Remzi Kitabevi tarafından yeniden yayımlanan beş romanı vesilesiyle görüştüğümüz Tolga Gümüşay, yirmi yıllık yazarlık serüvenine dönüp bakıyor. İstanbul'u yaşayan bir roman kişisi, edebiyatı ise insanın hakikat arayışının en güçlü araçlarından biri olarak gören Gümüşay; değişen anlatısını, değişmeyen meselelerini ve okuru peşine takan büyük soruları anlatıyor.
Gelecek yıl yayıncılıkta 100. yaşını kutlayacak olan Remzi Kitabevi, çağdaş İstanbul edebiyatının dikkat çeken isimlerinden Tolga Gümüşay'ın beş romanını –Kaçak Roman, İstanbul Maviyken, Pembe Tuvalet, Anormal ve Hiç Kimsenin Kenti– yeniden okurlarıyla buluşturdu. Çağdaş bir İstanbul yazarı olarak tanınan Gümüşay, insanın varoluşuna ve yaşadığı kentin tüm zamanlarına karşı beslediği tutkuyu akıcı üslubuyla roman ve öykülerine yansıtan bir yazar. Bu vesileyle kendisiyle yirmi yıllık yazarlık serüvenini konuştuk.

Remzi Kitabevi beş romanınızı aynı anda yeniden yayımladı. Bir yazar olarak, farklı dönemlerde yazdığınız metinlerin bugün yeniden raflara çıkması sizde nasıl bir duygu uyandırıyor? O romanlara bugün baktığınızda ilk gördüğünüz şey ne oluyor?
Tolga Gümüşay: Romancılık benliğin ve yaşamın birbirinden bağımsız görünen parçalarını bir araya getirme, onlarla oluşturulan zeminde belli bir meselenin peşinden tutkuyla gitme işidir. Yazarlık serüveni de benzer şekilde parça parça inşa ediliyor. Her roman tek başına tamamlanmış özerk bir yapı olsa da, zaman içinde dönüp baktığınızda bir yazarın romanlarını birbirine bağlayan patikaların varlığını fark edersiniz.
Remzi Kitabevi'nin farklı dönemlerde yazdığım romanları aynı anda yeniden yayımlayarak beş kitaplık bir koleksiyon hâlinde okurla buluşturması, benim için yalnızca yeni baskılar anlamına gelmiyor. Yıllar içinde adım adım oluşan edebî dünyamı görünür kılıyor. Bu da bana gurur ve mutluluğun yanı sıra bütünlük duygusu yaşatıyor.
Bu beş roman yaklaşık yirmi yıllık bir yazarlık serüvenini temsil ediyor. Sizce Tolga Gümüşay'ın değişmeyen meselesi nedir? Buna karşılık yıllar içinde en çok değişen tarafınız ne oldu?
TG: Değişmeyen meselem, insanın kendi hakikatini arayışı oldu. İnsan, kendisi olabilmeyi başarabilir mi? Hayattaki yerini, yönünü nasıl bulur? Koşullar değiştiğinde nasıl birine dönüşür? Ne zaman iç ve dış dünyayla kendini uyum içinde hissedebilir? Yalnızlık, kimlik, özgürlük, aşk, hayal, kent hafızası bu gibi soruların peşinden giderken üzerine derinlemesine düşündüğüm ve romanlarımda sıkça işlediğim konu ve kavramlar oldu.
Yıllar içinde kahramanlarım da dönüştü. İlk romanlarımda kendi yazgılarını bulma serüveni daha baskınken, sonraları kendinden kurtularak özgürleşme cesareti öne çıkmaya başladı.
İçten, sade, yer yer şiirsel, yer yer felsefi dili korumakla birlikte anlatımımın da zaman içinde evrildiğini düşünüyorum. Daha odaklı, iç sesi güçlü bir anlatıdan; algı sınırlarını bilinçli olarak silikleştiren, okuru metnin anlamını birlikte kurmaya davet eden bir eksene doğru kaydı. Bugün ritim, sözcük seçimi ve cümlelerin müziği konusunda eskisine göre daha hassas, hatta takıntılıyım. Nasıl anlattığıma, ne anlattığım kadar değer veriyorum. Çünkü edebiyatın büyüsünün yalnızca hikâyeden değil, o hikâyenin dile getiriliş biçiminden kaynaklandığına inanıyorum.

“İstanbul devasa bir bilinçaltıdır”
Romanlarınızın ortak kahramanlarından biri de İstanbul. Ancak sizin İstanbul'unuz turistik ya da nostaljik bir şehir değil; yaşayan, dönüşen ve hafızası olan bir karakter gibi. İstanbul'u bir mekândan çok bir roman kişisi olarak kurmanızı sağlayan şey nedir?
TG: İstanbul'u hiçbir zaman yalnızca bir mekân, bir dekor olarak görmedim. Başlı başına bir atmosferdir İstanbul. Devasa bir bilinçaltıdır. Aynalar, ışıklar ve olasılıklarla doludur. Devirleri, kültürleri, sayısız insanı ve onların türlü hikâyelerini Boğaziçi'nde, Haliç'inde, surlarında, hanlarında, tapınaklarında, meyhanelerinde, hamamlarında eritmiş; buharını her nefesinde ahalisinin yüzüne üflemiştir. Eğer biraz duyarlıysanız bu soluğu ruhunuzda hisseder, size her an hayatın sırlarını fısıldayacak, aradığınıza kavuşturabilecekmiş gibi gelen o efsunun müptelası olursunuz. Bu yüzden İstanbul benim romanlarımda yalnızca olayların geçtiği bir şehir değildir. Hem en katmanlı kahramandır hem de diğer kahramanlarımı sessizce dönüştüren esrarlı güçtür.
Remzi Kitabevi'nin bu eserleri yeniden yayımlama kararı sizce bugünün okuruna ne söylüyor? Aradan geçen yıllara rağmen bu romanların hâlâ güncel kalmasını sağlayan özellikleri neler?
TG: Roman, insanın ölümsüzlük arayışının meyvesidir. İyi bir roman gündemi değil insanı, insandaki değişmeyen özü yakalamaya çalışır. Siyaset, ekonomi, teknoloji, kentler, yaşam tarzları, belli ölçülerde dünyayı algılama biçimlerimiz zamanla değişir. Ama temel duygularımız, hakikat arayışımız, özgürleşme arzumuz pek değişmez. Eğer bir metin bu temel duyguları samimiyetle, derinlemesine irdeler, bütünüyle açığa çıkaramasa da sezdirmeyi başarabilirse okurunun ruhuna da dokunabilir ve yazıldığı dönemin sınırlarını aşar.
Remzi Kitabevi gibi köklü ve saygın bir yayınevinin beş romanımı eş zamanlı basması, onları iyi roman sınıfına koyduğunu ve arkasında durduğunu gösteriyor. Elbette ki nihai takdir okurundur; ancak sanırım bu kitaplar, yazıldıkları dönemin tanıklığını taşımakla birlikte bugünün okuruna da kendi iç dünyasına doğru bir yolculuk çağrısı sunuyor.
Beş roman arasında sizin için yeniden keşfedilmeyi en çok hak ettiğini düşündüğünüz eser hangisi? Bugün okurların özellikle o kitaba neden bir şans vermesini istersiniz?
TG: Tek bir roman söylemekte zorlanırım; çünkü her birinin yeniden keşfedilmeyi hak eden farklı birer hikâyesi var.
Anormal, güneyde sıradan görünen bir yaz tatili üzerinden insanın özüne doğru bir yolculuğu anlatıyor. Aslında neyin normal, neyin anormal olduğunu sorgulayan; saflık, aşk, ölüm, gençlik, mutluluk gibi kavram ve deneyimler üzerinden okuru yaşamın anlamına dair düşünmeye ortak eden bir kitap. Dili ve meselesiyle daha fazla keşfedilmeyi hak ettiğini düşünüyorum.
İstanbul Maviyken, kar yağışının hiç dinmediği bir gecede, tarihi bir Tarlabaşı apartmanında yaşananları anlatıyor. 20. yüzyıl İstanbul'unun renkli yaşantılarından düşsel kesitler sunan bu kitabın yayımlandığı hafta, ne yazık ki karantina başladı. Pandemi nedeniyle kitapçılar kapandı. Buna rağmen birkaç ay içinde ikinci baskısını yapan bu romanın, çok daha geniş bir okur kitlesinde karşılık bulabileceğine inanıyorum.
Hiç Kimsenin Kenti ise Galata'nın farklı zamanlarını, insanlarını ve hikâyelerini düşsel bir keşif serüveni içinde anlatıyor. İz TV'de yayımlanan belgeselin ardından okur sayısını kısa sürede dörde katladı. Bugün hâlâ bazı eleştirmenler tarafından Galata'nın ruhunu en iyi yansıtan romanlardan biri olarak gösterilmesi benim için çok kıymetli. Dilerim bu yeni baskısıyla birlikte yelkenlerini yeniden doldurur.
Aslında en büyük dileğim, okurların bu romanlardan yalnızca birini değil, beşini birlikte bir yolculuğun durakları olarak okumaları. Çünkü her biri farklı hikâyeler anlatsa da aynı hakikat arayışının farklı yüzlerini temsil ediyor.

Daha anlamlı bir hayat mümkün mü?
Son romanınız Kaçak Roman, yazma eylemini doğrudan romanın konusu hâline getirirken; Hiç Kimsenin Kenti, İstanbul Maviyken, Anormal ve Pembe Tuvalet bambaşka kapılar açıyor. Geriye dönüp baktığınızda bu beş kitap arasında görünmeyen ama hepsini birbirine bağlayan ortak bir damar olduğunu düşünüyor musunuz?
TG: Geriye dönüp baktığımda romanlarımın ortak damarının şu sorular etrafında dolaştığını görüyorum: Daha mutlu, daha tutkulu, daha özgür, daha anlamlı bir hayat mümkün mü? İnsan, kendisini yaşam nehriyle mutlak uyum içinde hissedebileceği o anlara gerçekten ulaşabilir mi?
Bugün sizi ilk kez okuyacak birine yalnızca bir cümle söyleme hakkınız olsa, Tolga Gümüşay romanlarını neden okumalı derdiniz? Ve sizce okur, bu beş kitabın sonunda kendisiyle ilgili hangi soruyu sormaya başlayacak?
TG: Birinin beni okumaya başlaması için göstereceğim neden şu olurdu: “Çünkü romanlarım, gündelik hayatın içinde saklı kalan büyüyü, İstanbul'un hafızasını ve insanın anlam arayışını aynı hikâyede; akıcı ve müzikli bir dille buluşturuyor.”
Okurun kitaplarıma konu olmuş tarihi bir İstanbul semtinin ıssız sokaklarında yürürken ya da ona ait bir fotoğrafın karşısına geçip şöyle sorular sormasını isterim: “Neden kendimi bazı yerlerde, bazı durumlarda, ölü ya da diri bazı insanların arasındayken daha yoğun, daha canlı hissediyorum? Hayatın hakkını verebiliyor muyum? Daha fazlasını keşfetmek için ne yapabilirim? Başka hayatlara karışabilmem mümkün mü? Bunu kimliğime sahip çıkarak mı, yoksa ondan kurtularak mı yapmalıyım? Benim de kendimi herkesle, her şeyle uyum içinde hissettiğim anlar var mı? Hayatın anları bunları çoğaltmak olabilir mi? Bu şehir bana rehberlik edebilir mi? Tolga Gümüşay, romanlarını benimle aynı soruları sorarak yazmış olabilir mi?"







