Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Temmuz 2026

Edebiyat

Misafir Evinde Ölmeyi Bekleyen, Çağdaşım Demiryolu Hikâyecileri

Hasan Orhan

Paylaş

0

0


Yazarı kendime duygusal ve sınıfsal olarak yakın hissettiğim için bir biçimde onu metin üzerinden kendime yabancılaştırmam gerekti.

Zelal Dicle Baz, Varlık Yayınları mahsulü Misafir Evinde Ölmek adlı öykü kitabı[i] üzerine Hande Emekçi’nin sorularını yanıtladığı söyleşideki[ii] şu iki ifadesiyle beni öykülerinin ardından bu kez öykücü olarak kendisi ve diğer yandan okur olaraksa kendim üzerine düşünmeye sevk etti, iç içe. Çünkü yazmanın iki büyük hayal kırıklığı, yani üretilen şeyin muhatabına dair duyulan buruklukla bizzat üretimin kendisine esir düşmek bu iki cümlede yan yana duruyordu:

"Yaşam çok hızlandı. Tam da öykülerimde bahsettiğim insanlar, yani hayatta bir güvencesi olmayan, oradan oraya savrulan çağdaşlarım, tanısalar en çok onların anlayacağını düşündüğüm hayatları okuyacak zamana veya imkana sahip değiller."

"Yazarlığın yazmakla ilgili olan kısmını gerçekleştirdikten sonra ortaya çıkan kitabı, 'sen yoluna ben yoluma' diyerek salıvermek daha cazip görünüyordu. Oysa kitapla ilgilenmek gerekiyormuş. Söyleşi yapmak, okuyucularla buluşmak, hatta arkadaşlarımın sorularına cevap vermek için sürekli kitaba dönüyorum. İş sadece yazmaktan ibaret değilmiş."

Zannediyorum benzer konumda olan her yazarın, şu veya bu şekilde yüzleşmeye yazgılı olduğu ve günün sonunda “kalp kırıcı” olarak değerlendireceği iki temel sorundu dile getirilen. Ne büyük talihsizliktir, diyelim ki göçmenler hakkında yazılanları yalnızca göçmenlerin okumadığını ya da trajedinin asıl öznesi her kimse onun bu metinlerle en az buluşabilen kişi olduğunu bilmek. Örnekler her yazarın yazarken zihninde kurduğu "arzu edilen okur kitlesine" göre çoğaltılabilir. 

Bu edebi arzunun ve sesini duyurma sızısının tarihimizdeki en ikonik dışa vurumunun Oğuz Atay’a ait olduğunu biliriz. Burada işittiğimiz de aynı duygu durumun bir başka yankısıdır. Yine de altını çizelim: Atay’ın öyküsünde soruyu soran, “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye peronlara haykıran, Demiryolu Hikâyecileri’nin kimsesiz anlatıcısıydı.

Öyküde gördüğümüz şey netti: İstasyon istasyon gezip hikâyelerini satarak geçimini sağlamaya çalışan bir yazar için okurunu aramak entelektüel bir lüksten ziyade hayatta kalma refleksiydi. Yani işinin en doğal, en çıplak yanıydı. İnsanları yazarken bir kuytuda kalabalıklaşıyormuş gibi hisseden öykücü, iş o insanlara okutmaya (dolayısıyla satmaya) gelince hem kendisi hem anlattığı kahramanlar yeryüzünün kimsesizlerine dönüşüyordu. İşte bu durum, gördüğüm kadarıyla Zelal Dicle Baz’ın yaşadığı hayal kırıklığının da duygusal kökünü açıklıyor. Günün sonunda masasından kalkmayan yazar imajı çoktandır devrildiğinden, bugün kendileri de birer "demiryolu hikâyecisine" dönüşen her çağdaş yazar, sırf yazdıkları gürültüye gitmesin diye peronlarda, meydanlarda ya da sosyal medya pazarında kendi okurunu canhıraş aramak zorundadır, eğer görünmez bir elin lütfundan uzak veya istisnai bir popülariteye sahip değilse.

Fakat bu arayışın içindeki, Baz’ın da söyleşide vurguladığı sınıfsal bariyerleri ne yapmalı? En önce kendisini aşan bu duvarların gerisinden okurunu gözetlemekten başka ne gelir elden? Edebiyatta işlenmiş en büyük hüsranlardan biri Mecnun’un yaktığı ağıtların tekini olsun Leyla’nın işitmemesidir. Fakat ben Leyla’sı olmasam da işitiyorum Mecnun’un, yani Baz’ın ağıtlarını. Biraz da böyle değil midir zaten? Yazan nasılsa hep başkalarıdır. Okuyan da öyle, başka başka.

Diğer yandan, kalemini kimin için yontuyorsan onun yazılanlara ayıracak tek bir günü bile olmaması kuşkusuz can sıkıcıdır. Yine de sormadan edemem: Hayat kavgasının tam ortasında, oradan oraya savrulan bu insanların, en iyi kendilerinin anlayacağı düşünülen öyküleri okuyacak koşullara sahip olmadığını bilirken, zaten yaşadıkları varsayımıyla bu şeyleri bir de kitaptan duymaya gerçekten ne ihtiyaçları olabilir? Varsa bile, bu ihtimalden çıksa çıksa sanata bulanmış bir katarsis çıkar. Fakat katarsisin kendisi de başlı başına şüpheli bir vaattir. İnsan, yaşadığı acının estetik bir biçime dönüştürülmüş hâliyle karşılaştığında belki teselli bulur, belki anlaşılmış olmanın ferahlığını yaşar. Ama belki de zaten bildiği bir gerçeği bu kez bir başkasının ağzından işitmiş olur, hepi topu.

Ne var ki mesele burada bitmez. İfade edilen kırgınlığın bilhassa birinci olanı, yani arzu edilen muhataba ulaşamama meselesini doğrudan öykü sanatı cephesinden derinleştirdiğimizde, karşımıza bir başka soru daha çıkar. Diyelim ki sınıfsal bariyerler aşıldı ve ideal okur nihayet metinle buluştu; peki yazarın belli bir niyet, arzu ya da sızıyla kaleme aldığı öyküleri, bu okur tam da ona mukadder kılınan saf biçimiyle mi deneyimleyecektir? Yoksa edebiyatın öngörülemeyen alımlama dili trajedinin asıl öznesine ulaştığında bile aksine bir yabancılaşma mı üretecektir? Daha da ötesi, en iyi kendisinin anlayacağı zannedilen güvencesiz çağdaşımızın öyküleştirilmiş kendi sefaletini yazarın masasından yüzüne çarptığı bir nesne gibi algılama ihtimali yok mudur?

Belki de bu yüzden, ironik bir biçimde o metinleri en mesafeli hatta en öfkeli yerden okuyacaktır. Bunu öncelikle kendi adıma soruyorum elbette. Ben aslında söz konusu olasılık payını göğsünde yumuşatmaya çalışan, yazarın işaret ettiği okurlardanım. Ama bakın, öykülerinden hiç söz etmezken durmuş burada neleri tartışıyorum.

O halde itiraf edeyim: Yazarı kendime duygusal ve sınıfsal olarak yakın hissettiğim için bir biçimde onu metin üzerinden kendime yabancılaştırmam gerekti. Yoksa yakın bulmakla kalırdım elbet ama anlayamazdım öykülerini, karakterlerini de öyle ve en sonunda kendisini. Nedeniyse açık: Güvencesiz hisseden, şartların yokuş aşağı itmesiyle epeydir savrularak yaşayan bir okur olsam da kendimi nesnel bir teraziye koyduğumda ortaya çıkan portrenin, Baz’ın öykülerindeki uçurum kenarında dolanan karakterlerinden yine de farklı bir yerde durduğunu görüyordum. Şöyle de ifade edebilirim: Eğer bu türden kimseleri yazacak olsaydım zihnimden hiçbir şekilde Baz’ın yazdıkları geçmezdi. Kaldı ki geçmemelidir de. Dolayısıyla öyküleri okurken de onların benim şu sıralar boğuştuğum sorunlarla uğraşan kimseler olduğunu hiç düşünmedim, karakterleri hep daha başka sorunların dolayımında görmemden ötürü.

Gördüğümse en önce, bir dağ pınarı kadar saf ve berrak bir niyetin, coğrafyanın sert, hırçın ve durdurulamaz akıntısıyla birleşmesiydi. Karşımda, yukarılardan aşağıyı, her yanı keskin bir gözle izleyen bir anlatıcı vardı: Zelal Dicle Baz. Öyküler ve kahramanları da haliyle en önce onun gördüğü insanlar, onun tanık olduğu sorunlardı.

Okur olarak bense kurucu anlatıcının gözünden aktarılanları kendi deneyimim, görgüm ve kavrayışıma göre konumlandırmaya çalışıyordum. Bulduklarımsa başkalıklardı. Demek istediğim, kurduğu dünyanın benimkiyle uzlaşmamasını bir eksiklik olarak düşünmedim. Onun bakışını hatalı da bulmadım. Aksine, tam da saydığım gerekçeden ötürü (ki bu bir anlamda yazarın tatlı yanılgısıdır) öykülerini güçlü ve güzel buldum. Çünkü yazarın hayal ettiği söz konusu birebir okurla karşılaşması sanıldığı gibi sorunları çözmeyebilir, hatta yeni uyuşmazlıkların başlangıcı olabilirdi. Kaldı ki okurla yazar niçin birbiriyle anlaşmak zorunda olsunlar? Burada zanaat tartışmıyoruz. Belki de tüm bu ifadeler bir yanlış anlama üzerine dile getiriliyor. Olsun.  Zira kimi okur, onun dünyaya baktığı yerin aynısından bakmadığını görürse yazarı sever, yanlışlıkla dahi olsa. Söz gelimi, bu kez okur tarafından gerçekleştirilen, tersine bir "yazarın ölümü"dür bu, öyküler tam da bu uyuşmazlıktan doğan yeni yorumlarla yaşamaya devam edebildiğinden, kasıt gerektirmeksizin.

Buna göre, yazarın yanılgısı diğer yandan edebiyatın asıl imkânına işaret etmektedir, bu yanıyla. Bir kimse, hele ki o bir öykücüyse, “güvencesiz” diye betimlediği dünyayı bende bulunan ya da benim zaten deneyimlediğim kalıplar ölçüsünde çizmiş olsaydı, o dünya benim gözümde salt bir tekrardan ibaret kalır, mevcut estetik gücüne asla ulaşamazdı. Baz’ın söyleşisinde açıkça dile getirmediği üçüncü büyük talihsizlik bu olmalı. Neyse ki kendisinin bunu bir yenilgi olarak yaşadığını zannetmiyorum, çevresindekilerin metni zihinlerinde bir biçimde konumlandırabilmesi için sürekli kitabına geri dönmek zorunda kaldığını belirtmesini dikkate alırsam. Ve eğer bu durum bir kusur sayılacaksa bile, sorumluluğu asla yazara yükleyemem.

“Peki niçin böyle?” diye son kez sorup bu kez öykülere yaslanarak fakat öykülerden tek tek hiç söz etmeden yanıt vereyim. İradenin daima izahın yanı sıra gerekçelendirmeye de gereksinim duyduğunu hissettirmesi bana kalırsa.

Şu var ki, Baz’ın kahramanları koşulların önlerine fırlattığı sefaleti pasif birer kurban gibi göğüslemezler. Aksine, yoğun bir irade göstererek kendi hikayelerinin kurucu öznesine dönüşmeye çabalarlar. İşte aramızdaki uyuşmazlık, benim okur olarak hizalandığım yerde patlak verir: Karakterlerin göstermeye çalıştığı irade onları özneleştirdiği için yaşadıkları aksiliklere rağmen (yaşamaya gayret gösterdiklerinden ötürü bir şekilde...) onları saf birer "anlatılan" konumuna yerleştiremem. Oysa bir okur olarak bende bıraktıkları his, sızısı içimde kalan mazlumca bir yandır. Fakat bir kahramanın hakkıyla mazlum sayılabilmesi için edilgenleşmesi, koşulların önünde araçsallaşması veya kendi trajedisinin aleladeleştirilmiş bir nesnesi olması gerekir ya da anlatıcısı olan yazarının elinde diyelim. Baz, karakterlerine bu edilgenliği büsbütün yakıştırmayıp onların iradesi olduğunu göstermeye çalıştıkça, okurun zihnindeki hazır şablonu sarsma ihtimali belirir. Böylece kahramanları, okurun bizzat kendi merhametiyle de çatıştığı, uyuşamadığı ve yine bu sayede gücünü katladığı etkileyici bir estetik alana uzanır.

O halde, toparlamak gerekirse, Baz’ın söyleşide bir "kırgınlık" ve "hayal kırıklığı" olarak dile getirdiği o iki temel mesele, aslında onun öykülerini gürültünün uzağına yerleştiren ve onlara ömür biçen asıl yakıt olarak düşünmek, benim nezdimde daha uygun düşmektedir. İlk kitapla, öykücülüğe dair sezilebildiği açıkça görülen güçlü bir kavrayıştır bu, devamı elbet gelecektir. Yazarın arzuladığı muhataba ulaşamaması ya da ulaştığında bile o ideal uyuşumu yakalayamaması aksiliği ise her şekilde edebiyatın zaten büyülü doğasından kaynaklanır. Diğer yandan benim sorunumsa tarif ettiği güvencesiz, savrulmaktan yakasını kurtaramadığı dünyadan seslenen bir okur olarak, onun baktığı yerin aynısından görmediğim için öykülerini sevdiğimi ifade etmek içindir tüm bunlar. Ve şu da var ki demiryolu hikâyecilerinin peronlardaki canhıraş çığlığı hiçbir zaman tam olarak yankısını bulamayacaktır belki de. Fakat edebiyat, işte o peronlarda birbirini umulduğu gibi duymayan, duyulmadığı için de birbirini anlamaya yazgılanmış gibi bir halde aramaya devam eden insanların sızısından akıp giderek yaşamaya devam edecektir.

[i] Zelal Dicle Baz, Misafir Evinde Ölmek, 2024, Varlık Yayınları

[ii] İlk Adımlar: Zelal Dicle Baz – Hande Emekçi, Edebiyathaber.com 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İstanbul, 1960'lar...Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Camille Tinnin

6 Ekim 2025

Spekülatif Kurgu: Romanın Eğlence Değe..

Spekülatif kurgu distopik ve ütopik kurgu da dahil olmak üzere bilim kurgu, fantastik kurgu, alternatif tarihsel kurgu, kıyamet ve kıyamet sonrası kurgu gibi pek çok türü içinde barındırıyor.Öğrenciler için sınıf, dünyayı olduğu gibi anlamaları içi..

Devamı..

Özge Doğar: "Kadınlar artık kendileri ..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024