Olimpiyat Oyunları’ndaki meşale 1936’da Pisagorcu estetiğin, Platoncu donuk kusursuzluğun, Apolloncu akılcılığın Nazilere akışını simgeliyordu.
Günümüzde Olimpiyat Oyunları’nın olmazsa olmaz Meşale Koşusu ritüelinin ilk kez 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda Naziler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Olimpiyat kazanının Alman bir sporcu tarafından yakılması, Nazi ideolojisinin Antik Yunan ile Cermen kültürü arasında kurmaya çalıştığı tarihsel bağı kusursuzca simgelediği için Nazi propagandacıları tarafından büyük bir beğeniyle karşılanmıştı. Pek tabii kökenleri oldukça eskiye dayanan oyunlar MÖ 776’da Olympia’da, Zeus onuruna düzenlenen dini bir ritüeldi. Yarışların sonunda galip gelen sporculara ödül olarak kutsal zeytin ağacının dalından bir taç veriliyordu. Bu mütevazı taç sporcunun arete’ye, yani mutlak mükemmelliğe ulaştığının ve üzerinde Zeus’un ilahi lütfunu taşıdığının kutsal bir nişanesiydi.
Mükemmellik ideali yüzyıllar sonra Nazilerin düşünsel dünyasında yeniden canlanarak ırkçı ideolojilerine sirayet etti. Şöyle ki, Naziler Antik Yunan medeniyetinin düşünsel dünyasından çokça etkilenmişlerdi. Kendilerini Yunan medeniyetini kuran Cermen kabilelerin devamı olarak görüyorlardı. Özellikle Antik Yunan’dan ilham aldıkları fikirler 5. yüzyılda Pisagor ve Platon ekseninde şekillenen mükemmellik idealizmiyle ilişkiliydi.
Bu ideallerin felsefi izdüşümlerini en net şekilde Pisagor ve Parmenides’ten etkilenmiş olan Platon’da görürüz. Parmenides’in duyusal dünyanın bir yanılsama olduğu fikri Platon’un idealar dünyasını kurgulamasında temel olmuştu. Pisagor ise evrendeki her şeyin temel ilkesinin sayılardan oluştuğunu ileri sürerken müzik ve heykelcilikte sayılar vasıtasıyla harmoninin sağlanabileceğini dile getirmiştir. Düzen ve ölçünün tanrısı Apollon’a büyük bir önem atfeden Pisagorculara göre sayıların birbiriyle olan hiyerarşik uyumu beraberinde güzellik ve mükemmelliği de getirir.
Platon bu iki düşünceyi sentezleyerek idealar dünyası ve mağara alegorisi yoluyla fiziki dünyanın eksik kopyalarla dolu olduğunu ifade eder ve karşıt kavramları hiyerarşik bir düzleme oturtur: Akıl duygudan, ruh ise bedenden üstündür. Çünkü akıl ve ruh saf bir tanrısallık lütfu taşır, bedense doğaya bağımlı ve ölümlüdür. Aynı mantıkla Platon erkek bedenini kadın bedeninden daha ideal görür, çünkü kadın bedeni doğanın bedeni üzerindeki etkilerine bağımlıyken, erkek bedeni değişmezliği ve gücü temsil eder. Platon’a göre kusursuz olan şey idealar dünyasındaki gibi formunu korumalı ve asla değişmemelidir.

1936 Berlin Olimpiyat Oyunları
Bu mükemmellik arayışı dönemin sanatında, bilhassa heykeltıraşlıkta somutlaştı. Yunan heykellerinin gerçeğe en yakın ve en mükemmel şekilde yontulabilmesi için sanatçılar salt gözlemlerine değil, anatomiye, ölçüye ve matematiksel hesaplamalara başvurdu. Örneğin Polikleitos Kanon eserinde insan bedeninin matematiksel oranlarla nasıl mükemmelleştirilebileceğini belirleyen kuralları saptadı. Bu kurallar beden parçaları arasındaki harmonik ilişkileri (symmetria) tanımlayarak gerçeküstü bir ideal yaratmayı hedefliyordu. Ünlü Doriforos heykeli bunun dışavurumudur.
Bu bağlamda Antik Yunan sanatında kusursuzluk arayışına en güzel cevabı Apollon verir. Platon’un ve Pisagorcu sanatçıların ulaşmak istediği her şeyi bünyesinde barındırır. Apollon’un doğumunu anlatan mit özet niteliğindedir: Apollon’un annesi Leto Zeus’tan hamile kalınca kıskanç tanrıça Hera Leto’nun doğum yapabileceği her yeri lanetler. Hiçbir kara parçası Leto’yu kabul etmez. Ancak denizde başıboş yüzen çorak Delos adası orada doğum yapabileceğini söyler. Apollon doğar doğmaz bu sönük ada altın rengi ışıkla dolar. Efsaneye göre Apollon doğduğunda ada durağan hale gelmiştir ve Apollon doğrudan dönemin kültür başkenti Atina’ya doğru yola koyulur. Attığı her adımda doğanın birbirine karışmış yabani otları sanki oradan bir peyzaj mühendisi geçmişçesine düzenli bir şekle bürünür. Apollon’un doğumu adanın hareketini durdurmuştur, çünkü artık ada akla uygun hale getirilmiştir. İşte Apollon bu yüzden aklın, kültürün, aydınlanmanın ve ölçünün tanrısıdır.
Yazının başında Olimpiyat Oyunları’nın Meşale Koşusu ritüelinin ilk kez Naziler tarafından uygulandığını söylemiştim. Bu meşale 1936’da Pisagorcu estetiğin, Platoncu donuk kusursuzluğun, Apolloncu akılcılığın Nazilere akışını simgeliyordu. Naziler bu değerleri sözde kendi “kutsal” amaçlarıyla özdeşleştirdi. Ari ırkın saflığını bozduğuna inandıkları Yahudileri, sakatları ve akıl hastalarını sistematik biçimde katlettiler. Uzun boylu, mavi gözlü ve belirgin çene hatlarına sahip Ari tipi ruhsal üstünlüğün dışavurumu olarak sunulurken, bu standarda uymayan her şey “yaşamaya değer olmayan” kategorisine itildi. Arno Breker, ki Hitler’in çok sevdiği bir heykeltıraştır, beş metre uzunluğunda kaslı erkek heykelleri yaptı. Çalışmaları Pisagor ve Polikleitos’un ölçü ve orantı kaidelerini çok iyi yansıtıyordu. Mimaride Albert Speer Antik Yunan’ın Parthenon gibi klasik yapılarından ilham alarak benzer yapılar tasarlamıştı. Sinemadaysa Leni Riefenstahl, 1936 Berlin Olimpiyatları’nı gösterdiği Olympia (1938) filminin ilk beş dakikasında Antik Yunan kalıntılarını ve kusursuz oranlı heykelleri göstermiştir.
Nazi rejimi bu fikirlerin kendi ideolojilerine uygun düşen yanlarını faşist uygulamalarını meşrulaştırmak için araç olarak kullandı. Açıkçası ben faşist bir yönetimin bu fikirlere yakınlık duymasında şaşılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum, zira bu fikirler istismara çok açık: Her mükemmellik takıntısı olan egemen ideoloji kendi öznel dünya görüşü üzerinden bir ideal belirleyerek kusursuzluğa giden yolda engel çıkaran her şeyi ortadan kaldırmayı veya yasaklamayı meşru görebilir. Gerçek şu ki Platonik aydınlanmacı düşünce farklılıkları yok eden, “saf ve mükemmel” olanı yaratmak adına her türlü vahşeti rasyonelleştiren bir yıkım makinesini doğurdu. Aydınlanmacı düşünceyle birlikte insanın doğaya ve kendine mutlak hâkim olma arzusu sınırları çizilmemiş bir akılcılıkla birleşerek dünyanın kanser hücresine dönüştü.
Başlıktaki desen: Vesna Pesic







