercih etti yazar?
BNE: Hayal Otel bütünüyle, geçmişteki hatalardan, suçlardan veya haksız suçlanmalardan kaçarak, yeni bir hayata varmak isteyen ama suçluluk duygusunun da peşlerini bir türlü bırakmadığı karakterlerle örülü bir anlatı. Suçluluk duygusu, ihanet, hayatı değiştirme eşiğinde olmanın zorlukları... Temel izlekler aslında bunlar. Feryal ve İsmet’in sahil kasabasından bir arsa alarak, otel inşa etmelerinin maddi kaynağı aslında iş ortaklarının ölümüne neden olduktan sonra, onun kendi hesaplarına aktardıkları birikimi. Bu hep yüzeyde kalan hatta kitabın sonuna kadar tam olarak ortaya çıkmayan bir durum. Kitap boyunca otelin hâlâ bir yapım süreci içinde olduğunu görüyoruz. Çünkü otel meydana çıktıkça ve içine konuklar geldikçe yani yaza yaklaşılıp, İsmet ve Feryal oraya yerleşmelerinin temel nedeniyle yaşamaya başladıkça Feryal’de otelle birlikte büyüyen bir suçluluk duygusu belirsin istiyordum. Hayal Otel nasıl oldu? Birinin ölümüne neden olarak. O otelin gitgide belirmesi de Feryal için vicdanının gitgide ağırlaşması, o sesi bir türlü susturamaması anlamı taşımalıydı. İsmet’se bunun hiç bir yükünü taşımıyor. Vicdanını ancak kasırgayla birlikte hatırladı, hatırlarsanız. O da korkudan. İşte Feryal buna dayanamıyordu. Bu yükü bir tek kendisinin taşımasına. Aralarındaki en büyük yarık buydu. İkisinin suç ortaklıkları, onların en temel ayrımı olsun istiyordum hep. Çünkü bir kere çıkmışsa susturulamayan sesin, vicdan ve suçluluk duygusunun o bet sesi olduğuna inanırım. Bu ses susmaz. İsmet’in bütün o otel sahibi babacan ve iyi adam oyununu izlemek, Feryal gibi kendine karşı dürüst olma çabası içinde olan bir kadın için bu yüzden dayanılmazdı. Halbuki her şey bitmişti. Kasırga atlatılmış, Hayal Otel’in tabelası bile yerine asılmıştı. Bir hayal gerçekleşmişti, değil mi? Ama bütün bunlar nasıl oldu? Birinin ölümünü seyrederek. Geçmiş, bugünümüze sandığımızdan daha ağır yükler biriktirir. Feryal’de de biriktirmişti. Bir de şu var Hayal Otel iktidar ve mülkiyete dair sorular soran bir kitap. Bir arsa alıp otel inşa ederek içinde patronculuk oynamakla, onların evlilik akitleri içinde birbirilerine yaptıkları suçlama, kaçış ve ihanet de aynı mülkiyet ve iktidar mekanizmasının çarpık işleyişine ve çelişkisine sahipti zaten. Ingeborg Bachmann’ın şu meşhur sözüyle söylersek, “faşizm kadın ve erkek arasındaki ilişkide başlar.” Ben de oradan başlatmak istedim. Oradan okuyorum hayatı, bütün ilişkileri. İktidar her yerde ve herkes arasında.
Bir de bir ressam var biliyorsunuz. Onunla kurduğu günübirlik ilişki de İsmet’le aralarına koyduğu bir başka yarıktı. Belki böylece ondan uzaklaşabileceğini sandı. İntikam alacağını sandı. Ama sonuçta artık ikisinin ortak oldukları bir suç ve ihanetten ziyade, kendisinin İsmet’e yaptığı bir ihanetti bu. Burada tek başınaydı ve artık Feryal için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bedeninin yalnız kendisine ait olmasıyla, artık sadakatsiz biri olmanın çelişkisini yaşıyordu. Bunu taşımaya dayanamadığı için de İsmet’i terketti. Hem kendi ihanetinden, hem de ikisinin suç ortaklıklarından kaçabilmek için. Suçluluk duygusunun ağırlığı gerçekten çok büyüktür, bundan kurtulabilmek için bazen evlilikleri bitirmeniz gerekir. O da bitirdi.






