Sanat ve siyaset ikiliği üzerine.
Mishra’ya göre Anglo-Amerikan edebiyatının siyasi aktivizm beklentisi sadece Batılı olmayan yazarlarla sınırlı.
Nijeryalı yazar Ben Okri, 2014 yılında kendisini ansızın İngiliz gazetelerinin edebiyat sayfaları ve Twitter’da süregiden bir tartışmanın içinde buldu. Söz konusu tartışmaların sebebi, Okri tarafından yazılmış olan bir yazıydı. Tartışmalardan kısa bir süre önce yayımlanan bu yazısında Okri, Afrika ülkelerindeki yazarların konu tuzağına düştüğünü belirtiyor ve siyahi, Afrikalı yazarlardan sadece belli konularda yazmalarının beklendiğini, aksi takdirde ilgi görmediklerini söylüyordu. Açıkçası yazarların kendi istekleri doğrultusunda yazmaları taraftarıyım, o yüzden ilk alkışlayanlardan biri ben oldum. Ama Okri devam etti, “Bu durum Afrika yazarlarının edebiyatına ağırlık kazandırırken öte yandan Afrika edebiyatını tekdüzeliğe mahkum ediyor. Acılarla dolu, ağır bir edebiyat – kim sürekli böyle bir yazın okumak ister?” Okri, Afrikalı yazarlara, Batılı yayıncılarının istekleri doğrultusunda hareket ettikleri uyarısında bulundu. “Yazacaklarımıza başkalarının karar vermesine müsaade etmemeliyiz.”
Çoğu yazar Okri ile aynı fikirde olduklarını belirterek konu seçimlerinin kendi istekleri olduğunu ve bu meseleleri önem arz ettiği için tercih ettiklerini söylediler. Hatta Twitter üzerindeki birkaç paylaşım Güney Afrikalı yazarları işaret etti – Coetzee, Gordimer, Brink, Can Themba olmasaydı Güney Afrika ulusunun geleceği nasıl olurdu? Çünkü bu isimler apartheid rejimine meydan okudular ve yaşanan adaletsizlikleri Güney Afrika sınırlarının ötesine taşıyıp Batı dünyasının oturma odalarına yerleştirerek tarihi değiştirdiler. Tpkı Alan Paton’un 1948 yılında Ağla, Sevgili Yurdum ile yaptığı gibi ya da Coetzee’nin, Nelson Mandela özgürlüğüne kavuşmadan dokuz yıl evvel Güney Afrika’yı yeniden tasarladığı gibi.
2013 yılında Uluslararası Booker’daki iki yıllık jüri üyeliğimin sonuna geldim ve bu iki yıllık süre içerisinde farklı ülkelerden onlarca yazarın kitabını okudum. Yan Lianke’nin yüksek rütbeli bir subayın karısıyla köyden gelmiş genç bir er arasındaki aşkı anlattığı Serve the People’ı çok sevdim. Josip Novakovich’in Bosna çatışması esnasında geçen acı-tatlı hikâyeleri beni çok etkiledi. Vladimir Sorokin’in Putin’den sonrasını tasavvur ettiği Day of the Oprichnik ile sarsıldım ve Alain Mabanckou’nun müstechen Kongo hicivleriyle hayrete düştüm. Ama yirmi dört aylık süreçte yapmış olduğum bütün bu okumalar bana, aynı kuşak Batılı yazarların politikaya olan ilgisizliğini de gösterdi.

The Guardian, Günter Grass’ın ölümünün ertesi günü Salman Rushdie ve Nadine Gordimer ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafını yayımladı. Fotoğrafı görünce otuz yıl sonrasını düşünmeden edemedim, bu yazarların varisleri kimler olacak? İlişikteki ölüm ilanında Günter Grass’ın bir zamanlar şu sözleri söylediği belirtilmişti: “İsveçli ya da İsviçreli bir yazar olsaydım muhtemelen daha sorumsuz davranabilir, birkaç şaka yapmakla yetinebilirdim… Bu mümkün olmadı; geçmişime bakılırsa başka bir seçeneğim yoktu.”
Vakti zamanında Türklüğe hakaretten hakkında soruşturma açılan Türk romancı Elif Şafak, politik duruşun kendisi için bir seçenek olmadığını belirtiyor. “Batılı olmayan yazarların siyasetle kurduğu ilişki Batılı meslektaşlarınınkinden farklı. Demokrasinin hâlâ hayalden ibaret olduğu Türkiye, Pakistan, Nijerya ya da Mısır gibi ülkelerde yazarların apolitik olma gibi bir lüksü yok.” Ardından edebiyat festivallerindeki deneyimlerinden bahsediyor ve Batı dünyasının dışında bir yeri temsil ediyorsanız size sanatçı değil, sözcü muamelesi yapıldığını söylüyor. Şafak’ın bu sözlerine katılmıyor değilim ama uluslararası edebiyat festivallerine bakış açım biraz daha farklı. Bana göre uluslararası festivaller, diğer ülkelerdeki insanların edebiyatla kurdukları ilişkiyi anlamak için başlı başına bir fırsat.
Zira Sri Lanka, Cartagena, Pakistan ya da Meksika’da kitaplarım hakkında konuştuğum zaman karşımda aynı dili konuşan dinleyiciler oluyor. Kitaplarımın sadece Afrika, sadece Sierra Leone ya da Hırvatistan “hakkında” olduğunu düşünmüyor, aktardığım hikâyeleri kendi deneyimleriyle ilişkilendiriyorlar. Yıllar önce Sri Lanka’daki bir edebiyat festivaline davetliydim. Festivalden önce yazarlara boykot çağrıları yapılıyordu çünkü iç savaşı haber haline getiren gazeteciler sürekli tehdit altındaydı. Savaşın sona erdiği 2009 yılında tanınmış bir editör öldürüldü, sonrasındaysa pek çok yazar ve gazeteci yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Doğru olanın ne olduğunu epey düşündüm ve nihayet gitmeye karar verdim. Altı yüz kişilik bir salonda, yüzlerce insanla birlikte Sri Lanka’da olup bitenler hakkında konuştuk ama o süre boyunca aynı baş harflere sahip başka bir ülkenin ismini kullandık – Sierra Leone.
Lahor Edebiyat Festivali’ndeki konuşmam esnasında dinleyicilerden biri bana, eserlerimden Pakistan ile ilgili ne gibi dersler çıkarılacağını sordu. Bu oldukça tipik bir soru çünkü Batı dışındaki ülkelerde insanlar beni ve benim yazarları toplumsal sorumlulukları olan, dışa dönük kişilikler olarak algılıyorlar. Batılı okurlar içinse durum çok daha kişisel. Oxford’da kuvvetle muhtemel yazmayı katharsis olarak görüp görmediğim sorulur çünkü bilhassa İngiltere’de yapılan söyleşilerin çoğu kitaplarımla otobiyografim arasındaki bağlantıları keşfetmeye yönelik. Başka bir deyişle Batılı okur için yazmak ya da okumak daha çok iç dünyayla ilgili ve özellikle yazma eylemini, bireysel bilinçle girişilen bir mücadele olarak algılıyor.
Geçtiğimiz günlerde Guernica, Kamila Shamsie ile Hint yazar Pankaj Mishra arasında geçen bir söyleşi yayımladı. Söyleşinin ana teması, günümüz Anglo-Amerikan edebiyatının niçin bu denli apolitik olduğuydu. Nitekim yakın bir zamanda Çinli yazar Mo Yan, Çin’deki baskıcı hükümet karşısında sessiz kalmayı tercih eden Batılı yazarları siyasi muhafazakârlıkla suçlamış, Mishra da başka bir yazısında Mo Yan’ın bu görüşünü savunmuştu. Bahsettiğim söyleşide aynı yazısına atıfta bulunan Mishra, şu soruyu yöneltiyor: “Mo Yan’ın aksine istediklerini söyleme özgürlüğüne sahip Anglo-Amerikan yazarlardan kaç tanesi hükümetlerinin taraf olduğu şiddet ve kargaşa esnasında bu ayrıcalığını kullandı?” Mishra’ya göre Anglo-Amerikan edebiyatının siyasi aktivizm beklentisi sadece Batılı olmayan yazarlarla sınırlı.

The New Yorker yazarlarından Tim Kreider de kendi ülkesindeki yazarlar hakkında benzer bir saptamada bulunuyor: “Bundan elli yıl sonra çağdaş edebi kurgularımızı okuyan tarihçiler ya da edebiyat eleştirmenleri, en temel problemlerimizin ebeveynlerimizle olan sorunlarımız, kötü giden aşk ilişkilerimiz ve ölüm olduğu sonucuna varabilirler.” Kreider başka bir meseleye de dikkat çekiyor ve Amerikan edebiyat çevrelerinde siyasi temaların tamamen spekülatif kurgu ve bilim-kurgu yazarlarına bırakıldığını belirtiyor.
Elbette şu an Amerika’da yaşayan ve Junot Diaz, Joan Didion, Edwidge Danticat, Dave Eggers, Louise Erdrich, Barbara Kingsolver, Lionel Shriver gibi gerçekçi kurgular üreten yazarlar var. Bu yazarların kurguları çoğunlukla ekonomiyi oldukça geniş bir perspektifle ele alarak devletle ekonomi arasında bağlantı kuruyor ve bu bağlantılardan yola çıkarak devletin gerek yurt içindeki gerekse yurt dışındaki hamlelerinin toplumsal ve bireysel olanı nasıl sınırladığını, hatta nasıl belirlediğini aktarıyor. Bahsettiğim çalışmalarda ilk anda göze çarpan temalarsa tanıklık, emperyalizm, yerinden edilme, kimlik, ırk, ekoloji ve toplumsal cinsiyet etrafında toplanıyor. Ama ufak bir not; şayet edebiyat gezginiyseniz hem ulusal düzeyde hem de uluslararası düzeyde siyasi temaları işleyen yazarların merkez ötesinden çıktığını fark etmekten kendinizi alamazsınız.
Bu bakımdan Elif Şafak’a hak vermemek elde değil çünkü az çok işleyen bir demokraside – hele ki bu demokrasi sizin çıkarlarınız doğrultusunda işliyormuş gibi görünüyorsa – söz konusu siyaset anlayışı kişisel alanınızı işgal etmediği ya da en azından işgal etmiyormuş gibi göründüğü sürece siyasetle doğrudan ilgilenmeyebilirsiniz. Küresel jeopolitiği evlerinizin oturma odalarından değil, tepenizde insansız hava araçlarının gezindiği coğrafyalarda hissedersiniz. O halde, mesela 1990 yılında Irak Savaşı ile birlikte başlayan yirmi beş yıllık çatışmayı en doğru biçimde aktaran anlatıların o bölgelerde görev yapmış askerlere ait olması şaşırtıcı değil.
Fakat yine de Batılı yazarların politik anlatılara olan bu tutumlarının tamamen kendi konformizmlerinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Bana kalırsa bu biraz da estetikle ilgili. Nitekim kısa bir süre önce Londra Kitap Festivali’nde Birleşik Amerika’dan bir yayıncıya, kendisine gönderilen politik roman taslaklarının çok olup olmadığını sordum. Hayır, diye yanıt verdi. Elbette nedenini sordum, üstelik yeterince yüksek sesle. “Politik bir roman,” diye başladı söze ama devam edip etmemekte tereddütlüydü, ben onun yerine cümleyi tamamladım, “edebi estetiği baltaladığı için.” Evet manasında başını salladı.
Aslında bu, uzun süredir varlığını sürdüren bir fikir. Peki bu fikir ilk kimden çıktı? Elbette bilemeyiz ancak bana kalırsa yazarlara politik temaları ele almamalarını çünkü politikanın edebi estetiği bozduğunu söylemekle çekici bir kadına çenesini kapalı tuttuğu sürece güzel olduğunu söylemek arasında bir fark yok.
İnsan hakları aktivisti olarak Batı Şeria, Lübnan, Güney Afrika ve El Salvador’da çalışan şair Carolyn Forche 1980 yılında Birleşik Amerika’ya döndü ve deneyimlerini “tanıklık” adı verilen bir şiir türünde aktarmaya başladı. Daha sonra editörlüğünü üstlendiği Against Forgetting isimli şiir antolojinde o dönemle ilgili şunları belirtiyor: “Yazdığım yeni şiirler Amerikalı çağdaşlarım için epey tartışmalı görünüyordu. Onlara göre Kuzey Amerikalı bir yazarın bu tür meseleler üzerine düşünme hakkı yoktu ve kişisel alanla politik alanın kesinlikle birbirine karıştırılmaması gerekiyordu.”
Forche’nin deneyimiyle Okri’nin sözleri arasında ilginç bir karşıtlık var. Zira Okri, Afrikalı yazarların genellikle yayıncılarının ısrarına boyun eğip kendilerini belli temalarla sınırlandırdıklarını söylerken Forche tam aksini belirtiyor ve yayıncıların edebi estetik kaygısının yazarları politik olandan caydırdığını vurguluyor. O halde her iki yazarın da özgür olmadığını söyleyebiliriz: Batılı olmayan bir yazar mekâna, koşullara ve zorunluluklara bağlı kalma tehlikesiyle karşı karşıyayken aynı tehlike Batılı bir yazarda estetik kavram ve anlayışlara bağlı kalma olarak ortaya çıkar.
Bana kalırsa estetikle politik olanın çeliştiği düşüncesi oldukça hatalı. Şiir ya da roman fark etmez, edebiyat insan doğasının bir ürünüdür. Yazmaksa bir sentez süreci; peş peşe sıralanan düşünceleri bir yerden alır, konu, biçim ve dil vasıtasıyla başka bir yere taşır ve bütünlük sağlarsınız. Elbette estetik önemlidir ama bu, estetiğin kalan her şeyi dışlaması sonucuna yol açmamalıdır. Sanat eseri olarak baktığınızda herhangi bir romanın başarısız olma olasılığıyla politik romanın başarısız olma olasılığı arasında pek fark bulunmaz. Başka bir deyişle, politik roman başarısız olduysa bunun sebebi illa politik oluşu değildir.
Nadine Gordimer, yazarın önde gelen yükümlülüklerinden birinin de politik bir eylem olarak “tanıklık etme” olduğunu belirtir ve ekler: “Bu yükümlülük, yedinci duyu olarak tabir edilen hayal gücüyle, hayal gücünün vermiş olduğu olağanüstü sorumlulukla birlikte gelir.” Gordimer’e göre bu, “olayların, güdülerin, duyguların ve tepkilerin dolaysız olmaktan çıkarılarak kalıcı anlamlara sahip bir anlatıya dönüştürülmesini sağlar.” Dolayısıyla tanıklık edebiyatı, aslında estetik bir arayıştır. Ardından Picasso örneğini verir: “Sizce sanatçı kimdir? Ressamsa gözlerinden, müzisyense kulaklarından başka bir şeyi olmayan bir embesil mi? Tam aksine, sanatçı dünyada neler olup bittiğinin her zaman farkında olan, dolayısıyla da dünya tarafından şekillendirilen politik bir varlıktır. Ve işte Guernica, böyle ortaya çıkar.”
Az evvel bahsettiğim Amerikalı yayıncıysa “ahkâm kesmek” tabirini kullandı ve devam etti, “partizanlık yazarlarda görmek istediğimiz bir şey değil.” Doğru, yazarlar partizan olmamalı ancak tanıklık etmek ve belli bakış açılarından bunları aktarmak partizanlık değildir. Alternatif bir anlatı oluşturup farklı görme biçimleri sunmak da partizanlık değildir ki, yazarların en iyi yaptığı şey de işte tam olarak budur.
Yeni yazarlara yönelik tavsiyelerde sık sık bildikleri şeyi yazmaları söylenir. Ben öğrencilerime tam aksini söylüyorum; bildiklerinizi değil, anlamak istediklerinizi yazın çünkü bir kitap yazmak için gereken süre içerisinde yazarı ayakta tutan şey sorgulamaktır. Ressam Paul Klee, resim çizmeyi tanımlarken “çizgileri yürüyüşe çıkarmak” ifadesini kullanır. Sık sık onun yaklaşımlarından faydalanırım çünkü ne zaman bir roman yazmaya başlasam düşüncelerimi gezintiye çıkardığımı hissederim. Başlangıçta her şey karmakarışıktır ve yanıtını aradığım soru, şansım yaver giderse belki kitabın sonunda, o da ancak yarım yamalak yanıtlanmış olur. Politik bir romancıyım. Ve bunu söylerken kast ettiğim şey şu: Makro düzeyde gerçekleşen olaylara (P) diyelim, mikro düzeyde gerçekleşenlere de (p) – romanlarımı yazarken aslında büyük P’nin küçük p’yi ve onun çevresindeki insanları nasıl etkilediğini sorguluyorum. Ayrıca küçük p düzeyindeki tercihlerin, büyük P’yi arzu edilen ya da edilmeyen bir tarzda nasıl değiştirdiğini.
Nihayetinde yazmak ve okumak için bir sürü sebebimiz var – mizah için, heyecan için, bir şeylerden kaçmak için. Elbette bir yazar, ne istiyorsa onu yazmalı ama büyük P orada, kapının dışında durmaya ve yaşadığımız dünyayı etkilemeye devam ediyor. Otuz yıldır savaş muhabirliği yapan bir arkadaşım bana, dünyayı hiç bu kadar kötü bir durumda görmediğini söyledi ve ekledi, “Büyük bir şey yaklaşıyor.” Oysa kuşatılmış ülkelerde yaşayan yazarlar için o “büyük şey” çoktan evin içinde. İşte benim ricam; bizler, Gordimer’in de ifade ettiği gibi “yedinci duyu olan hayal gücüyle” donatılmış insanlarız. İnternet ve sosyal medya aracılığıyla aktarılan ve kontrolsüz bir biçimde yayılan bu aşırılıkçı ve indirgemeci ideolojiler çağında, hâkim retoriğe alternatif bir vizyonla meydan okuyan farklı görme biçimlerini, işi nüansı ve karmaşıklığı anlamak ve aktarmak olan biz yazarlardan başka kim daha iyi sunabilir?
Romanlar, dünyanın nasıl işlediğini anlamımıza yardımcı olur. Bilginin bol ama anlama kabiliyetinin düşük olduğu bir dünyada yazarların güncel kalmasının yolunun bu olduğuna her geçen gün daha fazla ikna oluyorum. Savaş muhabiri olan arkadaşım dünyada olup bitenlere bir türlü anlam veremiyor çünkü hâlihazırda gördükleriyle öncesinde deneyimledikleri birbirine uymuyor. Çünkü manşetlerin, kampanyaların, hâkim retoriğin ve hatta ona karşı geliştirilen muhalif söylemin ötesine bakmak ve orada gerçekten ne olduğunu görmek için yazarlara ihtiyacımız var.
Peki ya bizler birer yazar olarak bu sorumluluğu reddedersek? Gelecek nesiller; edebiyat öğrencileri, yazar adayları, kendi çocuklarımız ve hatta torunlarımız bir gün dönüp bize şu soruyu sormayacaklar mı: Savaş çıktığında siz ne yaptınız?
6 Mayıs 2015
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Yazarın, Boston “The Muse and The Marketplace” etkinliğinde yapmış olduğu konuşmadan kısaltılarak çevrilmiştir.






