Baba-lık
14 Şubat 2019 Öykü

Baba-lık


Twitter'da Paylaş
0

Kar, kış, kıyamet. Köyün toprak damlı kerpiç evleri, sadece mavi ahşap çerçevelerinin göründüğü bembeyaz kardan bir yorganın altında.

Babam bütün yaz boyunca süren inadını sonunda bırakıp, dedem ve dayılarımın da baskısıyla beni şehirdeki orta mektebe yazdırdı. Hatta ilk dönem bitti bile. Şubat tatili için eve geldim. Benden başka, köyden beş akranım daha aynı okula gidiyor. Oysa babam istiyordu ki köyde onun yanında kalayım, kendi yapmakla yükümlü olduğu bedensel işleri bana yaptırsın, beni köle gibi kullansın. Ama ben bu sapsarı tozun dumanın içinde kalmayacağım. Tarlada, çiftte ellerim nasır bağlayana kadar çalışmayacağım bundan böyle. Liseyi de okuyup bitirince önemli bir mevkide memur olacağım. Şehirde evlenip çocuklarımı orada büyüteceğim. Bundan üç dört sene evvel, görebildiğim en uzak noktadaki dağların olduğu yeri dünyanın bittiği yer sanırdım. Şimdi o düşünceme gülüyorum. Çünkü coğrafya, matematik, fen dersleri okuyor, her gün yepyeni bilgiler öğreniyorum. Bu yüzden de hafiften gurur duymuyor değilim kendimle. Zaten köydeki kızlar bile farklı bakıyor dışarı okumaya giden erkeklere.

Birinci dönemi sınıf birincisi olarak bitirmiş, karnemi büyük bir heyecanla getirmişim eve gelirken. Annem sarılıp ağlıyor mutluluktan ama babam gözünün ucuyla bakıp, kuru bir aferin diyor ilgisizce. Okuyup da ne olacaksın dercesine. İçimde bir şeyler kırılıp parçalanıyor ama önemsememeye çalışıyorum. Zaten tatil de bitti. Çok özlediğim okuluma döneceğim. Bu yüzden iki gündür kıpır kıpır bir sevinç var içimde. Ama bütün tatil boyunca yağan kar sevincimi gölgeliyor. Öyle çok yağdı ki, köyün kasabaya ulaşan tek yolunu tamamen kapattı. Günde iki kez kasabaya gidip gelen minibüs,  seferlerini iptal etmek zorunda kaldı.  Okula nasıl dönebileceğimi hiç bilmiyorum. Köyden kasabaya yürümeye kalksak, on kilometre yol nasıl yürünür bu karda kıyamette? Sen düşünme bunları evlat. Elbet bir hal çaresi buluruz. Hiç üzülme, deyiverir mi diye babamın gözüne bakıyorum ama nafile. İçim içimi yiyor. Yarın Pazar. En geç yarın gitmem lazım. Pazartesi okul açılıyor. O gün akşamüstüne dek babamın peşi sıra koşuyorum. Ne yüzüme bakıyor, ne de ağzını açıp bir kelime ediyor. Tabakasından çıkardığı sarma cigaraları arka arkaya yakıp içiyor. Bıyıkları, dişleri sapsarı olmuş tütünden. Geceleri öksürük krizlerine giriyor da hâlâ vazgeçmiyor içmekten. Tamam halledeceğim ben, deyiverse rahatlayacağım ama hiç oralı değil. Ne olacak şimdi? Nasıl olacak? Nasıl gideceğim? Korkudan, sormaya cesaret  edemiyorum. Bir ümit  mutfağa, annemin yanına gidiyorum. Ekmek yapıyor ocağın başında. Ocağın isi, dumanı dokunuyor annemin hasta ciğerlerine. Boğulurcasına öksürürken, kolunu kapatıyor ağzına.

“Ana,” diyorum en kırılgan sesimle.

Masmavi gözleriyle bakıyor yüzüme. Gözlerinin mavisi, ışıl ışıl içime akıyor sanki. Öyle güzel bakıyor.

“Ana ben nasıl gidecem okula? Yollar kapalı. Babam da hiçbir şey demiyo. Soramıyom da. Korkuyom tersleyecek diye.”

“Du bakalım, bir hal çaresi bulunur helbet oğlum,” diyor sıcacık sesiyle. Ama belli ki kendi de inanmıyor söylediğine gül yüzlü annem. Babamın kendinden başkasını düşündüğü nerede görülmüş?

Tam o sırada mutfağın kapısında beliriveren babam gürlüyor;

“Gidinin eşek sıpasına bak hele! Var bi düşündüğüm helbet. Sen bavulunu hazırla de get!” diyor, ben kanatlanıyorum. Öksürerek çıkıp gidiyor kahveye.

Boyumca bir tahta bavulum var. Evdeki tek bavul bu aslında. Demir kilitli. İçine üç beş parça giysimle kitaplarımı defterlerimi dolduruyorum. Sevinçten ölmek üzereyim. Babam bir yol bulmuş demek. Annem mutfaktan sesleniyor:

“Yün içliklerini aldın mı oğulcuğum?”

“Aldım anam, aldım. Gece yatakhanede soba sönünce nasıl da soğuk oluyo. Almam mı hiç?”

Bavul hazırlama işim çok kısa sürüyor. Mutfağa annemin yanına gidiyorum yine.

“Ana, Mahmutgiller evveli gün gittiler. Babası traktör tutmuş. Arkalarından baktım da o gün, kar bana mısın demedi giderlerken. Keşke babam izin vereydi de onlarla gideydim. O  kadar da ısrar ettiler hazır araba gidiyoken diye. Niye izin vermediyse? Neyse, babam da bir çare bulacak ellam.”

“ Helbet  bulur bir çare evlatcığım.”

O sevinçle gece rahat bir uyku çekiyorum. Kar daha da yağsa ne olacak? Babam “var bi düşündüğüm ” demedi mi ya? Sabah uyanır uyanmaz mutfağa koşuyorum. Annem yine orada, ocak başında. Hiç yatıp uyumamış gibi. Yer sofrasını hazırlamış, yufka ıslatıp haşlanmış yumurtalı, peynirli sıkma yapmış bana. Çay da demlemiş mis gibi. Bir yandan sofraya otururken anneme soruyorum :

“Babam kalkmadı mı ana?”

“Iıh,  uyuyo.”

“E gitmeyecez mi?”

“Gidecen helbet oğlum.”

İçim cız ediyor.

“Gidecem mi? Nasıl gidecem? Tek başıma mı?”

“Yok gozum, tek olur mu heç? Gazcıların Hikmetle. Baban tembihlemiş, bavulunu o taşıyacak. Biraz para da vermiş ona. Hayde oyalanma da ekmeğini ye.”

“Nasıl yani? Yürüyerek mi gidecez?”

Başımdan aşağı bir bakraç kaynar su dökülüyor. Babamın bir kere olsun bana babalık yapacağına nasıl da inandığıma kızıyorum kendime. Kapının önüne koşuyorum, kar tam diz kapaklarımın hizasına kadar yığılmış.

“Ama ana, ayaklarım, bacaklarım ıslancak, donacam. Nasıl yürüyecem ben o kadar yolu?”

“Babanın lastik çizmelerini giyiverisin gari. Sıcak tutmaz amma su da geçirmez. İçine de iki üç kat yün çorap giydiririm ben sana.” diyor tüm üzüntüsünü içine akıtarak. Anlıyorum üzüldüğünü. Göz pınarlarıma dolan yaşları tutmaya çalışarak, sıkmamdan bir lokma ısırıyorum. Ağzımın içi kupkuru. O yüzden de lokmayı bir türlü ağzımın içinde dolaştırıp çiğneyemiyor, yutamıyorum. Büyüyor da büyüyor. Çaydan alıyorum bir yudum. Gözyaşlarım içime akıyor.

Kahvaltıdan sonra Hikmet emmi geliyor. Emmi  dediysem, ufacık, çelimsiz bir adam. Nasıl taşıyacak ki o koca bavulu? Sıkıca giydiriyor annem beni ve gözyaşlarıyla uğurluyor. Ayağıma beş numara büyük lastik çizmelerle, kara bata çıka yürüyorum Hikmet emminin ardı sıra. Adam arada dönüp bakıyor, onunla birlikte yürüyor muyum diye kontrol ediyor beni. Sonunda dayanamıyor:

“İhsan, oğlum geç de önümden yürü bakem.  Gözümün önünde ol.” derken, sırtındaki bavulu şöyle bir hoplatarak iyice yerleştiriyor. Ah baba! Şu el adamının yarısı kadar olsun düşünseydin keşke beni. Ama ben asla senin gibi bir baba olmayacağım, asla!”  Öne geçip bata çıka yürümeye devam ediyorum. Ağzım yüzüm annemin ördüğü atkıyla sarılı. Başımda da berem var. Kat kat da giyinmişim ama elim ayağım donmuş durumda. Parmaklarımı oynatamıyorum. Bir türlü kıvrılmıyorlar. Ellerimin rengi de kırmızıdan mora doğru gitmeye başlıyor. Yola çıkalı dört saati geçmesine rağmen, “hala yarı yola bile gelemedik” diyor Hikmet emmi.

Kasabaya varışımız, havanın karamaya yüz tuttuğu zamana denk geliyor. Bütün vücudum hissiyatını kaybetmiş gibi. Şehre giden asfaltın kenarına geldiğimizde Hikmet emmi poflayarak  sırtındaki bavulu yere atıyor.

“Benim görev tamam evlat. Hayde sana hayırlı yolculuklar.”

Tepeden tırnağa ürperiyorum.

“E ben nasıl gidecem Hikmet emmi? Otobüs kaçta geçer bilmiyom ki. Zaten dondum. Nasıl bekleyecem yalnız başına burda?”

“Babanla anlaşmamız buraya kadardı evlat. Sen onu ana yola kadar çıkar, sonra o kendi gider dedi bana. Ben de köye anca dönerim zate. Hayde eyvallah, kal selametle.”

Babasının acımadığına, elin adamı da bu kadar acırdı elbet. Yolun kenarında, o soğukta, o yorgunluk ve üşümüşlükle, ne zaman geleceğini bilmediğim bir otobüsü beklemek üzere bir başıma kalakalıyorum. Bir saate yakın bekliyorum orada korkarak ve tir tir titreyerek. Soğuk iliklerime kadar işliyor. Ama ruhumun üşümesi hepsinden beter yakıyor canımı. Baba dediğim adam, beni  bu saatte, bu havada  böylece tek başıma ve korku içinde bıraktı ya, ömrüm boyunca affetmeyeceğim onu. Birden etrafımı çeviren dört kocaman köpeği fark ediyorum. Bir ağızdan havlıyorlar. Aklım çıkıyor. Ama belli etmemeye çalışıyorum. Galip dayımın, “korktuğunu belli ederlersen saldırırlar, dik duracan evlat!” diye tembihlediği geliyor aklıma. Dudaklarımı ısırıyorum bağırarak kaçmamak için. O sırada köpekler de dört iken yedi oluyorlar. Belli ki açlar. Havlarlarken ağızlarından salyalar akıyor. Kalbim durdu duracak. Etrafta bir Allah’ın kulu yok ki gelip yardım etsin. Birden bacaklarımın ısındığını hissediyorum. Ilık ılık bir şeyler bacaklarımdan süzülüp, babamın çizmelerinin içine doluyor. Gücüm tükenip yere yığılmama ramak kala bir kadın haykırışı ile çınlıyor gece :

“De gidinin itleri! Defolup gidin! Hoşt! Hoşt! El kadar çocuktan ne istersiniz arsızlar?” derken, kucağına doldurduğu taşları birer birer fırlatıyor köpeklere. Çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Kadın seyirtip geliyor yanıma.

“Vay guzum! Çok mu korktun sen? Amanın donmuşsun ya. “

Sarılıyor. Zangır zangır titriyorum.

“Kimsin bakem sen? Adın ne? Kimlerdensin? Ne ararsın bu saatte buralarda?”

Bir solukta anlatıyorum olan biteni, kim olduğumu, nereye  gittiğimi. İrebiş yengemi tanıyor. Daha bir sıkı sarılıyor bana.

“Gel güzel guzum, gel İhsan’ım bize gidelim. Üstünü başını değiş, sıcak bir çorba iç, ısın. Ondan sonra gidersin. Bak zaten şuracıkta bizim ev. Yolun üstü. Benim oğlan otobüs saatlerini de bilir hem. Hayde gel evladım.”

Öyle çaresiz ve üşümüşüm ki, hiç tanımadığım ama bana sıcacık bir güven veren bu kadınla beraber bavulumu sırtladığım gibi gidiyorum. Başka da çıkarım yok zaten. Eve varınca üzerimden çıkardığım çişli çamaşırlarımı, pantolonumu ve çoraplarımı bir çırpıda yıkayıp asıyor sobanın yanına Fatma teyze. Beni hiç utandırmadan, “Kardan iyice ıslanmışlar bak, çamur da olmuş. Bi yol yıkayıverdim. Kurur hemen merak etme. Soba gürül gürül yanıyor.” diyor. Bavulumdan çıkardığım kuru giysilerimi giyip, karnımı doyuruyorum. İliklerime kadar ısınıyorum. Yanaklarım al al oluyor. Babamı düşündükçe, içime çöreklenen dev gibi acı canımı çok acıtıyor.

“Hiç üzülme İhsan’ım, ben annene de haber salarım. Ana yüreği o merak eder seni şimdi. Sağ selamet bindirdik otobüsüne derim,” diyor başımı sevgiyle okşayarak.

Ne iyi kadınsın sen Fatma teyze diyorum içimden. O sırada benden yedi sekiz yaş büyük görünen oğlu Kemal geliyor yanımıza.

“Haydi bakalım İhsan, otobüsün saati yaklaştı. Birazdan burada olur. Sıkıca giyin. Kuruyan çamaşırlarını da bavuluna yerleştirdin değil mi?”

“Evet,” diyorum başım önümde.

O günün sabahı, okula sağ salim vardıktan iki buçuk yıl sonra okul birincisi olarak mezun oluyorum. Bu kez babama söylemiyorum bile.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR