Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ekim 2018

Edebiyat

"Norveç'in Yaşayan En Büyük Yazarı Aslında Dag Solstad'dır."

Oggito

Paylaş

6

0


“Meydan okuyacak ne vardı elimizde? Hayal edilebilecek bütün toplumların en iyi düşlenmiş olanında yaşadık, gelişimin sürekli yükselen ivmesine doğru her şeyin ilerlediği yerde."

Yakın zamanda bir Norveç gazetesiyle yaptığı söyleşide, “Karl Ove Knausgaard’ı okumaya çalıştım,” dedi Peter Handke. “Ama bu imkânsız… Kavgam’da boşluk eksik. Edebiyat biraz araya ihtiyaç duyar.”

“Dikkatli olmak isteyebilirsiniz. Ne de olsa yayıncınız,” diye hatırlattı söyleşiyi yapan gazeteci.

“Nazik olmalıyım, evet… yani karım onu seviyor, bunu yazabilirsiniz. Ama benim sevdiğim Dag Solstad. Mahcubiyet ve Haysiyet’teki şu sahne -ne harika bir başlık- öğretmenin şemsiyesini açmakla boğuşurken bir kız öğrenciye amcık ve domuz surat diye patlayarak bağırıp çağırdığı sahne, of, müthiştir. Solstad derinliğin yazarıdır… boşluğu kullanır.”

Handke’nin kıyasından Karl Ove Knausgaard muhtemelen rencide olmamıştır, diğer bir çok Norveçli yazar gibi o da Dag Solstad’a büyük saygı duyar. “Dili,” diye başlar Knausgaard Kavgam’da, “eski moda ama yeni bir zarafetle ışıldar, eşsiz bir parıltı saçar, taklit edilemez ve şevk dolu.”

Ülkenin çok övülen başka bir romancısı Per Petterson da şöyle diyor, “Sorgusuz sualsiz Dag Solstad Norveç’in en cesur, en zeki romancısıdır.” Lydia Davis Norveççeyi Solstad’ın en uzun ve zor kitaplarından birini orijinalinden okuyarak öğrendi. Haruki Murakami Japonca’ya çevirdiği Solstad’ı daha yeni yayınladı.     

Bir edebi provokatör ve ulusal ikon, deneysel bir yazar, ülkenin zirvedeki komedyenleriyle birlikte en sevilen figürlerden biri olan Dag Solstad’ın gecikmiş uluslararası patlaması kendi ülkesindeki pozisyonuyla tuhaf bir zıtlık içindedir. Sadece üç kitabı İngilizceye çevrildi (dördüncüsü yolda) ama Norveç’te Solstad en az 80lerin ortasından beri edebi liyakatin kusursuz örneği olarak görülmekte ve tarzı, düzyazının en üst standartlarını belirlemekte.

Uluslararası camiada yazarlar ve eleştirmenler eserlerinin deneysel, avangart taraflarına odaklanmakta ama İskandinavya’da daha kapsamlı bir algıya sahip, kendi yarattığı, gerçekçi bir biçimde yazdığı modern konulardan fazlasına.

2006 tarihli romanı Armand V. Norveç’in Afganistan savaşındaki rolüyle ilgiliydi ve başbakanın kitap hakkında kendi yorumunu yazmasına neden oldu. Romanın sonunda Norveç’in İngiltere büyükelçisi, erkekler salonunda düzenlenmiş gerçeküstü bir toplantıda Amerikalı meslektaşının kafasının domuz gibi bir şeye dönüşmüş olduğunu keşfediyordu ve başbakan yorumunda bu sona özellikle eğilmişti.

Elli Yıllık Yazma Süreci

Solstad hayatı boyunca dışlanmış gibi yazan yazarlardan biri. Kariyerinin büyük kısmını kamunun gözü önünde geçiren ve hem edebi deneylerle hem makalelerle, politikacılar, yayın dünyası ve medya kuruluşlarını sürekli eleştirmesiyle sık sık tartışmaları ateşleyen biri için hiç kolay değil.

İronisinde az ya da çok hak etmiş olsalar da kurbanlarına domuz burnu takmaktan fazlası var ama. Solstad’ın alameti farikası kıvrımlı uzun cümlelerinde birleşik bir hayal gücünün patlamaları aklın süzgecinden geçer, ironinin kendine özgü türleriyle düzyazı salgını yaratılır –Solstad böyle isimlendirmelerden tamamen kaçınsa da.

Norveç’te fanatik bir okuruyla konuşursanız Solstad’ın aynı romanın çeşitlemelerini tekrar ve tekrar yazdığını öğrenirsiniz. Başkasıyla konuşursanız her on yılda yazımının değiştiğini duyarsınız, daima zamanın ruhundan bir adım ileride. Gerçekçi biri olarak tanımlayabilirsiniz onu, fikirlerle dolu felsefi romanların yazarı, bir politik romancı, biçimsel yenilikçi –hepsi eşit derecede doğru. Solstad’ın otuz küsur kitabı 33 dile çevrildi, içlerinde roman ve öykülerden fazlası, iki oyun, ülkenin en büyük endüstriyel şirketlerinden birinin resmi tarihi ve futbolun Dünya Kupası hakkında beş kitap daha var. (Brezilya usulü jogo bonito’yu sevmez, tahripkâr defansif takımlara değer verir ve golsüz eşitlikle biten maçları tercih eder.)

Etkisi ve önemi dikkate alındığında en uygun Amerikalı kıyas olarak Philip Roth kabul edilebilir. Roth gibi Solstad da sesini 1965’te çıkan ilk kitabında buldu, Spirals. Ve Roth’ta olduğu gibi Solstad’ın kahramanları da temel bir kişilik türünün çeşitlemeleri olarak anlaşılabilir. (David Foster Wallace muhtemelen Roth ile birlikte onu da BEN -Büyük Eril Narsis- olarak etiketlerdi.) Başlangıçtaki psikolojik sahadan hiç uzaklaşmamış olsa da Solstad çoğu yazarın yaptığından daha çok biçimle oynamıştır. Yine de kendine has gelişimi yakın edebiyat tarihindeki sanatsal kaygıların büyük kısmıyla şaşırtıcı derecede uyum sağlıyor. On yıllara göre şu bilinen şemadaki gibi sıklıkla sunulabilir:

1960lar: Varoluşçuluk. Solstad’ın çıkış romanı özgürlük ve zorbalığı inceler, Polonyalı yazar Witold Gombrowicz’den esinlenmiştir.

1970ler: Politik yazarlık. 1968 öğrenci devrimlerinin akıbetinden sonra Solstad yazımını “devrimin hizmetine” sundu.

1980ler: Post modern deneyler, meta kurgu dokunuşuyla parıldayan romanlar.

1990lar: Minimalizm, Thomas Bernard tarzı insan sevmeme.

2000lerden günümüze: Şeklen deneysel anlatılar. Solstad bu kitapları büyük eserlerine dipnotlar olarak tanımlıyor.

Bir Kütüphane Vatandaşı

İki bağlam –biri edebi, biri politik– nasıl ve neden Solstad’ın bu şekilde yazdığını anlamamıza yardımcı olabilir. 1.) Büyük yazım geleneğinde yazar olmaya dair derin kavrayışı 2.) Politik yazar olmaya dair eşit derecede derin anlayışı, üstelik İskandinavya’nın politik tarihindeki en tuhaf kısımlardan birinde oynadığı rolle de pekiştirilmiştir.

Yazınsal köklerinin önceliği: Bütün romanları çağdaş Norveç’te geçse de Soldstad’ın Avrupalı felsefi roman geleneğine bağlı güçlü bir kimliği vardır, özellikle 20. Yüzyılın modern başyapıtlarıyla, çağdaş olanlara en yakın görülen Thomas Mann ve Marcel Proust gibi övgüye boğulmuş yazarlarla. (Benzer biçimde o da edebi liyakati kati ve fıtri olarak görür. Karakteristik bir özel yetenek. “Eğer bir eleştirmen romanlarımdan birini överse, güç gösterisi yapmıyordur. Basit bir gerçeği itiraf etmektedir.”

Mahcubiyet ve Haysiyet’te hikayedeki kahraman 1920lerdeki bir romanda olmayı hayal ediyor. Proust tarafından geri çevrildiğini zihninde resmediyor (kaşın biri ihtiyatla havaya kalkar) ve Celine, sonunda Thomas Mann’ın ellerinde biraz merhamet buluyor, Solstad’ın Mann’la özdeşleşmiş ironiye tam isabet göndermeye can attığı pasajdaki gibi:

“…anlatısının tamamını kendine acıma olmadan kâğıda dökebilirdi, mızmızlanmadan ve nadir bir ironiyle, günümüzde moda olmuş ironi türünden tamamen farklı olarak, Mann’a özgü ironi, gerçekliğe karşı bir savunma olarak kullanılmayan ama sağduyulu bir ima, her şey söylenip bittiğinde, nihayetinde gerçekleştiği gibi, bu yazgı da […] oldukça kayıtsız, oysa şüphesiz bu da bir kader, ne kadar çalışılmak zorunda kalınsa o kadar gerçekleşir kuşkusuz.”

Anlaşılmaz

Belki de romanlarından birini başlığı Solstad’ın hayattaki yerini en iyi ifade eder: Anlaşılmaz olanı açıklama çabaları (1984) 

Modern toplumun neredeyse Delillo-esk sorgusu Anlaşılmaz… romanında bir mimar gerçek dünyanın kendi mimari anlayışından doğan yaşayan düzenlemelerini gözlemlemek için varoşlara taşınır. Bunun tipik bir Amerikan varoşu olmadığını unutmayın ama, İskandinavya usulü toplulukçu halidir: brütalist inşa edilmiş apartmanlarda basit ve organize konutlar, genellikle bir alışveriş merkezinin yakınında konumlanmış. Düşlerinin kolektif ütopyası yerine gönüllü tecridi koyar mimar, insanlar en derin hasretlerine yanıtı bir zamanlar zihninde canlandırdığı yüksek binaların arasında, halka açık yerlerdeki yoldaşlıkta değil, daha çok hücre gibi dairelerinde saklanarak ve Amerikan filmleri izleyerek bulur:

“Video cihazı sayesinde Bjorn Johnsen varoluşunun temelindeki güçle iletişime geçebiliyordu ve bu diğer her şeyin doğasındaki zayıflığı apaçık ortaya çıkarıyordu: Uyumsuzluk […] Videolar sayesinde Bjorn Johnson yüzünü buruşturmadan aslında neyin göz önünde olduğunu gördü.”

Roman modern hayata mimarın gözünden “özünde anlaşılmaz” olarak bakıyor gibi görünse de bu aynı zamanda beyaz gürültünün meraklı, fal taşı gözlerle bir incelemesidir ve bir Clint Eastwood filminden Bjorn Johnsen’in çıkardığı derin anlamı açıklamayı da başarır. Mimarın kelimelerle ifade edilemeyen ürpertisi televizyon cihazından sızan mavi ışıktan çok -beraber film izlemekten mahrem bir günah çıkarma gibi kısa süreliğine etkilenmiştir- insanların vizyonunun küçültülmüş ve ucuz bir halini paylaştığı, çevrelerinin tahripkâr keyifsizliğinin dışına adım atmaya niyetleri yokmuş gibi göründükleri gerçeğinden türer. Onu korkutan, sunulmuş yalın somut gerçeklerin ötesine bakmak için insanların gözle görülür motivasyon eksikliğidir: “Bana öyle görünüyor ki burada yaşayan insanların gerçekten hoşuna gidiyor bu. Sırf bir kuşku olsa da düşüncesi bile beni korkuyla doldurmaya yetiyor.”

Entelektüel olmayan -hatta düşmanı olan- değerlere yaslanmış bir toplumda bir entelektüelin nasıl yaşayacağı Solstad’ın eserlerinde tekrarlayan bir temadır. Baş karakter böylesi yabancılaşma hissettiği toplumdan kaçmaya dair çektiği hasrete eş derecede bağlanma arzusu duyar. Belki Solstad’ın mimari entelektüel zümreye aittir. Ama (düşük seviyeli çalışanlara ait) varoşa taşındığı zaman orada yaşayanları şüpheyle değil derinden bir merakla, hatta komşusunun karısına ve onun evde sıkışmış kalmış bir anne olarak “satın almak, yemek ve daha fazla pislik yaratmak için pislik temizlemek” dışında bir şey yapmadan yaşamak hakkında atıp tutmasına aşık inceler.

Devrimin Çocukları

Solstad’ın yazımını şekillendiren ikinci önemli unsura geldik böylece. Bir kütüphane çocuğu olduğu kadar politik dünyanın da vatandaşı olan Solstad Norveç’in siyasi tarihindeki en ilginç kısımlardan birinde öncü figürdür, 60ların sonundaki radikal Amerikan soluyla bazı yönlerden kıyas kabul edilebilir (Demokratik Toplum için Öğrenciler hareketini aklınıza getirin) ama daha geniş kapsamlısı ve etkilisi, hem zamanının medyasında hem onun mirasında.

Paris 1968 öğrenci olaylarının sonrasında Norveç’te AKP (İşçilerin Komünist Partisi (Marksist – Leninci)) adında oldukça kendine özgü, tutucu bir komünist parti kuruldu. Temel amacı hükümeti devirmekti, gerekirse silahlı bir devrimle, Amerikan SDS’nin Weathermen hizbi tarafından gerçekleştirilmiş yerel terörist, şiddet eylemleri gibi olmadan. Solstad ve çağının birçok başka yazarı partinin tutkulu üyelerindendi.

Sonradan bakıldığında savaştan sonra başarıyla yeniden yapılandırılmış, Avrupa’nın en güçlü ve refah devletlerinden birine dönüşmüş bir ülkenin öncü entelektüellerinin çoğunun, Mao’nun Çini, Hoxha’nın Arnavutluk’u, Pol Pot’un Kamboçya’sı modelleri üzerine kurulmuş bir gelecek ütopyası sözüne karşılık demokratik yollarla seçilmiş liderlerine karşı toplulukları silahlı bir devrimde kendilerine katılmak için nasıl cesaretlendireceğini derinlemesine ölçmek zordur. Ama mesele de budur zaten, ulusun ve elbette Dag Solstad’ın kendisinin ilgisini çekmekten ve kafasını karıştırmaktan vazgeçmeyecek bir hakikat.

Maocu hareketin coşkusu ateşli bir cazibeyle ve biraz da kuşkuyla Solstad’ın 70lerdeki politik kitaplarında kaydedilmiştir. 80lerin başındaki çöküş de öyle ve bazıları bunları en başarılı, sürükleyici romanları olarak değerlendirir.

Refah içindeki bir devlet nasıl oldu da iyi eğitilmiş çocuklarını böylesi şiddetle karşısına aldı? Solstad okuru samimi yanıtı Norveç edebiyatında sürekli tekrarlanan bir temaya bağlanmış olarak bulabilir: Avrupa’nın bir zamanlar fakir dış kenar mahallesi nasıl oldu da dünyadaki en zengin, en güvenli ülke olma yarışı içinde zirve adaylarından birine dönüştü ve sosyal-demokrat piyangosunu açıkça bulmuş görünen halkın düşünce yapısını bu nasıl etkiledi sorusu.

Zalimlik ve uysallık

Solstad’ın katlanarak ünlenen kitaplarından biri, filme de çevrilmiştir, High School Teacher Pedersen’s Account of the Great Political Awakening that Has Swept Our Nation (1982) “Norveç Harikası” olarak neyi tanımladığını açıklamakta oldukça mesafe kat ediyor, dünya üzerinde yolunu bulmaya çalışan genç bir adam olarak Pedersen’in açmazının tarifi günümüzde klasikleşmiştir:

“Meydan okuyacak ne vardı elimizde? Hayal edilebilecek bütün toplumların en iyi düşlenmiş olanında yaşadık, gelişimin sürekli yükselen ivmesine doğru her şeyin ilerlediği yerde. Bu gelişmeyi yönetmek, toplumu idare etmek cezbedici değildi […] görev neydi o zaman, çok ya da az kendi kendine ilerleyen bir toplumu yönetmek, daha ve daha yüksek bir refah seviyesine çıkarmak ve her bir birey için daha ve daha fazla fırsat yaratmak mı? Norveç’in savaş sonrası toplumunun bilmeceli taraflarından biri bu, belli miktarda mucize gerektiren biri, refah devletinin çocukları, rüyalarının özü, 60larda eğitilmiş gençlik ve bundan hiçbir şekilde memnun kalmayanlar, içimizde ruhun belli bir hüznünü ortaya çıkardı. Böyle bir şey için alışık değildik.”

Paragraf seçkin bir Solstad’dır. Karakteristik yinelenmelerini gösterir, dışarı üçüncü göz anlatımdan -savaş sonrası tarihi bir kuşun bakış açısından görünür- tek bir cümleyle kişisel bakış açısına geçiş hareketlerini. “Ruhun hüznü” sözünün hafif uygunsuzluğu dilbilimsel biçimlerle oynadığı tipik oyunlarından biridir, günlük konuşma dilinden, itibarının tarihi hassasiyetinin altını çizen, neredeyse kılı kırk yaran bir tona, karışıma eklediği bir tutam yüksek stille.

Solstad günümüz Norveççenin modası geçmiş kelimelerini sıklıkla kullanır, İncil’e göndermelerle birlikte sık sık (“ruh”, “maneviyat”, “insaniyet”) modern adama kaybetmenin sınırı hakkında eskimiş ifadeler kullanarak bir yandan duygusallığa karşı aşılama yaparken dokunaklı etki oluşmasını sağlar. (Knausgard sıklıkla benzer retorik kullanır)

Hareket halindeki “zalimlik ve uysallığın garip karışımı” olarak romanın tanımladığı şey siyasi bir yaz kampı yolunda geçen sahnenin içinde hassasiyetle sıkıştırılmıştır. Toplantının gerçekleştirileceği adaya ulaşmanın zorluğuyla yüzleşince genç devrimciler tekne gibi dünyevi bir şey beklemek yerine akıllarına başka bir şey koyarlar, tipik Solstad tarzı gerçek üstü olana kayış, tek yapmaları gereken suyun üzerinde bisiklet sürmektir. “Su üzerinde pedal çevirmek” o zamandan beri Norveç’te kibirli idealizmin standart ifadesi olmuştur.

Devrimciler arasında Pedersen varoluşun daha yüksek bir seviyesine çıktığını hisseder. Seks yaptıklarında sadece seks yapmıyorlardır, bütün davranışların daha yüksek, hatta global bir önem kazandığı yerde olma biçimine dönüşürler –mizah unsuru olarak. Devrimci fikirlerine sıkı sıkıya bağlı, rüyalarının kadını Nina ile mahrem bir andan hoşlanmak üzereyken, dışarıda bir yerde, özellikle soğuk bir İskandinav gecesinde, erkeğine yardımcı olabilmek için devrimci cesaretin birkaç kelimesini fısıldar Nina, “Bu dünyada her şey mümkün, isyan ettiğinde…” Cinsel birleşmenin sonrasında Pedersen memnuniyetle iç çeker: “Mao buna bayılırdı.”

Mizah ortada ve kitap da oldukça eğlenceli, alışveriş listelerinin forumlarda “öz eleştiri” diye dikkatle incelendiği, üyelerinin kod adları ve gizli şifrelerle barışçıl Norveç kırsalında ortalıkta dolandığı bir politik hareketin saklı kalmış mizah potansiyelinden faydalanır. Pedersen partinin derinlere yayıldığını Nina aşklarını merkez komiteye ihbar ettiğinde keskince hisseder. Ama bu onu canlandırıcı bir varoluş coşkusu ve sembolik anlamlar, saklı mesajlar, ehemmiyetle dolu gizli devrimci günlük hayatın heyecanını duymaktan alıkoymaz bir yandan da.

dag solstad

Miyopluk ve Ütopya

Solstad’ın kitaplarındaki siyasi ütopya adeta açıklanamaz bir seviyede var olur. Ama kısmen aşırı düşünme nefsiyle büyülenmiş entelektüellere de bundan dolayı cazip gelir. 1970 tarihli Arild Asnes adlı kitabına adını vermiş kahramanı tarafından siyasi hareket çağrısı sahnelenmiş ve romanın kendisi tarafından altüst edilmiştir; tamamen teorik bir Çin ile tatmin olmuş genç bir devrimci görürüz, Oslo’da oturduğu koltuktan nasıl görünüyorsa. “Arild Asnes sıklıkla gözlerini kapar ve Çin hakkında düşünürdü. Çin bir görüntüydü ve onu gözleri kapalıyken en iyi görürdü.”

Görüleceği gibi, Solstad hem büyük ütopyalar hem de bireysel miyoplukla derdi olan romanlar yazar. Solstad’ın devrim masalları taraf tutmayı reddeder -ya da basit hicvin içinde şımartılmak. Lise öğretmeni Pedersen romanı siyasi hareketin zindeliğinin ve coşkusunun müşfik bir kucaklaşması olduğu kadar günahlarının da yasıdır. “10 yıl boyunca varoluşumun çizilmiş sınırlarını aşmaya çalıştım.” Pedersen son sözünde şöyle der: “Komünist parti fikri ihtiyatla düşünülmesi gereken bir şeydir, umarım okura oldukça açık göstermişimdir bunu. Ama yazdığım anlatıyla içten gelen coşkuyu ona ne kadar iletebildiğim konusunda daha az emin hissediyorum.”

Böylelikle, Solstad’ın 70lerde yazdığı kitapları dogmatik romanların basit sınıflandırmalarından kaçınır, baş karakterlerinin asla körü körüne inançlı olmadıkları gibi. Ve partiyi terk ettikten sonra yazdığı kitaplar yanılsamaların ortaya çıkardığı kadar hayal kırıklığının romanları değiller. Bu açıkça politik eserler belki de en iyi şekilde inanç denen şeyle yaşanan ve sona eren aşkın öyküsü olarak tarif edilebilir. Bir bakıma aşk hikayeleridir.

“Great No”

Solstad’ın kurgusunu inşa eden bütün çelişkileri ve ironileri takip etmek zor olabilir. Bir durum bazen oyun sever şahsi kişiliği tarafından kızıştırılır. “Çocukluğa inanmadığını” iddia eder -duruşunu “solstadizm” olarak şakayla niteler hatta- ama Freud’a yönelik bir giriş yazmaktan da mutludur. Şahsi günah çıkarmaların kamusal alanlarda gösterişle ortaya konmasından tiksindiğini beyan eder -Norveçce basılmış en kapsamlı söyleşi kitabına katkıda bulunmuştur.

Sonuçta ortaya çıkan kitap cildi, Yazılmamış Hatıralar (2013), Alf van der Hagen’ın yazdığı, resmi olmayan bir otobiyografi olarak da okunabilir. Henüz açılış sayfasında Solstad, yirmi yaşlarındaki insanlar için yazan biri olarak kendisini gördüğünü ifade eder: “En sevdiğim vizyon, bu belirleyici yıllarda insanlar üzerinde etki bırakan okurumun vizyonudur… hayatın dinleme, inceleme yaptığınız zamanları. Ve en berbat hassasiyetle baş etmeniz gereken zaman… Böyle yıllara yirmilerin başında sahipsinizdir… Perişanlıktan kaçma şansınızın olduğu zamandır bu.”

Lise öğretmeni Pedersen’de, genç ve cüretkarlar için yazan biri olarak Solstad’ın gösterdikleri açıktır. Sonraki kitaplarındaki yadsıma, beklentileri bozma ihtiyacı, büyümüş ve “perişanlıktan kaçma” fırsatını kaçırmışlar içindir, daha az şaşırtıcı ve içten içe daha netameli bir biçim alır.

dag solstad

Roman 11, Kitap 18 Solstad’ın flört ettiği başkaldırının en karanlık örneğidir. Ana karakter, Bjorn Hansen, bir vergi toplayıcısı, Litvanyalı sivil hizmetlilere yerel demokrasiyi öğretmek için Litvanya’ya gitmek için ülkeyi terk eder. Bir tekerlekli sandalyede döner; hayatının geri kalanını refah içinde yaşayacak bir yatalak olarak. Ama Bjorn Hansen bir sır saklar. Bir araba kazasında yaralanmamıştır aslında, Litvanyalı doktorlara yaratmaları için ödediği bir kurgudur bu. Tekerlekli sandalye varoluşçu bir projedir ve ismi de vardır: “Great No”. Rahatsız edici son kahramanımızı bir muhalif görünümünde bırakır, refah cennetinin yüreğinde bir inançsız olarak, okuru da görünen şeytani non serviam’ı nasıl yorumlayacağını belirsiz halde bırakır.

90larda İngiliz okurlarının ulaşabildiği kitapların penceresinden baktığımız takdirde, Solstad’ın romanları radikal büyük ret ve düzyazısının her yerinde rastlanabilecek, samimi coşku arasında gidip gelir. İnsanlardan kaçan birinin kuşkularından çok, eserlerinde, daha kapsamlı varoluşçu bir resim çizilir, ironi, şüphe ve sosyal rollerin açığa çıkartılmasının sunulduğu bir resim. Ama günlük yaşayış biçiminde bütün bunların güzel ya da hayati olduğuna dair bir olumsuzluğa da yönlendirmez. Solstad her zaman politik meselelere dair tutkulu hissetmek ya da âşık olmaya da küçük bir yer bırakır.

Pedersen ve Pedersen

Yazılmamış Hatıralar’da Solstad edebiyata duyduğu en derin borcu kabullenir, şöyle der, “Bir şey daha eklemek istiyorum, bazen oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bir şey. Bu da yazar olmamın dayandığı bütün temelin 16 yaşımda Knut Hamsun okumamdan geldiği gerçeğidir. Hamsun’dan sonra varlığımın yazar olmaktan başka bir amacı olmadı.”

Mahcubiyet ve Zalimlik Norveç’in en çok bilinen yazarı Henrik Ibsen ile nasıl ilgiliyse, Lise Öğretmeni Pedersen doğrudan Hamsun’la bağlantılıdır. Sadece ana karakterin isminin asıl adı Knut Pedersen olan Knut Hamsun’a saygı olarak seçilmiş olmasından dolayı değil, Pedersen ile Hamsun klasiği Açlık arasındaki bağlantı derinden ilerlediğinden de: baş kahramanın itibarını ve hayattaki gayesini içten içe yiyip bitirdiği hissinin ağır basması.

Hem kurgusal Pedersen hem de gerçek Hamsun/Pedersen ütopik totalitarizmde sığınacak yer aradılar. 1890’da klasik modern romanı Açlık’ı yazmış olan Hamsun savaş esnasında Norveç’in Naziler tarafından işgalini desteklemiş ve bu yüzden vatan haini olarak yargılanmıştı. Solstad’ın baş karakteri totaliter komünizm ile flört ettiğinde yazar daha radikal dürtüleri yazınına dahil etmiş oldu, yıkma ve kışkırtmaya dair radikal arzularıyla birlikte. 73 yaşında son deneysel romanı bazı eleştirmenler tarafından okunamaz olarak nitelendi, önceki kitaplarından daha fazla hakareti kışkırttı.

Yine de siyasi düşünce hayatında aldığı konum -gizliliğin hoş tarafları, arkadaşlığın cazibesi, radikal akımlara dair ritüel ve sembollerin derin anlamları- cihatçı Johnlar çağında totaliterliğin yükselişini anlamakla hiç olmadığı kadar ilişkili görünüyor. Büyük reddinin inatçılığı ve evet demenin coşkusunun önemi arasında, Solstad, bildiğini okuyan direniş karşısında -ve onla eş yoğunlukta iletişim kurmaya hasret birlikte- arasındaki dinamiği, birinin kendi “açık seçik yumuşaklık ve şekilsiz var oluş”undan daha büyük bir şeyi, nevi şahsına münhasır olduğu için evrensel cazibeye sahip bir yöntemle keşfe çıkıyor.

Başka kelimelerle ifade etmek gerekirse, Solstad’ın baş karakteriyle kendimizi özdeşleştiriyor ve ona empati duyuyoruz, sadece dışlanmış oldukları için değil, modern hayatımızdaki çatlaklar ve izleri ortaya çıkaran bir dünya görüşüyle bize sunulduğu için aynı zamanda. Okurun siyasi duruşu ne olursa olsun aynı etkiyi yapıyor. Solstad, Norveç’in kurgu dünyasının tartışılmaz merkezi olarak kalmaya devam ediyor ve Knausgard, Petterson gibi benzerleri için uyum sağlamanın değişmez noktası halen. Çünkü 50 yıl önce okurlarına verdiği sözü yenilemeye devam ediyor: keşfedilmemiş bir düşünce, romanda gidilmemiş yollar, henüz yazılmamış cümleleri sonsuza dek araştırmayı sürdürmek.

(Ane Farsethas, Lithub)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Vladimir Nabokov’dan Yazmak Üstüne 20 ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşe Begüm Çelik

5 Nisan 2025

Celladın Güzel Yüzü

Kendine bir in buldun. Gerçekten mi? Bu in, sana sığabilecek kadar küçük, dar bir yer mi? Sen ona sığabilecek kadar büyük, geniş misin? Hiç düşündün mü buraya nasıl geldiğini? Bir de utanmadan köpek var yanında. İt ve sen indesiniz. Sığıyor gibi davranıyorsun. Hakkındır.Kitaplarda..

Devamı..

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024