Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Haziran 2022

Öykü

Bahçe Yoklaması

Nihat Altun

Paylaş

4

0


Kışın apaçık mızıkçılığa soyunduğuna tanık oluyoruz. Birkaç yıldır bizlere unutturduğu, saklı tuttuğu, yarım bıraktığı ne kadar cilvesi, öfkesi, telaşı varsa bu sene ağız tadıyla üstüne döktü şehrin karaltısına.
Doğanın değişmez alfabesini ve eskiyi hafızasında tutmak yerine çağın gereği diyerek mevsimleri bile sanal yaşamayı adet edinen şehirliler, zoru görünce hep bir ağızdan, "Kış bu yıl öfkeli, eski kışlar geri geldi," demeye başladı. Hiç görmemişler gibi şaşkınlıkla karşılıyorlar olan biteni.
Halbuki azıcık coğrafya bilgisi olanlar için mevsimin kar topağı, rüzgâr süpürgesiyle, yazdığı "gereğini yerine getiriyorum, saygılarımla arz ederim" arzuhali gayet anlaşılırdır. Şaşılacak, bir söz konusu değil. Doğa erilliğini, dişiliğini gösterecektir ki bütün alem tazelensin. Mevsimler organik tavırlarını inceltmeden, bozmadan sergilemeli. Zaten uzun yıllardır, âdemoğlunun doğaya verdiği tahribat, düzeltilmesi zor bir kişilik bozukluğu yaratmıştır doğada.
Corona moronaya maruz kalınca serzeniş de bulunmayı hak sayıyor kendine. Yok öyle beleşçilik ve zeytinyağı numaraları... Varsın bulut yağdırsın, yığdırsın kar topaklarını göğün rengine, yerin çeperine. Ve yeniden göversin kökü üzerinde bin bir nebat. Bu haklı gerekçelerini anlıyorum, doğanın kudretli enerjisini de. Fakat iki de bir baharın taze gülüşüne, pusarık soluğunu çalan kış beni de delirtecek sonunda. Aylak aylak hareketler insanda kızgınlık yaratıyor ve usanç getiriyor insana. Erigen bakışlarını yılın tezgâhından çekip tedavülden kaldırsa hepimiz bahtiyar olacağız.
Yakında, bin bir zahmetle toprağını bel küreğiyle aktaracağım bahçenin salon büyüklüğündeki kısmına sebze ekmeyi düşünüyorum. Evvelki sene çok azını ekim alanı olarak kullandığımız bu yerin gövdesini birkaç tarh büyütmektir niyetim. Sonra dip dibe ektiğim sebzeler dallanıp budaklanınca aralarında büyük anlaşmazlık çıkıyor. Domatesler salatalıklara, biberler fasulyelere, patatesler soğanlara kızıyor. Ne bileyim, değişik eristik özelliklere sahip nebatları tarh tarh bölmek en makulüdür.
Hem büyüme hususunda meseleleri olmuyor hem de sakin, huzurlu bir yaşama kavuşuyorlar böylelikle.
Uzun zamandır ata tohumu topluyorum tanıdıklarımdan. Doğayı, toprağı bilen bir insanla üç beş kelam etsem hemen sözü tohumlara getiriyorum. Bitki fidesi satan dükkânlardan aldığım aşılı ama ne idüğü belirsiz nebatlara içim ısınmıyor bir türlü. Genetik yapılarıyla çok oynanan bu fideler, büyüyüp serpildiğinde biçim ve kişilik bozukluğu yaşıyorlar resmen.
Bahçe düzenleme, ekim dikim yapmanın altın kurallarıyla ilgili bildiklerim var elbet. Ancak bu yıl fitoloji hususunda epey yol kat edip çağ atladım sayılır bu yıl. Hem videolar hem de belgesel kanalları vasıtasıyla her gün yeni bir bilgi öğrenmek iştahımı kabartıyor. Bir aksilik olmazsa tarım politikamı tamamen değiştireceğim üç güne kalmaz.
Bahçemi görenler, "Oy ne kadar düzenli, emek verilmiş bir bahçe” desinler. İnsanın gözünü gönlünü açmaz mı düzenli bahçelerde oturup börtü böceğin koro halindeki seslerini dinlemek, doğanın o muhteşem melodisine kulak kabartmak...
Bizim paspal müstahdem bile bahçeme türlü türlü laflar sıralamıştı." Yok efendim, böyle bahçemi olurmuş. Toprak, topak topak kalmışmış. Bir metrelik fasulye sırığımı olurmuş, onda üç dört metrelik sırıklar ganiymiş, isteseymişim..." Söylediklerinde haklı taraflar var, ana o kadar olumsuzluk beni bırakın, bahçeyi de yaralar. Onun ağzına da laf vermek istemiyorum artık. Kafaları uyuşmayan sebzelerin tarhlarını uzak tutacağım birbirinden. Beklenen gün gelince kafamdakileri uygulama safhasına geçirmek için kazmayı, küreği aldım elime. Kışın bol, bereketli yağışını alan toprağı aktarmak ve kazmak üç yarım günümü göz açıp kapayıncaya dek yutuverdi. Evvelki yılın alanını büyütmekle yetinmeyip aşırı kar yağışından ötürü gövdesinden kırılan Amasya elmasının dibine ikiye iki ölçülerinde fasulyelik ve nohutluk alanı ekledim. Toprağın büyüsü, diyorum ben buna. Perisi, falcısı ,artık her neyse , el verdiği kişiyi kendine bağlıyor, âşık ediyor, çekiyor tatlı tatlı.

            Vasıtanın kapısını açıp kapatırken vücutta biriken elektrik çakıntısı birçoğumuza usanç vermiştir. Ben böyle anlarda direkt en yakınımdaki saksıya koşarım. Küçük bir güle, beyaz bir zambağa yahut bir tutam fesleğene mesken olan, yaşam veren saksıdaki toprak olağanüstü iş görüyor. İşte, toprağın zarafeti, iyileştirici teni, büyüsü… Onu sevmemek ve ona kıymet vermemek ahmaklık değil de nedir?

            Havaların yüzü ısındığına dair göstergelerini iyice açık edince ev halkıyla birlikte eş dosttan tedarik ettiğimiz tohumları ve çocuklarımın balkondaki saksılarda filizlendirdikleri fideleri toprakla buluşturmak için bahçenin yolunu tuttuk.

Küçücük tarhlara böldüğümüz ekim alanını göz zevkine uygun hale getirip tohumları ve fideleri adeta ayin yapar gibi büyük bir şevkle toprakla buluşturduk. Tohumlar ve fideler için can suyunu kurbağa ailesinin yaşadığı küçük göletten kovayla çekip avuç avuç döktük üstlerine ektiklerimizin. Artık, umutla, heyecanla kabuklarını çatlatacak karıklardaki tohumlar için bekleme zamanı.

            Fideler, zaten kendi başlarının çaresine bakacak seviyedeler. Annem iki haftalık bir mühlet verdi hepsine. "Toprağın altından usul usul boy verip başlarını dışarıya çıkarmayı uzatmazlar elam." dedi, avucundaki kahverengi toprağı göstererek "Oğlum, bu toprağın içindeki mineraller fazla. Azıcık yumuşak kara toprakla karıştırman lazım. O zaman taş eksen bile yeşerir. " Annem haklı, ekim alanının siyah toprak bölümünü kazarken fark etmişliğim öteden beri. Torfa benzer bir yapısı var; kapkara, yumuşacık. Kahverengi toprak biraz daha yapış yapış duruyor. Fırsat buldukça bu toprağı kürek kürek karıştıracağım. Evvelki yıldan biliyorum. Bahçem şekilsiz şakülsüzdü fakat verimine diyecek yoktu. Neredeyse her hafta bahçeyi sulamaya gittiğimde bir iki poşet taze sebze toplayıp getirirdim oradan. Bu toprak nebata da hayat verir, taşa da. Güzün son demlerinde bile karıklarda patates yumruları ararken solmuş yaprakları arasında turşuluk fasulyeler toplamıştık.

Yani demem odur ki toprağa olan güvenim, semanın kurşuni genişliğine, bozkırın göz alabildiğince uzayan griliğine, çocukluğumun gepgeniş ovalarının değirmi yüzünde yükselen buğuya denktir. Evvelce sonsuz bildiğim ne varsa o kadar işte. Cömertlik toprak anadan, hekimlik onun rengârenk saçlı sakinlerinden öğrenilmelidir. İddia etmiyorum. İşte toprak işte kürek… Buyuran denesin.

            Bir atımlık bilgiden daha çoktur bendeki. Çünkü ben; bozkır göklü, kavruk yazlı, kara kışlı bir çocukluk geçirdim. Varsa, yoksa toprağın eline bakardı çevremdeki tüm insanlar. Babam toprağın huzur hakkını düşünmeden üst üste tarlaların bol yağmuru görünce nasıl bire on beş, bire yirmi verdiğini hiç unutmam. Hele ki ekim işinin içinde nadas da varsa hasat zamanında harman yerinde buğday tepecikleri oluşurdu. Ayıklanmış buğday tanelerini teneke teneke sayardık. Hiç abartısız bu işin günlerce sürdüğünü hatırlarım. Toprak ana kudreti ölçüsünde yarenlik yapar âdemoğluna. Ya biz ne yaparız? Börtü böceğin, cümle mahlûkatın göz hakkı olan bir mısır koçanını, bir ölçek buğdayı, arpayı çok görürüz onlara. Hâlbuki toprak herkes, rızıklansın diye bütün maharetini gösterir.
Yıllar yılı DDT denilen kırmızı ağıyı tarım ilacı diyerek kullanmadık mı?
Babam evvel baharda toprak delinir delinmez yer altındaki ambar kuyusunun toprak, çalı çırpı, saman ve naylonla örtük ağzını açardı. Ta büyük dedelerden silsile halinde bize gelen ata tohumunu çıkarır geniş çadırların üzerine döker, onlarca teneke tohumluk buğdayı kırmızı toza bulardı. Bu iğrenç kokulu tozdan bizleri uzak tutmaya özen gösterir. "Hasta eder sizi, bu ilaç tehlikeli" derdi. Meğerse bu toz, ağının ağababasıymış. Toprakta yaşayan binlerce canlının kökünü kurutmakla kalmayıp toprağın bütün genetiğini bozuyormuş. Sonraları el altında satılmaya başlanan bu tozdan vazgeçti babam. Diğer çiftçiler de sırasıyla bıraktılar bu tozu. Yasak olduğu için belki de mecbur kaldılar. Âdemoğlu, hiç kuşkusuz, yeryüzünün kötülük zebellasıdır. İyiliği, kötülüğünün ağır topuzu yanında bir çatapat bile değildir. Sadece bu ağı meselesinde netice gözler önündedir. Lamı cimi yok bütün deneyimler aynı oku gösteriyor.
Toprakla münasebetim çocukluğum kadar eskidir. Bir kere bile üzmemiştir kimseleri, diyorum. Beni mıknatıs gibi çekmesi eli bolluğundan ve hekimliğindendir.
 

            Güneş sarı saçlarını cömertçe sermişti derme çatma evlerin solgun, kırışık yüzüne. Gün, bulutsuzluğun ince ayarında işlediği topunu kavlince çeviriyordu. Uzun bir vakit tuzlu yaşlarını göndermeyecek bulutlar. Duyargalarım ve romatizmalı eklemlerin öyle diyordu. Gene de belli olmaz, karışılmaz işine yerin ve göğün sahibinin. Toprak, suyunu bir yere kadar çekip harcasa hiç de fena olmaz. Gör bak neler olacak. Bahçe çiçekleri, orman gülleri, güvercin aşiyanı, serçe cırnağı, sinek vızıltısı...
            Bana da gün doğmuştu. Bahçe yoklamasına çıkmam için bütün tabiat anlaşmış gibiydi. Bayırın dibinde park ettiğim vasıtanın bagajından içinde sapı dikiş tutmaz nacak, burnu kıvrık testere, iki dişli çapa olan saplı çuvalı alıp, tabana kuvvet diyerek yürümeye başladığım yolu hiç yorulmadan on dakikada sobeledim. Artık mineralinden mi toprağın, yoksa bahçenin üst köşesinde çıkan kuyu suyundan mı bilinmez. Otlar, fındık ağaçlarının dizlerine varmıştı çoktan. İncir ağacının bedenine sarılarak yaşama tutunmaya, meyve vermeye çalışan kokulu asma için üç empreyenli direk ve çelik tellerle yaptığım geleneksel çardak görünmez olmak üzereydi. Bahçeyi bu halde görünce kızıyorum kendime gene. Teknolojik araç gereçlere mesafeli yaklaşma huyum yok mu?
Hep bundan ötürü benzinli bir ot biçme makinesi almadım. Küçük bir tırpanla halledebilirmişim. Daha bir yıl önce makul fiyatlara alınabilen bu aletler artık ateş pahası... Çarşı pazar yanıyor, etiketler günlük değişiyor. Bu makineyi almak da şimdilik hayal gibi…
Kimse önünü göremiyor, yarının ne olacağı meçhul. Küçük insanların ev ekonomisi tepeteklak…
Gerçekler yalama edile edile yuva tutmamaya başladı. Ne yapsak nafile… Bahçeme laf söyleye paspal ancak insan iyisi müstahdeme koşacağım. Onda bu teknolojik alet var diye biliyorum. İki litre benzin makineye, iki paket cıgara da ona. Herhalde beni kırmaz. Müsait bir zamanda bu arsız sarmaşıkların ve deve boylu otların canına okur.
Bakalım el mi yaman bey mi yaman. Bahçe, nicedir kendisini basan otların altında küçücük kalmış. Yüzü gözü açılır en azından. Bahçe berberini de buldum sayılır.

             Şu yoklamayı bir an evvel alıp ufak tefek işleri yoluna koyayım da gideyim düşüncesiyle başladım listenin başından. Adımlarımı ölçülü atıyorum. Elimdeki fındık dalı yol gösterici… Napolyon kirazı ağacı çiçekleri meyveye kaçmış, yol kenarındaki erik de öyle
Çürümüş yerinden kesince sonraki sene dal verip meyveye duran diğer erik ağacının o dalı yok artık. Kesmeye kıyamadığım ayva ağacı son kardan beri yan yatmış bekliyor. Üzüldüm. Amasya elmasının gövdesi aşırı kar yüküne dayanamayıp üsten kırılmıştı. Fakat alt dallarda bembeyaz çiçekler görülüyor. Sevindim.
İncirler sessiz sedasız büyüyor, yenidünyanın çocukları fındık büyüklüğünde.
Yabani ceviz ve yirmi fındık ocağının yaklaşık yüz dalı mahmur...
Bodur elma ağacı nazlı bir gelin gibi saçlarına taktığı yüzlerce çiçekle "buradayım" diyor.
Kuyudaki kurbağaların sesi, dalların diğerlerindeki aşiyanlardan yükselen bebek kuşların tiz avazı, ve ince tınısı huzurun bahçenin her kaburgasında çın çın...
Dolaşa dolaşa geliyorum ekim alanı sakinlerine. Fasulye, nohut fideleri dört parmak daha boy vermiş, saksıdan aşırdığım üç dal sardunyanın kokusu sinmiş rüzgâra. Salatalıklar, acı biberler, kızartmalık kabaklar “devamsız "sayılır şimdilik. Patatesler yumuşak toprağı sevmiş, artık fide hepsi. Bütün yoklama bu kadarcık. Biraz dinlenmeyi hak ettiğimi düşünüyorum.
Kamp sandalyemi patateslerin kıyısına kurup mavinin muhteşem duruluğuna dikerek bakışlarımı seyre dalıyorum. Gök sessizlik dokuyor saçlarının yürüyen saçaklarında. Kara taş yüklemek için mendireğin sıra bekleyen yük gemilerden uzun, geniş güvertesi olanın da hummalı bir çalışma sürüyor olmalı ki çöp adamlar gibi görünen insanlar sağa, sola gidip geliyor. Limanın geniş garajında karşı kıyıdaki ülkelere gidecek tır filosu duruyor. Günaşırı inip çay içtiğim sahil bandında restorasyon çalışmaları sürüyor hala. Kaç aydır bitiremediler, Duydum ki eskiye dair bir tek kömür yükleme iskelesi bırakmışlar. Nostalji olsun diye mi başka bir hesapları mı var kim bilir? Düşünmeden edemiyorum şehrin hafıza kıyımını. Kökünden tırpanlanıyor şehir, Acaba neden uzuvları bir bir kesiliyor bu şehrin.
Kafam hepten karışmasın diye toprağa dokundum. Vaktizamanında sınırdaki çit kazıkları için ağız dalaşı yaptığım yaşlı teyzenin sesi civarda bir yerde. İyice kulak kabarttım. Evet, kendi döngüsünde çığıran ses, onun sesi. Karışık, uysal, eski, kederli ve zararsız… Herhalde bu bir yaşlılık alameti değil, yalnızlık buhranı.
Hal hatır sormak için yanına uğrayayım diyerek yerimden doğrulup diz boyundaki otları yara yara o tarafa doğru seğirttim. Bir iki şiddetli ısırık aldım ısırganlardan. Ne zirzop ve sırnaşık bu nebat, deyip kızdım parmağımı kaşıyarak. Beşere bulaşmasa bütün büyüsünü kaybedecek sanki. Her zamanki gibi çift ağızlı kırmızı saplı tahrası elindeydi. Dikenlerle meşgul ilkin beni fark etmedi. Ekim alanı açmak için uğraştığı belli. Bel küreği toprağın bağrında dikelmiş duruyor, uzun ağızlı çapa yerde yatıyor upuzun.
"Kolay gelsin Behice teyze! dedim yüksek sesle.
Yavaşça çevirdi başını. Sesimi hemen tanıyor "Sağ ol oğlum, sen misin hoş , sefa geldin" dedi ve dikenleri kesme işini yarım bıraktı. Alnını örten oyalı yazmayı düğümlemiş, sıkıca bağlamış. Çökmüş avurtlarında yuvasına kaçmış gözleri ince bir gülümseme doğdu.
"Nasılsın teyze, halin vaktin yerinde mi?”
"Elhamdülillah oğlum", elini iki yana açarak, "işte böyleyim, buna da şükür."
"İyi gördüm seni Behice teyze."
"Eh işte oğlum, yalnız başına yaşayan bir insanım. Bahçe işleriyle uğraşmasam vakit hiç geçmez. Ama gücüm kuvvetim yetmiyor artık.”
"Senin yaşındakiler eşikten adımını atamıyorlar" diyerek moral vermeye çalıştım teyzeye.
Eliyle geniş bir daire çizdi. "Şu evlerin olduğu bütün yerler bizimdi. Rahmetli babamla birlikte bu bahçeye bakardık. Meyve ağaçlarından çelik alıp aşılardık genç olanları, kuruları keser, saçaklıları budardık." Avucunun içini gösterdi. "Kala kala şu kadar kaldı bahçe. Bu alana bile bakamıyorum. Çocuklar evlenip gittiler. Kardeşlerin her biri ayrı memlekette yaşıyorlar. Eskiden hiç böyle kalır mıydı? "
"Can sağlığı olsun teyze. Dünya aynı yerde duruyor mu ki insan aynı yerde kalsın" diyerek lafı teyzenin yaptığı odun yığınına getirdim. "Epey odun yapmışsın, iki kış götürür seni."
"Ne yapayım oğlum, kömür alamıyorum. Bahçelerden çıkan odunu yakıyorum kış boyunca. Bu yıl odunum kıtı kıtına yetti. Zar zor attı beni bahara. Kar çok yağdı oğlum çok...”

“En son on sekiz yıl bu kadar kar yağmıştı. İyi hatırlıyorum."
"Benim bahçemde gövdesinden kırılan Amasya elmasını kestirmeyi unutma. Sadece diğer kolunu bırak. Dal vermiş, yaşamaya kar vermiş gibi."
"Tamam oğlum, çok üzüldüm o ağaca. Babam dikmişti, sonbaharda sebil gibi kırmızı küçük elmalar olurdu altında. Demek kırılacağı varmış."
"Artık diğer koluna umut bağlayacağız teyze. Kırılanın alt tarafında da çürüme var, bir an önce kesersek. Diğer kol da rahatlar birazcık."
İki parsel ötedeki tepeye yapılmış kırmızı boyalı iki katlı evi gösterdi. "Kız kardeşimin oğlu olur kendisi. Adı Coşar, ara sıra hırtapozluğa vurur kendini. Ona söyledim, ağırdan alıyor o da."
Başparmak ile yanındaki birbirine sürterek, "Benzini yokmuş motorunun. Hep numara. Para bekliyor benden" dedi.
"Bir litre benzin al sen de teyze. Emeklilik maaşından verirsin."
"Maaşım bana kalsa" deyip duraksadı. “Ortanca kız, çocuklarla ortada kalınca ona verdim kartımı. Ben tek boğazım." Derisi büzüşüp kemiğine yapışmış tel gibi parmaklarıyla ikiyi gösterdi ve, “Doksana iki kaldı yaşım. Bana bu bahçe yetiyor. Kıt kanaat geçinmeye çalışıyorum. Evlat, oğlum evlat hiçbir şeye benzemiyor. Onlar açken ben nasıl tok olurum" son cümlesi ağlamaklı dökülüyor dilinden.
Laf lafı açıyor derken yaşlı teyze, hayat hikâyesini anlatınca sohbetimizin rengi de uzuyor. Üzülmesin diye lafını bölmeden can kulağıyla dinliyorum. Zaman geçiyorsa da geçsin. Ne yapayım yoklama fişi tamamdır zaten.
"Allah'ın takdirini beklerken buralarda oyalanıyorum" diyor tekrardan eskiye gidiyor.
"Ah oğlum ah! Lafı Coşar' dan alıp rahmetli kocasına getiriyor." Herkesi kendim gibi saydım. İnsan, tuhaf bir varlıktır. Boyunca bulursun huyunca bulamazsın. Babam çok mal bıraktı bizlere fakat ömrühayatım çalışmakla geçti gene de. Bahçeleri geleni boş verdim. Çocuklar mektebe giderken elcağızlarımla dantel ördüm, patik ördüm, kumaş diktim üç kuruş biriktirmek için."
"Rahmetli amcamız çalışmıyor muydu?” diye sordum.
"Sadece kendini düşünen biri çalışsa ne yazar oğlum" diye cevap verdi iç geçirerek. "İyiydi ama çok içiyordu." Sustu, bir an çok uzak bir hatırayı yeniden yaşar gibi gözlerini boşluğa dikiverdi.
Sözünün arasına girmedim. Konuşurken bazen ara verdiği oluyor. Hafıza meselesi değil sanırım. Bir tür kararsızlıktan doğan bir suskunluk…
"Nihayetinde" dedi, "yerinde duramayıp meyhanede birinin çenesini kırmıştı. Savcının telkinlerini dinlemeseydim kodesi boylayacaktı. Savcı, hem işinden olur hem de içerde yatar. En iyisi karşı tarafla anlaşma yoluna gidin, deyince bütün altınlarımı satıp olayı örtbas ettirdim.
"İyi yapmışsın teyze, bazen belayı keseden def etmek lazım. "
"O zaman ben de böyle düşünüyordum. Ama şimdi kendime soruyorum. Neden yaptım, kendi sonunu, çocuklarını düşünmeyen için fedakârlık yapılır mıydı? Oğlum, iş işten geçti. Altınlarımı satmakla büyük hata etmişim. Çok pişmanım. Hem de Şu tepelerin yaşı kadar..." dedi boylu boyunca uzanan ağaçlı sırtları göstererek.

O günkü sohbetimiz bu sözlerle son buldu. Doğrusu, teyzenin yarasını deştim diye biraz da üzünç duydum. Eskinin kapısı hiç açılır mı yaşlı insana? Hatıraların ne kadarı dert ne kadarı sevinçtir kim bilebilir.
Bahçeye gittiğim sıralar, yaşlı teyzeyle muhakkak karşılaşırım. Yakınımda bir yerdeyse hoşbeş etmek için yanına uğrarım. Ayaküstü laflarız havadan sudan. Ancak o hep eskinin toprağını sürmeyi yeğler. Doğaya, toprağa âşık bir insandır. Yaşımı başımı aldım diye evde pineklemiyor. Aynı zamanda insan sarrafıdır. Onunla samimiyetimiz öyle hasbelkader gelişmemişti. Sınır anlaşmazlığı toplumuzun en ağır yaralarında biridir. Başkasının bir taşına konunca zafer kazanmış edasıyla hareket ederiz. Bizimkisi tamamen bilmezlikten kaynaklanan küçük bir sürtüşmeydi. Sonradan gene teyzenin dürüstlüğüne güvenerek sınırı belirledik. Benim iyi bir insan olduğumu yüzüme söyler daima. İyi miyim, değil miyim bilinmez tabi ki. Kimseye eyvallahı olmayan bu yaşlı teyzenin sağduyusuna çok önem veririm. İnsan, güzel yürekli kişilerle karşılaşınca birçok feyz alır.
Ömrünü bu uğultulu tepelerdeki bahçelere, hatırı sayılır derecede büyük, adayan yaşlı teyze, çocukları ve kardeşleri buralardan göçünce yalnız kalmış. Hiç yüksünmeden var gücüyle çalışıyor. Bahçeler bakımsız kalmasın diye çift ağızlı tahrasıyla sarmaşık, diken ve ısırganları bir bir kesiyor. Ondan öğreneceğim çok şey var daha.

Ölümün kıyısında olduğunun farkında, ancak yaşama sevinci ve umudu halen dipdiri... Yüz çizgilerindeki ince hüzünden çok yalnız olduğu hemen göze çarpıyor. Farkındayım. Bir sırdaş bulamayınca bahçedeki meyve ve fındık ağaçlarıyla, börtü böcekle, envai çeşit nebatla konuşuyor. Yeğeni Coşar ile bir barışık bir kavgalı...

Gözü tok bir insandır. Ne zaman eksik gediğini sorsam, "Sağ ol oğlum, Allah sıhhat versin yeter ki!" der.

Bahçenin bugünkü son yoklamasına geri döndüğümde bütün sakinler yerli yerindeydi. Kamp sandalyemi katlamak üzereyken bir vakit daha oturmaya karar verdim. Taze dallar, yapraklar hışır hışırdı. Kurbağa ailesi bu yıl daha gürültülü, birkaç fert çoğalmışlar galiba. Kendini kara taş ile var eden bu karaağaçlı, uğultulu tepelere kurulmuş şehir ayaklarımın ucunda ışıl ışıl yalpalanıyordu. Yeni yetme bir kederle örtününce yüzüm, içimde dönenen sessizlik, "Haddizatında hepimiz yalnızız" diye fısıldadı. Oysa içimiz ne çok kalabalıktır. Hiçbirimiz farkında değiliz. Ya pişmanlık… Sonra, yazgımızın en ağır ve yaşlı cürmü olmasın tıpkı bu tepeler gibi…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek ilet..Semih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Arvanitis

29 Ağustos 2025

Çalışma Ortamında Yaşanan Tükenmişlik ..

Bireylerin zihinsel olarak aşırı yorgun olduğu durumlarda toplumsal planda yaşanan adaletsizlikler kişileri aşırı uçlara sürükleyebiliyor.26 Yaşındaki Ivy League mezunu Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ı öldürmek..

Devamı..

Sipariş Yazı

Mehveş Bingöllü

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024