İş dünyasının deneyimli ismi Cem Kozlu, ilk polisiye romanı Sandima Tableti'nde Anadolu'nun kadim uygarlıklarını, kültürel miras kaçakçılığını ve gazeteciliği sürükleyici bir macerada buluşturuyor. Kozlu'yla romanın çıkış noktasını, tarih tezlerini ve iyi bir polisiyeyi unutulmaz kılan unsurları konuştuk.
Cem Kozlu, yıllarca ekonomi ve iş dünyasında strateji üreten bir yönetici olarak tanındı. Bu kez okurun karşısına, Anadolu'nun binlerce yıllık hafızasını günümüzün karanlık suç ağlarıyla buluşturan bir polisiye romanla çıkıyor. Sandıma Tableti, yalnızca kayıp bir eserin peşinde koşan kahramanların hikâyesi değil; aynı zamanda tarihin nasıl yazıldığına, kültürel mirasın nasıl korunduğuna ve insanın vicdanıyla yaptığı hesaplaşmalara dair sorular soruyor. Kozlu ilk romanını, araştırma sürecini ve polisiyenin düşünmeye de davet eden tarafını anlattı.
Sizi Sandima Tableti'ni yazmaya götüren ilk kıvılcım neydi? Bir polisiye kurmak mı istediniz, yoksa anlatmak istediğiniz tarihî ve kültürel meseleler mi sizi bu hikâyeye taşıdı?

Cem Kozlu: İkisi kesişti. Önemli bilim insanları tarihin duymaya alıştığımız anlatısını sorguluyor ve revizyonist tezler öne sürüyor. Ben de Batı dünyasının kendi tanımladığı uygarlığının başlangıcının Anadolu’ya göç etmiş Grekler tarafından başlatıldı tezini, Anadolu’daki bir çok arkeolojik ören yerini gezip, Hititler, Sümerler, Asurlular, Babilliler ve Mısırlılar gibi kadim toplumların tarihini okuduktan sonra sorgulamaya başladım.
Bunları düşünürken içimden bir polisiye yazmak geçiyordu. Yazmaktan hoşlanan biri olarak zanaatımı bu yeni alanda denemek, sınamak istiyordum. Daha önce yazdıklarımın hepsi kurgu dışıydı. Bu iki güdü birleşince ortaya Sandima Tableti çıktı.
Romanın merkezinde arkeoloji, kültürel miras kaçakçılığı ve gazetecilik iç içe ilerliyor. Bu üç alanı bir araya getirirken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz? Gerçek olaylardan veya tanıklıklardan beslendiğiniz noktalar oldu mu?
CK: Pandemi sırasında Batı Anadolu’daki birçok İyon kentini yeniden ve ferah bir ortamda gezdim. Batılı tarihçiler uygarlıklarının tohumlarının bu bölgede, şimdiki Yunanistan anakarasından göç etmiş Grekler tarafından atıldığını savunur. Halbuki bu bölgede daha önce yaşamış Luviler, onların komşuları Hititler, onların komşuları Mezopotamya’daki Sümer, Asur, Babil gibi devletler ve onların da güneyindeki Mısırlılar, Greklere atfedilen birçok keşif, bilgi, bulgu ve yaklaşıma öncülük etmişlerdi. Buna dikkat çekmek istedim.
Anadolu arkeolojisi hakkında kendimi epey güncelledim ve birçok ören yerini ziyaret ettim. Tabii bunlar arasında belki en zihin açıcısı Karahantepeler ve Göbeklitepe idi.
Romanda gerçek olaylardan ve karakterlerden esinlenen birçok bölüm var. Yani bazı okuyucuların çözmek isteyeceği bulmacalar mevcut.
Başkahramanınız yalnızca bir gizemin peşine düşmüyor; aynı zamanda ahlaki kararlarla da yüzleşiyor. Sizce iyi bir polisiyeyi yalnızca "katili bulmak"tan ayıran şey nedir? Bir romanı asıl sürükleyici yapan gizem mi, karakterlerin vicdani çatışmaları mı?
CK: Kanaatimce iyi bir polisiyenin ağırlık merkezi, çelişkili duygular arasında bocalayan ve çok zor vicdani seçimler yapmak zorunda kalan karakterlerdir. Umarım kurgu, okuyucuyu romanın içine çeker ve ana karakterleri yakından tanımasını sağlar. Kitap bittikten bir süre sonra olay örgüsü unutulabilir ya da flu hâle gelebilir; ama bazı karakterler okurun zihninde yaşamaya devam eder.
Türkiye, binlerce yıllık uygarlıkların mirasına ev sahipliği yapıyor. Buna rağmen kültürel mirasın korunması ve kaçakçılığı konuları kamuoyunda yeterince konuşulmuyor. Romanınızla bu konuda nasıl bir farkındalık oluşturmayı amaçladınız?
CK: Ana amacım okura keyifli bir yolculuk yaptırmak. Bu yolculuk sırasında da bilgilendirmek ve romanının tarih tezi hakkında düşündürmek.
Luviler hakkında çok önemli çalışmalarda bulunan ve Patara Antik Kenti'ni ayağa kaldıran değerli hocamız Prof. Fahri Işık, kendi kitabına da adını veren "Uygarlık Anadolu'da Doğdu" tezini popülerleştirdiğimi ve bu konuda bir tartışmayı tetikleyebileceğimi söylediğinde çok mutlu olmuştum. Umarım bu gerçekleşir.
Uzun yıllar iş dünyasında üst düzey yöneticilik yaptınız. Stratejik düşünme, kriz yönetimi ve insan davranışlarını okuma gibi deneyimlerinizin polisiye kurgu yazarken size nasıl katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
CK: Yöneticiliğin bilimsel ve nesnel bir yönü var. Bu analiz yapmanızı, strateji kurmanızı, planlamanızı gerektiriyor. Bu pratikler romanın kurgusunu hazırlarken tabii ki bana yardımcı oldu. Ama yöneticiliğin belki daha da önemli bir tarafı insanları tanımak, motive edebilmek, heyecanlandırabilmek, sürükleyebilmek. Bu da bir romanın karakterlerini oluşturmakta yararlı bir deneyim. Dolayısıyla ikisinin bir araya gelmesi sanıyorum işimi kolaylaştırdı.

Polisiye okurları güçlü tempoyu sever; tarihî roman okurları ise atmosferi ve bilgiyi önemser. Siz bu iki beklenti arasında nasıl bir denge kurdunuz? Okurun romanı bitirdiğinde yanında hangi duyguyla veya hangi soruyla kalmasını istediniz?
CK: Atmosferden çok tempoya ağırlık verdiğimi söyleyebilirim. Okurlarımdan da “Bu iyi bir TV dizisi olabilir” geri bildirimini aldım. Romanın sonunda okurun, ana karakter Boksör ve arkadaşlarının bundan sonra başlarına ne gibi maceralar geleceğini merak etmesini arzu ederim.
Bu romanı yazdıktan sonra geriye dönüp baktığınızda sizi en çok şaşırtan şey ne oldu? Araştırmalar sırasında değiştirmek zorunda kaldığınız bir önyargınız ya da romanın yazım sürecinde sizi bambaşka bir yöne götüren bir keşif yaşadınız mı?
CK: Romana çok katı bir kurgu veya kesin bir planla başlamadım. Kafamda bir tarih tezi, ısındığım bir ana karakter ve bildiğim mekanlar vardı. Roman organik bir şekilde gelişti ve olmadık sürprizlerle karşılaşmadım.
Romanda en dikkat çekici karakterlerden biri bana göre Boksör'dü. Kısa boyu, iri yapısı ve kel kafasıyla klasik anlamda "karizmatik kahraman" kalıbına uymuyor. Buna karşılık bulldog gibi pes etmeyen, tuttuğunu koparan bir karakter. Özellikle yakışıklı, kusursuz ve fiziksel olarak etkileyici kahraman klişesini bilinçli olarak kırmak mı istediniz? Boksör'ü tasarlarken sizi en çok etkileyen fikir neydi?
CK: Boksör romanın kahramanı. Tamam ama Hollywood kahramanları gibi her şeyiyle mükemmel, güçlü, yakışıklı filan değil. Hepimiz gibi normal bir insan. Onu kahraman yapan kendisini tanıması, güçlü ve zayıf yanlarını bilmesi, aklını kullanması.
Ela da bir kahraman. Hoş bir genç kadın ama güzellik kraliçesi değil. O da bilgisi ve cesaretiyle öne çıkıyor. İkisi de vatansever insanlar.
Bir tesadüf sonucu karşılaşıyorlar. Editörüm bu tesadüflerden hiç hoşlanmadı. Ama hepimizin hayatında rastlantılar önemli rol oynamıyor mu? Mühim olan bunların zorlama ve hayatın olağan akışının dışında olmaması.
Boksörü tasarlarken onu rutin hayatının dışına ittim. Değişik yollar izleyebilirdi. Bir yola girdi ve o yolda fırsat ve tehditlerle karşılaştı. Özgün karakteri ve değerleri çerçevesinde seçimlerini yaptı. Şablon bir karakter değil. Umarım kurgu da çok standart bir kurgu değildir. Ama sonuçta ana tema iyi ile kötünün mücadelesi diyebilirsiniz. Gılgamış Destanı’ndan beri mitoloji, edebiyat ve hayat bu çizgide değil mi?







